Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 327 | Mart  2006

                   

 

 


‘Karikatür Krizi’ ve Düşündürdükleri

Jyllands-Posten adlı Danimarka Gazetesi'nin Eylül ayı sonlarında Hz. Peygamber'e ağır hakaretler içeren karikatürleri yayınlamasıyla başlayan ve geçtiğimiz ay küresel bir mahiyet kazanan olaylar, öteden beri okuyucularımızın dikkatine sunduğumuz bazı hususlar üzerinde yeniden durmamızı gerekli kılmaktadır. Bunların başında da, Batı düşüncesinin 'put'ları olan kimi kavramlara karşı Müslümanların uyanık olması hususu gelmektedir. Yıllardır yaptığımız yayınlarda, Batı'nın doğuştan ve vazgeçilemez haklar cümlesinden saydığı "özgürlük" kavramının, şirk ve küfr içeren anlamlarla dolu olduğunu vurguladık. Fakat bu konudaki hassasiyeti, bırakınız sıradan Müslümanı, bu konunun uzmanı, aydın, bilim adamı, aktivist vs. geçinenlerde bile göremedik. Bir zamanlar önce 'sosyalizm', ardından 'demokrasi' kavramlarının 'büyü'(!)süne kapılan ve çölde serap görmüş kişinin durumuna düşenlerin, şimdilerde de 'insan hakları' ve 'özgürlük' kavramlarının peşine takıldıklarını ve benzeri bir akibete doğru yol almakta olduklarına şahit oluyoruz. Ve buradan bir kez daha uyarıyoruz ki, bu yanlışı işleyenler, çok geçmeden 'ayn'el-yakin' batıl üzerinde olduklarını göreceklerdir. İşte 'Karikatür Krizi', bu gerçeği ele güne karşı gösteren son örneklerden biridir.
Bu konuda öncelikle bilinmesi gerekli olan husus şudur: Batı'nın 'hak' olarak gördüğü 'özgürlükler' (ve bu bağlamda 'ifade hürriyeti'), İslam'ın açıkça haram gördüğü pek çok hususta, 'human'(insan)a serbestlik tanır. Bu nedenle, Müslümanın haram bildiği bir şeyi, bir Batılı 'normal' hatta 'hak' olarak görür. Ayrıca Batının 'rasyonalist-hümanist' insan kavramsallaştırmasında, 'din' bir 'gerçekliğe' tekabül etmez. Din, olsa olsa Durkheimiyan yaklaşımla 'toplum yararı' kavramından meşruiyet alabilecek tali bir kurum olabilir. Fakat 'gerçeklik' hususuna gelince, dinin bu alanda söyleyeceği bir şey olamaz. Batı 'bilim'i, bu yüzden, dini, 'konu dışı' kabul eder. Bu yüzden de, din hakkında veya dinin kutsal bildiği şeyler hakkında konuşmak veya eleştirmek (buna hakaret içeren 'ifadeler'in özgürlüğünü savunmak da dahildir) meşrudur. Ve Batılı insan, bu konuda öylesine titizlenir ki, bir Müslümanın 'din' konusunda gösterdiği hassasiyetin aynısını, Batılı insan, 'özgürlük' ve 'insan hakları' kavramlarına karşı gösterir. İslami terminolojiyle ifade edecek olursak, 'ibadet' kavramı İslam'da ne kadar belirleyici öneme sahipse, 'özgürlük' kavramı da Batılı için o derece önemlidir. İşte bu yüzden, Batı'da pek çok çevre, 'Karikatür Krizi' patlak verdikten sonra dahi, yapılan hakaretleri 'ifade özgürlüğü' bağlamında değerlendirebilmiştir. Bu kişiler, hakaret içeren bu karikatürlerle ilgili olarak gelen tepkileri, 'özgürlüklerine tecavüz' olarak görmüşler ve 'hakları'(!)nı savunmaya devam edeceklerini söyleyebilmişlerdir. İşte Müslümanların, öncelikle bu mantığı iyi anlaması gerekir. Bu, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi Batı'daki kimi 'marjinal' çevrelerin 'özgürlük yorumu' da değildir. Belki bu krize bazı 'radikal laik' çevrelerin de karıştığı söylenebilir ama, Batı'nın 'özgürlük' (ve 'ifade özgürlüğü') anlayışının, dinin 'hudutları' ile (özde) bağdaşması asla mümkün değildir. İşte Karikatür Krizi'nde belki de üzerinde en çok durulması gereken hususlardan biri budur.
