|

‘Karikatür Krizi’ ve Düşündürdükleri
Jyllands-Posten adlı Danimarka Gazetesi'nin Eylül ayı sonlarında Hz.
Peygamber'e ağır hakaretler içeren karikatürleri yayınlamasıyla başlayan
ve geçtiğimiz ay küresel bir mahiyet kazanan olaylar, öteden beri
okuyucularımızın dikkatine sunduğumuz bazı hususlar üzerinde yeniden
durmamızı gerekli kılmaktadır. Bunların başında da, Batı düşüncesinin
'put'ları olan kimi kavramlara karşı Müslümanların uyanık olması hususu
gelmektedir. Yıllardır yaptığımız yayınlarda, Batı'nın doğuştan ve
vazgeçilemez haklar cümlesinden saydığı "özgürlük" kavramının, şirk ve
küfr içeren anlamlarla dolu olduğunu vurguladık. Fakat bu konudaki
hassasiyeti, bırakınız sıradan Müslümanı, bu konunun uzmanı, aydın,
bilim adamı, aktivist vs. geçinenlerde bile göremedik. Bir zamanlar önce
'sosyalizm', ardından 'demokrasi' kavramlarının 'büyü'(!)süne kapılan ve
çölde serap görmüş kişinin durumuna düşenlerin, şimdilerde de 'insan
hakları' ve 'özgürlük' kavramlarının peşine takıldıklarını ve benzeri
bir akibete doğru yol almakta olduklarına şahit oluyoruz. Ve buradan bir
kez daha uyarıyoruz ki, bu yanlışı işleyenler, çok geçmeden
'ayn'el-yakin' batıl üzerinde olduklarını göreceklerdir. İşte 'Karikatür
Krizi', bu gerçeği ele güne karşı gösteren son örneklerden biridir.
Bu konuda öncelikle bilinmesi gerekli olan husus şudur: Batı'nın 'hak'
olarak gördüğü 'özgürlükler' (ve bu bağlamda 'ifade hürriyeti'),
İslam'ın açıkça haram gördüğü pek çok hususta, 'human'(insan)a
serbestlik tanır. Bu nedenle, Müslümanın haram bildiği bir şeyi, bir
Batılı 'normal' hatta 'hak' olarak görür. Ayrıca Batının
'rasyonalist-hümanist' insan kavramsallaştırmasında, 'din' bir
'gerçekliğe' tekabül etmez. Din, olsa olsa Durkheimiyan yaklaşımla
'toplum yararı' kavramından meşruiyet alabilecek tali bir kurum
olabilir. Fakat 'gerçeklik' hususuna gelince, dinin bu alanda
söyleyeceği bir şey olamaz. Batı 'bilim'i, bu yüzden, dini, 'konu dışı'
kabul eder. Bu yüzden de, din hakkında veya dinin kutsal bildiği şeyler
hakkında konuşmak veya eleştirmek (buna hakaret içeren 'ifadeler'in
özgürlüğünü savunmak da dahildir) meşrudur. Ve Batılı insan, bu konuda
öylesine titizlenir ki, bir Müslümanın 'din' konusunda gösterdiği
hassasiyetin aynısını, Batılı insan, 'özgürlük' ve 'insan hakları'
kavramlarına karşı gösterir. İslami terminolojiyle ifade edecek olursak,
'ibadet' kavramı İslam'da ne kadar belirleyici öneme sahipse, 'özgürlük'
kavramı da Batılı için o derece önemlidir. İşte bu yüzden, Batı'da pek
çok çevre, 'Karikatür Krizi' patlak verdikten sonra dahi, yapılan
hakaretleri 'ifade özgürlüğü' bağlamında değerlendirebilmiştir. Bu
kişiler, hakaret içeren bu karikatürlerle ilgili olarak gelen tepkileri,
'özgürlüklerine tecavüz' olarak görmüşler ve 'hakları'(!)nı savunmaya
devam edeceklerini söyleyebilmişlerdir. İşte Müslümanların, öncelikle bu
mantığı iyi anlaması gerekir. Bu, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi
Batı'daki kimi 'marjinal' çevrelerin 'özgürlük yorumu' da değildir.
Belki bu krize bazı 'radikal laik' çevrelerin de karıştığı söylenebilir
ama, Batı'nın 'özgürlük' (ve 'ifade özgürlüğü') anlayışının, dinin
'hudutları' ile (özde) bağdaşması asla mümkün değildir. İşte Karikatür
Krizi'nde belki de üzerinde en çok durulması gereken hususlardan biri
budur.
