|

“Tarihin Öznesi” Üzerine
Murat Kirişçi
Tarihi
sadece bir olaylar bütünü olarak alabilir ve bu olayların belli bir
düzen ile sıralanması olarak tanımlayabiliriz. Ancak tarihi sadece bu
şekilde değerlendirmek yeterli değildir. Tarih, sadece belli bilgilerin
ve olayların bir sıra takip edilerek ifadelendirilmesi olamaz. Bu
bilgilerin ve sıraların satır aralarının da doldurulması/yorumlanması
gerekmektedir. Bu yorumlama için ise bir tarih felsefesi gerekmektedir.
Bu felsefe düşünen bir bakış ile bilgi ve belgelerin ele alınmasıdır.
Bu, aynı zamanda bir karşılaştırmalı metod çalışmasıdır. Buna düşünen
tarih demek de mümkündür. Yani tarihle birlikte düşünmek… Bu, kuru tarih
bilgisinin canlandırılması anlamına gelir.
Bu anlamıyla bakıldığında, tarih için daha geniş bir tanımlamaya
gereksinim vardır: Özne, muhatabı olduğu konuyu belirleyen, konuya yön
veren, konunun aslına ait içeriği ve bakış açısını oluşturan olduğundan
dolayı, tarihle beraber düşünebilmek için tarihi belirleyen, yön veren,
anlamlı kılan bir özneye ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yazının amacı tarihin
öznesi üzerine konuşulanlarla Kur'an perspektifinden bu öznenin ne
olduğunun karşılaştırılması olacaktır. Bizim tezimiz, tarihin öznesinin
"Hakk" olmasıdır.
Bugün tarih konusunda konuşulanlara bakıldığında, tarihin öznesinin bir
veya birkaç kişiye indirgendiği ya da Marksist düşüncede olduğu gibi
"tarihin özenesi yoktur" tezleriyle konuşulduğu bir durumla
karşılaşıyoruz. Aslında Marx, olaya, tarihin öznesi tarihi yapanlardır
diyerek başlamakta, sonrasında bu özneyi tanımlarken yani niteliğinden
bahsederken insanın sınıf kavgasını öne çıkarmaktadır. Dolayısıyla
devrimi yapan yığınları tarihin öznesi olarak tanımlamak tarihin öznesi
olmadığına atıftan başka bir şey değildir. Tarihin öznesi ile epistemik
özneyi ayıran bu düşünce epistemik özneyi üstün görürken tarih öznesine
çok fazla değer vermemektedir. Althusser, "Tarihi süreç öznesiz ve
amaçsızdır. Bu süreçte insanın belirleyici bir rolü yoktur. İnsanlar
ancak yapısal etkilerin dayanağı ve taşıyıcısı oldukları ölçüde bireysel
ajanlar halinde tarihi süreçte aktif olabiliyor. Fakat felsefi anlamıyla
bu aktivitenin çok büyük bir anlamı yoktur. Tarih bu anlamda öznesizdir.
Tarihin sadece motoru vardır ve bu motor sınıf kavgasıdır" der. Yine
Wittgenstein; "Bugün bir yönelimle savaşıyoruz. Ama bu yönelim ölecek
bir gün, başka yönelimlerce bir kenara itilecek, o zaman bizim ona karşı
çıkışımız da anlaşılır olmaktan çıkacak; bütün bunların niçin söylenmek
zorunda kalındığı kavranamayacaktır" der.
Marksist düşüncedeki özneyi yok etme eğilimiyle Nietzsche'nin Tanrıyı
öldürmeye çalışması arasında çok fazla bir farklılık yoktur. Çünkü batı
dünyasının vahşice insana, hayata ve tarihe müdahalesinden bıkkınlığı da
ifade eden bir yaklaşım bu yok etme işidir. Her dönem için uydurulan
kahramanlar, mitolojilere iman, güçlünün tarihi değiştirdiği gibi bir
yaklaşım böyle bir muhalif çıkışı kısmen anlamlı kılmıyor da değil hani.