Aynı konuda dikkatlerden kaçmaması gereken bir diğer nokta da, 'özgürlük dini'nin de sınırları olduğudur. Bunun en canlı örneği, Avusturya'da Heider'in iktidara gelmesinin engellenmesidir. Danimarka gazetesinin hakaretlerini ifade özgürlüğü adı altında meşrulaştırmaya çalışanların, Heider'in 'özgürlük alanı'nı yine 'özgürlük' kavramına atıfta bulunarak kısıtladıklarına dikkat edilmelidir. Peki bu nasıl olabilmektedir? Çünkü 'küresel irade' Nazizm'e 'özgürlük alanı' tanımaz. Bu, küresel iradenin 'kırmızı çizgisi'dir. İşte bu örnekte, "senin özgürlüğün, benim özgürlüğümün başladığı yerde biter" sözünün anlamını doğru bir şekilde anlamak mümkündür. Ve tam da burada şu soru sorulmalıdır: "sahiden özgürlük var mı?" Bilinmelidir ki, bu soruyu, Foucault gibi bir kaç istisna hariç, felsefi platformda cevaplayacak Batılı/laik düşünür de yoktur.
Bu bağlamda, şu gerçeğin altını bir kez daha çizmek gerekir ki, İslam'ın değerleriyle Batı'nın 'değerleri'ni uzlaştırmak mümkün değildir. Bu şirk ile Tevhid'i uzlaştırılmaya çalışmak demektir. Bu yüzdendir ki 'ibadet' kavramıyla 'özgürlük' kavramı uzlaştırılamaz. Hukukullah ve Hukukulibad kavramlarıyla 'insan hakları' kavramı uzlaştırılamaz. 'Kul' ile 'human'; 'Toplum' ile 'Ümmet' uzlaştırılamaz. Bu karşıtlık, şirk ve İslam var oldukça var olmaya devam edecektir. Bu karşıtlığı, 'dünya barışı', 'halkların kardeşliği', 'hoşgörü', 'diyalog' gibi kavramlarla gidermek (veya yumuşatmak) mümkün değildir. Bu, ancak, İslam'ın Hıristiyanlaştırılması (veya Protestanlaştırılması) ile mümkündür ki, bu da Kıyamet'e kadar olmayacaktır. Çünkü Zikr (Kur'an) var oldukça, tahrif olmadıkça (ki olmayacaktır) İslam (ve Hakikat için Cihad eden Mü'minler) daima var olacaktır. Bu karşıtlık var oldukça da, Tebliğ ve Cihad var olacaktır. Batılı değerlerin 'mücahitleri' de, elbette kendi değerlerini savunmak adına İslam ile veya İslam'ın kutsalları ile mücadeleye devam edeceklerdir. Kim ki böylesi bir mücadeleyi görmezden gelir veya tahfif ederse, o kişi ya "sayı saymasını bilmiyordur" ya da bir takım 'hesap'larla hareket ediyordur. İslam dünyasında yönetimi elinde bulunduran uydu güçlerin hemen tamamı, küresel iktidarla işbirliği içinde çalıştıkları için, 'dünya barışı' adına, bu mücadeleyi ağızlarına dahi almamak için özen gösterirler. Fakat küresel iktidarın sahipleri, kiminle ve nasıl mücadele edeceklerini iyi bilmektedir. Bu işbirlikçileri de, kendi zulümlerine karşı çıkan muvahhidlere karşı kullanmaktadırlar. İşte bu nedenledir ki, 'işbirlikçiler' Hz. Peygamber'in aziz şahsiyetine hakaret edenlere karşı, asla 'onurlu' (ve 'sahici') tepki veremezler, verilmesini de istemezler. Göstermelik kınama mesajlarının ötesinde, hakaret sahiplerine 'had bildirme' anlamında bir tepkileri bu yüzden yoktur ve olamaz.