Aynı konuda dikkatlerden kaçmaması gereken bir diğer nokta da, 'özgürlük
dini'nin de sınırları olduğudur. Bunun en canlı örneği, Avusturya'da
Heider'in iktidara gelmesinin engellenmesidir. Danimarka gazetesinin
hakaretlerini ifade özgürlüğü adı altında meşrulaştırmaya çalışanların,
Heider'in 'özgürlük alanı'nı yine 'özgürlük' kavramına atıfta bulunarak
kısıtladıklarına dikkat edilmelidir. Peki bu nasıl olabilmektedir? Çünkü
'küresel irade' Nazizm'e 'özgürlük alanı' tanımaz. Bu, küresel iradenin
'kırmızı çizgisi'dir. İşte bu örnekte, "senin özgürlüğün, benim
özgürlüğümün başladığı yerde biter" sözünün anlamını doğru bir şekilde
anlamak mümkündür. Ve tam da burada şu soru sorulmalıdır: "sahiden
özgürlük var mı?" Bilinmelidir ki, bu soruyu, Foucault gibi bir kaç
istisna hariç, felsefi platformda cevaplayacak Batılı/laik düşünür de
yoktur.
Bu bağlamda, şu gerçeğin altını bir kez daha çizmek gerekir ki, İslam'ın
değerleriyle Batı'nın 'değerleri'ni uzlaştırmak mümkün değildir. Bu şirk
ile Tevhid'i uzlaştırılmaya çalışmak demektir. Bu yüzdendir ki 'ibadet'
kavramıyla 'özgürlük' kavramı uzlaştırılamaz. Hukukullah ve Hukukulibad
kavramlarıyla 'insan hakları' kavramı uzlaştırılamaz. 'Kul' ile 'human';
'Toplum' ile 'Ümmet' uzlaştırılamaz. Bu karşıtlık, şirk ve İslam var
oldukça var olmaya devam edecektir. Bu karşıtlığı, 'dünya barışı',
'halkların kardeşliği', 'hoşgörü', 'diyalog' gibi kavramlarla gidermek
(veya yumuşatmak) mümkün değildir. Bu, ancak, İslam'ın
Hıristiyanlaştırılması (veya Protestanlaştırılması) ile mümkündür ki, bu
da Kıyamet'e kadar olmayacaktır. Çünkü Zikr (Kur'an) var oldukça, tahrif
olmadıkça (ki olmayacaktır) İslam (ve Hakikat için Cihad eden Mü'minler)
daima var olacaktır. Bu karşıtlık var oldukça da, Tebliğ ve Cihad var
olacaktır. Batılı değerlerin 'mücahitleri' de, elbette kendi değerlerini
savunmak adına İslam ile veya İslam'ın kutsalları ile mücadeleye devam
edeceklerdir. Kim ki böylesi bir mücadeleyi görmezden gelir veya tahfif
ederse, o kişi ya "sayı saymasını bilmiyordur" ya da bir takım
'hesap'larla hareket ediyordur. İslam dünyasında yönetimi elinde
bulunduran uydu güçlerin hemen tamamı, küresel iktidarla işbirliği
içinde çalıştıkları için, 'dünya barışı' adına, bu mücadeleyi ağızlarına
dahi almamak için özen gösterirler. Fakat küresel iktidarın sahipleri,
kiminle ve nasıl mücadele edeceklerini iyi bilmektedir. Bu
işbirlikçileri de, kendi zulümlerine karşı çıkan muvahhidlere karşı
kullanmaktadırlar. İşte bu nedenledir ki, 'işbirlikçiler' Hz.
Peygamber'in aziz şahsiyetine hakaret edenlere karşı, asla 'onurlu' (ve
'sahici') tepki veremezler, verilmesini de istemezler. Göstermelik
kınama mesajlarının ötesinde, hakaret sahiplerine 'had bildirme'
anlamında bir tepkileri bu yüzden yoktur ve olamaz.
