|

Ölümün Hazzı
Dr. Murat Baş
Bir
hekimin 'zevkli ölüm'den bahsetmesinin size şaşırtıcı gelmesi doğal.
Yeryüzünde ölüm tecrübesini anlatabilecek varlık olmadığından, ölümü
sadece anlamaya çalışıyoruz.
'Her nefis ölümü tadacaktır' gerçeğinin propagandasını yapmak, ölümün
kötü propagandasını yapmaktan iyidir. Zira nice hayatın, yaşayan
saatleri, ölümün gizemli korkusuyla harcanmaktadır. Her canlının yaşamak
zorunda olduğu ölümü bırakın konuşmayı, düşünmekten bile korkuyoruz.
Ölüm düşüncesi birey ve toplumu öylesine korkutuyor ki, çok az insan
ölümü konuşmaya ve tartışmaya cesaret ediyor. 'Ağzınızın tadını bozan
ölümü çokça anın' ilahi doğrusu, ahiret inancına sahip toplumları
ölülerle (yani mezarlıkla) iç içe yaşamaya itmiştir. Sonradan başlayan
sekülerleşme, ölümü toplumun hayatından dışlamıştır. Karadeniz'de
köylülerin ölülerini bahçelerine gömmeleri beni hayli etkilemişti.
Düşünebiliyor musunuz, evvelden odada karşınızda oturan yakınınız şimdi
de evin bahçesinde toprağın altında ve yine sizinle beraber öte dünya
ile iletişimini sağlıyor.
Ölümün fısıltılı tonlarda konuşulması, kültürümüzle oldukça yakından
ilişkilidir. Kırsal alanda yaşayan ve ölüsüne birkaç yüz metre mesafede
duran bir toplumun, mezarlığı şehrin kilometrelerce dışında olan bir
topluma göre ölüm algılaması ve farkındalığı oldukça farklıdır. Modern
ve Seküler insan, ölümü doğanın korkunç bir cezası ve adaletsizliği
olarak görürken, inançlı bireyler ölümü, adalete götüren doğanın
harikulade bir olayı ve gerçeğe kavuşma olarak algılamaktadır. Ölüme
nasıl bakıyoruz! Doğumdan itibaren başlayan eğitim ve yetiştirilme
müfredatımız da bakın nasıl öleceğimiz ve ölümün nasıl olacağı, nasıl
yaşayabileceğimiz dahi mevcut değildir. Yani yaşayabilme yöntemlerine
dair temel bilgileri bile eğitim sistemimiz bizlerden esirgemektedir.
Tıp eğitimine gelince ölüm varsa yoksa hücresel düzeydeki 'biyolojik' ve
'mekanik' bir olgu olarak kabul edilir, yani 'EX (dışlanılmış, canlılık
dışına çıkmış)' terimi ile ifade edilir. Ölüm hayatın dışına çıkma
değil, bizatihi daha doğru ve derinlikli bir hayata duhul olmalıdır. Tıp
fakültelerinde 'ölüm'ü biyolojik, felsefik ve kültürel düzeyde öğreten 1
saatlik bir ders bile yoktur, tek bir seminer dahi verilmez.
İnsanlar ölür, hayatlar ölüm korkusuyla mahvolur, ama tıp bu vakayı
görmezden gelir. Zira, ölüm tıp için 'başarısızlığın bir göstergesi'
olarak kabul edilmektedir. Ne müthiş bir hata!
Hekimler de bu sinsi tuzağa düşerek, ölümle mücadeleye girmektedir. Oysa
hekimin mücadele etmek zorunda kaldığı şey ölüm değil, hastalık
olmalıdır. Bireyi ve toplumu 'hastalıksız, sağlıklı ve kaliteli (acısız,
ızdırapsız) yaşatmak ve mutlu olmalarını sağlamaktır. Bu mümkün
olmadığında ise onların mutlu ölmelerine yardımcı olmaktır.