Bu bağlamda altı çizilmesi gereken bir diğer husus da şudur: küresel güçler, İslam'la mücadele ederken, hangi politikadan, hangi konjonktürde, ne kadar faydalanacaklarını bilirler. Örneğin, İslam ile mücadelelerinde genel olarak 'soft politikalar'ın iş gördüğünü bilirler ve bu 'ana siyaset'i mümkün olduğunca uygulamaya çalışırlar. Fakat konjonktür değiştiğinde, yeni duruma uygun 'sert politikalar'ı da uygularlar. Bu, onların amaçları açısından hiçbir çelişki de içermez. Çünkü Batı politikası (ve 'diplomasisi') için 'çıkar' kavramı belirleyicidir. Çıkarlarına ulaşmak için güttüğü politikada yapacağı 'rasyonel' modifikasyonlar zaten 'meşrudur.' Kendi terminoloji ile söyleyecek olursak 'dünya barışı'nın tesisi söylemini, küresel rakiplerini mağlup ettiği ortamda (örneğin II. Dünya Savaşı'ndan sonra) sık sık dile getirir ve ulusların 'kendi kendini yönetme' hakkının üzerinde hassasiyetle durur. Ancak Soğuk Savaş'ın bitmesinden sonra ortaya çıkan yeni duruma vaziyet etmek gerektiğinde, bu kez 'insan hakları' kavramını öne çıkarır ve bu hakkı ihlal ettiğini öne sürdüğü ülkelerin 'kendi kendini yönetme' hakkını da hiçe sayarak, askeri müdahaleyi meşrulaştırır. İşte bu politika (veya taktik) değişikliğinin altında yatan nedenler, ancak 'iktidar ilişkileri' ve 'çıkar' kavramlarıyla açıklanabilir. Bugün Bush yönetiminin uyguladığı politika, bu yüzden, asla Amerikan yönetimini ele geçirmiş 'marjinal' bir (dini veya siyasi) grubun (veya 'çete'nin) keyfi bir icraatı olarak değil, bilakis 'bilinçli' bir siyasi tercihin ürünü olarak yürürlüktedir. Fakat eğer Amerikan yönetimi, kurmaya çalıştığı Yeni Dünya Düzeni'nin belirli dengelere oturduğundan emin olursa, işte o zaman yeniden 'soft' politikaya dönecektir. BOP Projesi'nin temelinde de zaten bu anlayış yatmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında, Karikatür Krizi'nin 'bilinçli' bir şekilde çıkarıldığı da düşünülebilir; bu hadisenin kendi seyri içinde 'beklenmedik' noktalara doğru evrildiği de düşünülebilir. Bilinçli bir şekilde çıkartılmış olması durumunda, hesabın, Müslümanların tepkilerini ölçmekten çok, Batı insanının kendi değerlerine sahip çıkmasının zeminini hazırlamak olduğunu düşünmek daha doğru görünmektedir. Çünkü Müslümanların en kutsal değerlerine saldırı olduğunda, buna karşı tepkisiz kalınmayacağını hesap etmek o kadar zor değildir. Fakat bu tepkiden yola çıkarak, hesabın, Batılı insana bir takım mesajlar göndermek olduğu düşünülebilir. Kriz çıktıktan sonra, tartışmanın 'ifade özgürlüğü' noktasına çekilmek istenmesi, bu ihtimali bir şekilde desteklemektedir. Bu ise, küresel siyasete hükmedenlerin işine gelir. Çünkü, Müslümanların gösterdikleri tepki üzerinden, İslam'ın 'terörizmi' besleyen bir din olduğu tezini destekleyecek kanıtları bulabileceklerdir. Bu da, Amerika'nın şu an güttüğü politikanın hedefleriyle uyumludur. Böylece 'Karikatür Krizi', Amerika'nın hali hazırda takip ettiği politikada 'haklı olduğu'nu iddia etmesine zemin hazırlayacak ideolojik araçlar sunmuş olmaktadır.