Ancak teşhisteki bu doğruluk çözüm noktasında gelip yanlış yerlere
tıkanınca durum gerçekten facia oluyor. Gerçekte bizim tezimiz de
tarihin öznesinin insan olmadığıdır, ancak ortada özneden hiçbir eser
yoktur da demiyoruz. Aksine bir öznenin varlığı üzerine ısrar ediyoruz.
Burada insanın tarihin öznesi olmadığını ifade ederken, insan iradesinin
hiçbir güce ve değere sahip olmadığı, insanın edilgen, pasif bir yığın
olduğu, tarihi yapmak yeteneğine de sahip olmadığı gibi bir tez
sunmuyoruz. Burada anlatılan, eşrefi mahlûkat olan insanın, tüm hayatın
ve tarihin yönlendiricisi olurken Hakk'a dönmesi ya da batıla
dalmasıdır. Aksi halde tarihin öznesi insan diyerek, insanı yücelten bu
sapkın anlayış, insanı tarihin nesnesi ve sadece yığınlardan oluşmuş bir
kitle yapar. Tarih yazılırken bu yığınlar, daima ihmal edilmiş, tarih
alanında görünürlük kazanmaları hep engellenmiştir. Bu anlamda
bakıldığında, yerel tarih çalışmalarının Batı dünyasında ortaya çıkışı
nispeten yeni sayılır. 20. yüzyıl öncesinde tarih çalışmaları ağırlıklı
olarak siyasal ve hukuksal ağırlıklıydı. Bu tarih yazımlarında, sadece
resmi yazışmaların muhatap kabul ettiği taraflar ve bir de varlıkları
resmi belgelere yansıyabilen kesimler yazılan bu tarihin öznesi
olabilmekteydiler. Örneğin; yönetici kadroların mensupları, onlarla
yakından ilişkide bulunan ruhban sınıfı ve ekonomik güç odaklarının
temsilcileri resmi yazışmalara yansıdıkları oranda tarihin öznesi
olmuşlardır (Buradaki tarihin öznesi kullanımı bir ironidir). Buna
karşın isimleri resmi belgelere normal koşullarda pek yansıması mümkün
olmayan veya toplumsal bir kesim olarak kendilerine bir atıfta
bulunulmayan köylüler, ırgatlar, şehrin mütevazı ve fakir kitleleri,
işçileri, kadınlar ve çocuklar "saygın" ve "ciddi" bir tarihsel
araştırmanın öznesi olarak görülmüyorlardı.
Bugün, Müslüman kesimlerde sıkça kullanılan, "Tarihin öznesi insandır"
anlayışı çok yabana atılır gibi gözükmemektedir. Tarihin tüm
zamanlarında olaylar, savaşlar, düşünceler, hareketler veya
hareketsizlikler hep insan eliyle yapılmaktadır. Dolayısıyla insan
tarihi değiştirmeye ve yön vermeye muktedir gözükür. Ancak bu konuya
Kur'ani bir perspektiften baktığımızda konunun bu şekliyle de doğru
olmadığı görülür. Özellikle Kur'an'da anlatılan peygamberlere ve eski
kavimlere ait kıssalar, tarihe yön verenin aktörü olarak insanı
gösterirken, yani insanı bu anlamda obje olarak sunarken, olayların
yöneliminin kişilerden bağımsız olduğu görülür. Kısacası Kur'ani bakışla
anlaşılan odur ki, tarihin öznesi "Hak"tır. Hak, insanlığın varoluşundan
bu yana tüm tarihe yön veren yegâne güçtür. Hak'kı ortadan kaldırmaya
çalışan batıl ise tarihin tüm dönemlerinde kendi başına özne olmaya
çalışmış, ancak Hakk’ın tüm tarihi çizen "özne" konumuna ulaşamamıştır.
Önemli zamanlarda çıkmış, tarihe mal olmuş yani adı sanı çokça
kullanılır, duyulur olmuş kişiler bu tarihe özne olamazlar. Bu düşünceyi
Marksistlerde dillendirmektedir. Hatta Marksizm, bu kişilerin değil
tarihe, bir güne bile özne olamayacaklarını iddia etmektedir. Hayat
insanların keyiflerine bırakılamayacak kadar özel hazırlanmıştır.