Bu bağlamda altı çizilmesi gereken bir diğer husus da şudur: küresel
güçler, İslam'la mücadele ederken, hangi politikadan, hangi
konjonktürde, ne kadar faydalanacaklarını bilirler. Örneğin, İslam ile
mücadelelerinde genel olarak 'soft politikalar'ın iş gördüğünü bilirler
ve bu 'ana siyaset'i mümkün olduğunca uygulamaya çalışırlar. Fakat
konjonktür değiştiğinde, yeni duruma uygun 'sert politikalar'ı da
uygularlar. Bu, onların amaçları açısından hiçbir çelişki de içermez.
Çünkü Batı politikası (ve 'diplomasisi') için 'çıkar' kavramı
belirleyicidir. Çıkarlarına ulaşmak için güttüğü politikada yapacağı
'rasyonel' modifikasyonlar zaten 'meşrudur.' Kendi terminoloji ile
söyleyecek olursak 'dünya barışı'nın tesisi söylemini, küresel
rakiplerini mağlup ettiği ortamda (örneğin II. Dünya Savaşı'ndan sonra)
sık sık dile getirir ve ulusların 'kendi kendini yönetme' hakkının
üzerinde hassasiyetle durur. Ancak Soğuk Savaş'ın bitmesinden sonra
ortaya çıkan yeni duruma vaziyet etmek gerektiğinde, bu kez 'insan
hakları' kavramını öne çıkarır ve bu hakkı ihlal ettiğini öne sürdüğü
ülkelerin 'kendi kendini yönetme' hakkını da hiçe sayarak, askeri
müdahaleyi meşrulaştırır. İşte bu politika (veya taktik) değişikliğinin
altında yatan nedenler, ancak 'iktidar ilişkileri' ve 'çıkar'
kavramlarıyla açıklanabilir. Bugün Bush yönetiminin uyguladığı politika,
bu yüzden, asla Amerikan yönetimini ele geçirmiş 'marjinal' bir (dini
veya siyasi) grubun (veya 'çete'nin) keyfi bir icraatı olarak değil,
bilakis 'bilinçli' bir siyasi tercihin ürünü olarak yürürlüktedir. Fakat
eğer Amerikan yönetimi, kurmaya çalıştığı Yeni Dünya Düzeni'nin belirli
dengelere oturduğundan emin olursa, işte o zaman yeniden 'soft'
politikaya dönecektir. BOP Projesi'nin temelinde de zaten bu anlayış
yatmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında, Karikatür Krizi'nin 'bilinçli' bir şekilde
çıkarıldığı da düşünülebilir; bu hadisenin kendi seyri içinde
'beklenmedik' noktalara doğru evrildiği de düşünülebilir. Bilinçli bir
şekilde çıkartılmış olması durumunda, hesabın, Müslümanların tepkilerini
ölçmekten çok, Batı insanının kendi değerlerine sahip çıkmasının
zeminini hazırlamak olduğunu düşünmek daha doğru görünmektedir. Çünkü
Müslümanların en kutsal değerlerine saldırı olduğunda, buna karşı
tepkisiz kalınmayacağını hesap etmek o kadar zor değildir. Fakat bu
tepkiden yola çıkarak, hesabın, Batılı insana bir takım mesajlar
göndermek olduğu düşünülebilir. Kriz çıktıktan sonra, tartışmanın 'ifade
özgürlüğü' noktasına çekilmek istenmesi, bu ihtimali bir şekilde
desteklemektedir. Bu ise, küresel siyasete hükmedenlerin işine gelir.
Çünkü, Müslümanların gösterdikleri tepki üzerinden, İslam'ın 'terörizmi'
besleyen bir din olduğu tezini destekleyecek kanıtları
bulabileceklerdir. Bu da, Amerika'nın şu an güttüğü politikanın
hedefleriyle uyumludur. Böylece 'Karikatür Krizi', Amerika'nın hali
hazırda takip ettiği politikada 'haklı olduğu'nu iddia etmesine zemin
hazırlayacak ideolojik araçlar sunmuş olmaktadır.
Fakat Karikatür Krizi'nin bir takım 'densizler'in veya radikal laik
küfürbazların işi olduğu ve beklenmedik bir şekilde geliştiği de
düşünülebilir. Çünkü din ile ilgili en küçük bir sembole bile tahammül
edemeyen bu tür kişiler, Batı'da da boldur. Ve bu 'ekip', İslam
dünyasına yönelik bir kampanya başlatacaklarsa, Selman Rüşdi gibi, köken
itibarıyla bu coğrafyadan çıkmış, ama zihniyet itibarıyla pür manada
Batılı/laik olan kişileri de kullanırlar. Bu yöntem etkilidir; çünkü bir
ülkenin, uygarlığın veya dinin, kendi içinden çıkmış insanı tarafından
eleştirilmesi, Batı'nın 'siyasal' amaçlarına hizmet noktasında son
derece önemlidir. Aynı şey, Orhan Pamuk hadisesi için de geçerlidir.
