Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 329 | Mayıs  2006

                   

 

 


“Tarihin Öznesi” Üzerine

Murat Kirişçi

 Tarihi sadece bir olaylar bütünü olarak alabilir ve bu olayların belli bir düzen ile sıralanması olarak tanımlayabiliriz. Ancak tarihi sadece bu şekilde değerlendirmek yeterli değildir. Tarih, sadece belli bilgilerin ve olayların bir sıra takip edilerek ifadelendirilmesi olamaz. Bu bilgilerin ve sıraların satır aralarının da doldurulması/yorumlanması gerekmektedir. Bu yorumlama için ise bir tarih felsefesi gerekmektedir. Bu felsefe düşünen bir bakış ile bilgi ve belgelerin ele alınmasıdır. Bu, aynı zamanda bir karşılaştırmalı metod çalışmasıdır. Buna düşünen tarih demek de mümkündür. Yani tarihle birlikte düşünmek… Bu, kuru tarih bilgisinin canlandırılması anlamına gelir.
Bu anlamıyla bakıldığında, tarih için daha geniş bir tanımlamaya gereksinim vardır: Özne, muhatabı olduğu konuyu belirleyen, konuya yön veren, konunun aslına ait içeriği ve bakış açısını oluşturan olduğundan dolayı, tarihle beraber düşünebilmek için tarihi belirleyen, yön veren, anlamlı kılan bir özneye ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yazının amacı tarihin öznesi üzerine konuşulanlarla Kur'an perspektifinden bu öznenin ne olduğunun karşılaştırılması olacaktır. Bizim tezimiz, tarihin öznesinin "Hakk" olmasıdır.
Bugün tarih konusunda konuşulanlara bakıldığında, tarihin öznesinin bir veya birkaç kişiye indirgendiği ya da Marksist düşüncede olduğu gibi "tarihin özenesi yoktur" tezleriyle konuşulduğu bir durumla karşılaşıyoruz. Aslında Marx, olaya, tarihin öznesi tarihi yapanlardır diyerek başlamakta, sonrasında bu özneyi tanımlarken yani niteliğinden bahsederken insanın sınıf kavgasını öne çıkarmaktadır. Dolayısıyla devrimi yapan yığınları tarihin öznesi olarak tanımlamak tarihin öznesi olmadığına atıftan başka bir şey değildir. Tarihin öznesi ile epistemik özneyi ayıran bu düşünce epistemik özneyi üstün görürken tarih öznesine çok fazla değer vermemektedir. Althusser, "Tarihi süreç öznesiz ve amaçsızdır. Bu süreçte insanın belirleyici bir rolü yoktur. İnsanlar ancak yapısal etkilerin dayanağı ve taşıyıcısı oldukları ölçüde bireysel ajanlar halinde tarihi süreçte aktif olabiliyor. Fakat felsefi anlamıyla bu aktivitenin çok büyük bir anlamı yoktur. Tarih bu anlamda öznesizdir. Tarihin sadece motoru vardır ve bu motor sınıf kavgasıdır" der. Yine Wittgenstein; "Bugün bir yönelimle savaşıyoruz. Ama bu yönelim ölecek bir gün, başka yönelimlerce bir kenara itilecek, o zaman bizim ona karşı çıkışımız da anlaşılır olmaktan çıkacak; bütün bunların niçin söylenmek zorunda kalındığı kavranamayacaktır" der.
Marksist düşüncedeki özneyi yok etme eğilimiyle Nietzsche'nin Tanrıyı öldürmeye çalışması arasında çok fazla bir farklılık yoktur. Çünkü batı dünyasının vahşice insana, hayata ve tarihe müdahalesinden bıkkınlığı da ifade eden bir yaklaşım bu yok etme işidir. Her dönem için uydurulan kahramanlar, mitolojilere iman, güçlünün tarihi değiştirdiği gibi bir yaklaşım böyle bir muhalif çıkışı kısmen anlamlı kılmıyor da değil hani. Ancak teşhisteki bu doğruluk çözüm noktasında gelip yanlış yerlere tıkanınca durum gerçekten facia oluyor. Gerçekte bizim tezimiz de tarihin öznesinin insan olmadığıdır, ancak ortada özneden hiçbir eser yoktur da demiyoruz. Aksine bir öznenin varlığı üzerine ısrar ediyoruz.