Peygamberler tarihsel birer şahsiyet olarak tanımlanabilirler. Ancak
getirdikleri mesajla tarihi değiştirirken dikkat edilecek olursa, bu
değişimi sağlayanın aslen gelen mesajın özelliği olduğu görülecektir.
Tabiidir ki, bu mesajın hayat bulmasında peygamberlerin mesajı en güzel
yaşamış olmasının da önemi büyüktür. Bu yaşayış Hakk'ın hayata
yansımasıdır ve dolayısıyla tarihi değiştiren peygamberlerin yaşayışı
olan Hak'tır.
Kısa bir yakın tarih gezisi yaptığımızda ve son yüzyıla baktığımızda
göreceğiz ki, yapılan tüm savaşlar, darbeler, vahşilikler, talanlar,
oluşturulan tüm kaoslar, büyük insan topluluklarını aç bırakmış; çok az
bir grubun çılgınca mala mülke boğulmuş olmasına sebep olmuştur. Bu
durum, insanın tarihin öznesi olduğunu iddia eden modern dünyanın konuya
bakışını göstermektedir.
Kur'an'ın da geçmiş kavimleri anlatırken kullandığı üsluba bakıldığında,
insanı tarihin öznesi yapma eğiliminin aslında insanın yüceltmesinden
başka bir şey olmadığı görülmüştür. İnsanın yüceltilmesi de sadece
birilerinin daha öne çıkarılmasından başka bir şey olamamış ve yazılan
tarih buna tanıklık etmiştir. Tarihin aktörleri değişmektedir, ancak
olaylarda hiçbir değişim görülmemektedir. Bugün yaşanılan olaylar
Kur'an'da bahsedilen geçmiş kavimlerin olaylarından farklı değildir.
Bugünün, yarına tanıklığı olacak tarihine Amerika'nın, G.W. Bush'un ve
neo-con'ların damga vurduğundan bahisle, özellikle Bush, tarihin öznesi
konumuna yükseltilmektedir. O'nun dünyaya düzen verdiği, takdirde
bulunduğu iddia edilmektedir. Bu yanlış bir önerme olmamakla beraber,
gerçekleşen olaylar Bush'un da diğerlerinin de birer aktörden öte bir
davranış sergilemedikleri ve hayatın anlamı ve öznesi olan “Hakk”a karşı
saldırıda bulundukları görülmektedir. Tıpkı Ebrehe'nin Kabe'yi yıkmaya
çalışması gibi. Hatırlanacağı üzere Ebrehe, Kabe'yi yıkmak isterken
muhatab aldığı ne Araplar ne de başka birileriydi. Ebrehe Allah'a savaş
açmıştı ve güçlü ordusuyla Kabe'nin ve Mekke'nin hakkından geleceğini
düşünüyordu. Eğer tarihin öznesi insan olsaydı ve hayatı insan
yönlendirebilseydi, Ebrehe Kabeyi yıkar ve tarihe adını farklı bir
şekilde geçirirdi. Tabi bu anlatımdan kaderci bir düşüncenin ortaya
çıktığı gibi bir durum anlaşılmamalıdır. Çünkü hayatı, insanı, kısacası
mevcudatı yaratan Allah, hayata her halükarda müdahildir.
Bugün Müslümanların ortak bir akla yani vahiy yoluna doğru ilerlemeleri
gerekmektedir. Hakk'a doğru yönelmek, tarihe yönelmek ve yön vermek
demektir. Müslümanlar edilgen ve pasif bir hayattan vazgeçerek var
olmanın yolunu aramak zorundadırlar. Çünkü bizler kendimizi
değiştirmedikçe Allah bizim üzerimizdeki hükmünü değiştirmeyecektir.
Dolayısıyla en kısa zamanda bir tarih bilinci ve tarih felsefesi
oluşturmak ve hayatın gerçek öznesiyle ahiret hazırlıklarını yapmaları
gerekmektedir. Eğer bu sorumluluğu yüklenmez, bunu derdimiz haline
getirmezsek bu tarih sahnesinden silinip gideriz. Unutmamalı ki, bizler
hata işleyip tevbe eden ve kendini düzeltmek için çalışan kullardan
olmazsak Allah, bizleri helak edip hata işledikten sonra tevbe edip
kendini düzeltmeye gayret eden bir topluluk getirecektir. |