Fakat Karikatür Krizi'nin bir takım 'densizler'in veya radikal laik küfürbazların işi olduğu ve beklenmedik bir şekilde geliştiği de düşünülebilir. Çünkü din ile ilgili en küçük bir sembole bile tahammül edemeyen bu tür kişiler, Batı'da da boldur. Ve bu 'ekip', İslam dünyasına yönelik bir kampanya başlatacaklarsa, Selman Rüşdi gibi, köken itibarıyla bu coğrafyadan çıkmış, ama zihniyet itibarıyla pür manada Batılı/laik olan kişileri de kullanırlar. Bu yöntem etkilidir; çünkü bir ülkenin, uygarlığın veya dinin, kendi içinden çıkmış insanı tarafından eleştirilmesi, Batı'nın 'siyasal' amaçlarına hizmet noktasında son derece önemlidir. Aynı şey, Orhan Pamuk hadisesi için de geçerlidir. Sözde 'Ermeni Soykırımı'nı, Avrupa Parlamentosu'nun kabul etmesinin anlamı ile bu coğrafyadan çıkmış bir yazarın kabul etmesinin anlamı çok farklıdır. Bu nedenle, bu tür kampanyalarda 'yerel' destekçiler hep kullanılır. Haddi zatında İslam ülkelerinin Batılılaşma Serüveninin özeti de bundan başkası değildir. İslam ülkelerindeki Batılılaşmayı (olduğu kadarıyla tabii ki) sömürgecilerin askerleri değil, bu halkın içinden yetişmiş 'zombiler' sağlamışlardır. Bu yüzden Müslümanlar, Batılı radikal laiklerin İslam'ın kutsallarına 'sövmesi'nden çok fazla çekmemişlerdir; çünkü elin gavurunun ağzını tutmak bir dereceye kadar mümkündür. Onun ötesinde, konu, 'güç' meselesiyle ilişkilidir. Fakat Müslümanlar asıl, İslam ülkelerinde doğmuş, büyümüş ve batılı zihniyete sahip kişilerin İslam'ın kutsallarına sövmesinden çok çekmişlerdir. Batı da bunu bilmekte ve bu noktada kartlarını iyi oynamaktadır.
Krizde Müslümanların gösterdikleri tepkilerin 'ölçüsüzlüğü' meselesine gelince, getirilen eleştirilerin hem fasit niyetlerden kaynaklandığı hem de haklı olduğu yanlar bulunduğu söylenmelidir. Hiç kimse inkar edemez ki, hakaretin savunulacak bir yanı olmadığı gibi, bir cezası/karşılığı da olacaktır. Hakarete uğrayan kişi Hz. Peygamber olunca, Müslümanların buna karşı elbette hakkıyla ve layıkıyla cevap verme hakları da doğar. Fakat Müslümanların, hakarete hakaretle karşılık verme hakları yoktur. Kur'an, bize sövme yasağı getirmiştir; bu nedenle, bizler, kimseye hiçbir şekilde sövemeyiz. Bize sövülmesine de izin vermeyiz. Sövene de hak ettiği cezayı veririz. Bu nedenle, İran basınından bazılarının yaptığı gibi, "Batı'nın hoşgörü sınırını test ediyoruz" mantığıyla benzer karikatürler yayınlamak doğru değildir. Zira burada test edilecek bir şey yoktur. Hakaret eden kim olursa olsun, yaptığı meşru değildir ve cezayı hak eder. Eylemlerde söylenen hakaretamiz sözler de doğru değildir. Bunlar Müslümanlara yakışmaz. Ancak bu demek değildir ki, Müslüman 'uysal koyun'dur. Mehmet Akif'in veciz ifadeleri tam da burada hatırlanmalıdır. Evet bizler Allah'a ve Peygambere olan saygımız, dinimize olan hürmetimiz yüzünden insanlara karşı 'hilm' sahibiyizdir; fakat bu 'zaaf'tan değil, bilakis 'şeref'ten ve 'vakar'dan gelir. Ancak değerlerimizi savunma konusunda da "aslan kesiliriz." Tarih de bunun şahididir. "Denemesi bedava" kabilinden ortamlar oluştuğunda, muhataplarımız bunun cevabını en net şekilde almışlardır. Bu nedenle, bizler, 'edeb'i öğütleriz; ancak sınırları aşanları da "te'dip etmeyi" biliriz. Haddi zatında Batı'daki 'deneyimli' yöneticiler de bunu bilirler ve Karikatür Krizi'ndeki gibi densizliklere pek bulaşmazlar. Amerika ve İngiltere'nin tavrını bu şekilde yorumlamak gerekir. Fakat "ağzı torba olmayıp da büzülmeyenler" şunu bilmelidirler ki, Allah'ın Hesap Günü'nde hesap sorması, Müslümanların bu dünyadaki hesap sormasından çok şediddir!

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info