Burada insanın tarihin öznesi olmadığını ifade ederken, insan iradesinin hiçbir güce ve değere sahip olmadığı, insanın edilgen, pasif bir yığın olduğu, tarihi yapmak yeteneğine de sahip olmadığı gibi bir tez sunmuyoruz. Burada anlatılan, eşrefi mahlûkat olan insanın, tüm hayatın ve tarihin yönlendiricisi olurken Hakk'a dönmesi ya da batıla dalmasıdır. Aksi halde tarihin öznesi insan diyerek, insanı yücelten bu sapkın anlayış, insanı tarihin nesnesi ve sadece yığınlardan oluşmuş bir kitle yapar. Tarih yazılırken bu yığınlar, daima ihmal edilmiş, tarih alanında görünürlük kazanmaları hep engellenmiştir. Bu anlamda bakıldığında, yerel tarih çalışmalarının Batı dünyasında ortaya çıkışı nispeten yeni sayılır. 20. yüzyıl öncesinde tarih çalışmaları ağırlıklı olarak siyasal ve hukuksal ağırlıklıydı. Bu tarih yazımlarında, sadece resmi yazışmaların muhatap kabul ettiği taraflar ve bir de varlıkları resmi belgelere yansıyabilen kesimler yazılan bu tarihin öznesi olabilmekteydiler. Örneğin; yönetici kadroların mensupları, onlarla yakından ilişkide bulunan ruhban sınıfı ve ekonomik güç odaklarının temsilcileri resmi yazışmalara yansıdıkları oranda tarihin öznesi olmuşlardır (Buradaki tarihin öznesi kullanımı bir ironidir). Buna karşın isimleri resmi belgelere normal koşullarda pek yansıması mümkün olmayan veya toplumsal bir kesim olarak kendilerine bir atıfta bulunulmayan köylüler, ırgatlar, şehrin mütevazı ve fakir kitleleri, işçileri, kadınlar ve çocuklar "saygın" ve "ciddi" bir tarihsel araştırmanın öznesi olarak görülmüyorlardı.
Bugün, Müslüman kesimlerde sıkça kullanılan, "Tarihin öznesi insandır" anlayışı çok yabana atılır gibi gözükmemektedir. Tarihin tüm zamanlarında olaylar, savaşlar, düşünceler, hareketler veya hareketsizlikler hep insan eliyle yapılmaktadır. Dolayısıyla insan tarihi değiştirmeye ve yön vermeye muktedir gözükür. Ancak bu konuya Kur'ani bir perspektiften baktığımızda konunun bu şekliyle de doğru olmadığı görülür. Özellikle Kur'an'da anlatılan peygamberlere ve eski kavimlere ait kıssalar, tarihe yön verenin aktörü olarak insanı gösterirken, yani insanı bu anlamda obje olarak sunarken, olayların yöneliminin kişilerden bağımsız olduğu görülür. Kısacası Kur'ani bakışla anlaşılan odur ki, tarihin öznesi "Hak"tır. Hak, insanlığın varoluşundan bu yana tüm tarihe yön veren yegâne güçtür. Hak'kı ortadan kaldırmaya çalışan batıl ise tarihin tüm dönemlerinde kendi başına özne olmaya çalışmış, ancak Hakk’ın tüm tarihi çizen "özne" konumuna ulaşamamıştır.
Önemli zamanlarda çıkmış, tarihe mal olmuş yani adı sanı çokça kullanılır, duyulur olmuş kişiler bu tarihe özne olamazlar. Bu düşünceyi Marksistlerde dillendirmektedir. Hatta Marksizm, bu kişilerin değil tarihe, bir güne bile özne olamayacaklarını iddia etmektedir. Hayat insanların keyiflerine bırakılamayacak kadar özel hazırlanmıştır. Peygamberler tarihsel birer şahsiyet olarak tanımlanabilirler. Ancak getirdikleri mesajla tarihi değiştirirken dikkat edilecek olursa, bu değişimi sağlayanın aslen gelen mesajın özelliği olduğu görülecektir. Tabiidir ki, bu mesajın hayat bulmasında peygamberlerin mesajı en güzel yaşamış olmasının da önemi büyüktür. Bu yaşayış Hakk'ın hayata yansımasıdır ve dolayısıyla tarihi değiştiren peygamberlerin yaşayışı olan Hak'tır.