Sözde 'Ermeni Soykırımı'nı, Avrupa Parlamentosu'nun kabul etmesinin
anlamı ile bu coğrafyadan çıkmış bir yazarın kabul etmesinin anlamı çok
farklıdır. Bu nedenle, bu tür kampanyalarda 'yerel' destekçiler hep
kullanılır. Haddi zatında İslam ülkelerinin Batılılaşma Serüveninin
özeti de bundan başkası değildir. İslam ülkelerindeki Batılılaşmayı
(olduğu kadarıyla tabii ki) sömürgecilerin askerleri değil, bu halkın
içinden yetişmiş 'zombiler' sağlamışlardır. Bu yüzden Müslümanlar,
Batılı radikal laiklerin İslam'ın kutsallarına 'sövmesi'nden çok fazla
çekmemişlerdir; çünkü elin gavurunun ağzını tutmak bir dereceye kadar
mümkündür. Onun ötesinde, konu, 'güç' meselesiyle ilişkilidir. Fakat
Müslümanlar asıl, İslam ülkelerinde doğmuş, büyümüş ve batılı zihniyete
sahip kişilerin İslam'ın kutsallarına sövmesinden çok çekmişlerdir. Batı
da bunu bilmekte ve bu noktada kartlarını iyi oynamaktadır.
Krizde Müslümanların gösterdikleri tepkilerin 'ölçüsüzlüğü' meselesine
gelince, getirilen eleştirilerin hem fasit niyetlerden kaynaklandığı hem
de haklı olduğu yanlar bulunduğu söylenmelidir. Hiç kimse inkar edemez
ki, hakaretin savunulacak bir yanı olmadığı gibi, bir cezası/karşılığı
da olacaktır. Hakarete uğrayan kişi Hz. Peygamber olunca, Müslümanların
buna karşı elbette hakkıyla ve layıkıyla cevap verme hakları da doğar.
Fakat Müslümanların, hakarete hakaretle karşılık verme hakları yoktur.
Kur'an, bize sövme yasağı getirmiştir; bu nedenle, bizler, kimseye
hiçbir şekilde sövemeyiz. Bize sövülmesine de izin vermeyiz. Sövene de
hak ettiği cezayı veririz. Bu nedenle, İran basınından bazılarının
yaptığı gibi, "Batı'nın hoşgörü sınırını test ediyoruz" mantığıyla
benzer karikatürler yayınlamak doğru değildir. Zira burada test edilecek
bir şey yoktur. Hakaret eden kim olursa olsun, yaptığı meşru değildir ve
cezayı hak eder. Eylemlerde söylenen hakaretamiz sözler de doğru
değildir. Bunlar Müslümanlara yakışmaz. Ancak bu demek değildir ki,
Müslüman 'uysal koyun'dur. Mehmet Akif'in veciz ifadeleri tam da burada
hatırlanmalıdır. Evet bizler Allah'a ve Peygambere olan saygımız,
dinimize olan hürmetimiz yüzünden insanlara karşı 'hilm' sahibiyizdir;
fakat bu 'zaaf'tan değil, bilakis 'şeref'ten ve 'vakar'dan gelir. Ancak
değerlerimizi savunma konusunda da "aslan kesiliriz." Tarih de bunun
şahididir. "Denemesi bedava" kabilinden ortamlar oluştuğunda,
muhataplarımız bunun cevabını en net şekilde almışlardır. Bu nedenle,
bizler, 'edeb'i öğütleriz; ancak sınırları aşanları da "te'dip etmeyi"
biliriz. Haddi zatında Batı'daki 'deneyimli' yöneticiler de bunu
bilirler ve Karikatür Krizi'ndeki gibi densizliklere pek bulaşmazlar.
Amerika ve İngiltere'nin tavrını bu şekilde yorumlamak gerekir. Fakat
"ağzı torba olmayıp da büzülmeyenler" şunu bilmelidirler ki, Allah'ın
Hesap Günü'nde hesap sorması, Müslümanların bu dünyadaki hesap
sormasından çok şediddir! |