Kısa bir yakın tarih gezisi yaptığımızda ve son yüzyıla baktığımızda göreceğiz ki, yapılan tüm savaşlar, darbeler, vahşilikler, talanlar, oluşturulan tüm kaoslar, büyük insan topluluklarını aç bırakmış; çok az bir grubun çılgınca mala mülke boğulmuş olmasına sebep olmuştur. Bu durum, insanın tarihin öznesi olduğunu iddia eden modern dünyanın konuya bakışını göstermektedir.
Kur'an'ın da geçmiş kavimleri anlatırken kullandığı üsluba bakıldığında, insanı tarihin öznesi yapma eğiliminin aslında insanın yüceltmesinden başka bir şey olmadığı görülmüştür. İnsanın yüceltilmesi de sadece birilerinin daha öne çıkarılmasından başka bir şey olamamış ve yazılan tarih buna tanıklık etmiştir. Tarihin aktörleri değişmektedir, ancak olaylarda hiçbir değişim görülmemektedir. Bugün yaşanılan olaylar Kur'an'da bahsedilen geçmiş kavimlerin olaylarından farklı değildir.
Bugünün, yarına tanıklığı olacak tarihine Amerika'nın, G.W. Bush'un ve neo-con'ların damga vurduğundan bahisle, özellikle Bush, tarihin öznesi konumuna yükseltilmektedir. O'nun dünyaya düzen verdiği, takdirde bulunduğu iddia edilmektedir. Bu yanlış bir önerme olmamakla beraber, gerçekleşen olaylar Bush'un da diğerlerinin de birer aktörden öte bir davranış sergilemedikleri ve hayatın anlamı ve öznesi olan “Hakk”a karşı saldırıda bulundukları görülmektedir. Tıpkı Ebrehe'nin Kabe'yi yıkmaya çalışması gibi. Hatırlanacağı üzere Ebrehe, Kabe'yi yıkmak isterken muhatab aldığı ne Araplar ne de başka birileriydi. Ebrehe Allah'a savaş açmıştı ve güçlü ordusuyla Kabe'nin ve Mekke'nin hakkından geleceğini düşünüyordu. Eğer tarihin öznesi insan olsaydı ve hayatı insan yönlendirebilseydi, Ebrehe Kabeyi yıkar ve tarihe adını farklı bir şekilde geçirirdi. Tabi bu anlatımdan kaderci bir düşüncenin ortaya çıktığı gibi bir durum anlaşılmamalıdır. Çünkü hayatı, insanı, kısacası mevcudatı yaratan Allah, hayata her halükarda müdahildir.
Bugün Müslümanların ortak bir akla yani vahiy yoluna doğru ilerlemeleri gerekmektedir. Hakk'a doğru yönelmek, tarihe yönelmek ve yön vermek demektir. Müslümanlar edilgen ve pasif bir hayattan vazgeçerek var olmanın yolunu aramak zorundadırlar. Çünkü bizler kendimizi değiştirmedikçe Allah bizim üzerimizdeki hükmünü değiştirmeyecektir. Dolayısıyla en kısa zamanda bir tarih bilinci ve tarih felsefesi oluşturmak ve hayatın gerçek öznesiyle ahiret hazırlıklarını yapmaları gerekmektedir. Eğer bu sorumluluğu yüklenmez, bunu derdimiz haline getirmezsek bu tarih sahnesinden silinip gideriz. Unutmamalı ki, bizler hata işleyip tevbe eden ve kendini düzeltmek için çalışan kullardan olmazsak Allah, bizleri helak edip hata işledikten sonra tevbe edip kendini düzeltmeye gayret eden bir topluluk getirecektir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...