Ancak, doktorlar henüz ölümle barışık değillerdir. Bu nedenle
hastalarını bu harika şarkıdan mahrum etmeye çalışıp duruyorlar. Ölüm,
tıbbiyeliler için en rahatsız edici gerçektir.
Hastanın ölüm sürecine gittiğini hisseden hekim, agresif bir tutum
takınarak 'elimden geleni yaptım' rahatlığını yaşamak ister. Acil
durumlarda, müdahale edildikten sonra, çabalar başarısızlıkla sonuçlansa
bile, herkes elinden geleni yapmıştır denilir. Oysa çoğu kez bu hastayı
kurtarmaya yönelik yoğun çabalar son ‘kahramanlık gösterisi’nden başka
bir şey değildir. Bu da tıbbın, ölüme sağlıklı bakmamasından
kaynaklanmaktadır. Ölümün harikulade bir (biyolojik ve sosyal) olay
olduğunu görmemek tıbbın hayati bir zaafıdır.
Hekim, ölümcül bir hastalık karşısındaki hastasının ölüme bakış açısını
ve inancını bilmek ve araştırmak zorundadır ki, onunla ölüme ilişkin
işbirliği yapabilsin. Ölüm gerçeğini kabullenmiş, tevekkül sahibi bir
hastayla ölüme ilişkin yapılabilecek işbirliği ayrı olacaktır. Hasta
bireyin inanç sistemi hiçliği, ölümden sonra dirilmeyi, sonsuzluğu
önerebilir veya reddedebilir.
Ancak hangi inanca sahip olursa olsun, bunları bilmek, hekimle
hastasının ölüme yönelik birlikteliklerini kolaylaştırır. Bazen ölüm,
tedavinin bir parçası haline getirilebilir. Hasta, hekimle ölüm
duygusunu paylaştığında mutluluk ve yakınlaşma duyabilir. Hekim ölümü
hastasıyla paylaştıkça, onun yaşama daha da bağlandığını görür.
Bazen yaşamda, ölümü tercih edilebilir kılan, hastalığın değişik
boyutları tezahür edebilir. Ayağı kesilen bir hasta, ölümü kendisine
'topal, ya da sakat denilmesine, ya da hastalığı nedeniyle
dışlanılmasına tercih edebilmektedir. Ben hekimlik hayatımda bunlarla
sık sık karşılaştım.
Doktor, meslek hayatına başladığında ölüme nasıl yaklaşacağına, içinde
bulunduğu toplumun inanç ve kültürel dinamiklerini dikkate alarak, karar
vermek zorundadır. Ölüme yanıtları edebiyat ya da felsefede aramak
yeterli değildir. Hastalara yaşatılan 'yalnızlık' onları ölümden daha
fazla etkilemektedir. Bir hasta için 'ziyaretçi'nin önemliliği
hatırlatıldığında, bu düşünceyi doğrular.
Zevkli ölüm ile rahat ölüm, birbirinden uzak şeylerdir. Zevkli ölüm,
inancına, yaşamına ve arzularına göre olan ölümdür. Maalesef rahat ölüm
anlayışı (yani acısız, ızdırapsız) zevkli ölümün yerini almıştır. Bir
dindarın 'Allah yolunda ölmesi ya da öldürülmesi' onun için zevkli bir
ölüm iken, bir başkası için zor, rahat olmayan bir ölümdür. Rahat ölüm,
yatağında, yakınlarının yanı başında olduğu, ağrısız ve ızdırapsız bir
ölümdür. Bundan ne kadar haz duyulduğu şüphelidir. Ölümün hemen öncesi
ile sonrasındaki seremonilere ilişkin tartışmalar bir yana, ölüm
hakkında ne kadar çok şey bilinirse, o kadar az endişe duyulur. Bu
nedenle ben zevkli ölümün ateşli savunucularından biriyim.
Doktorlar ve sağlık çalışanları dahi, hastanede ölmeyi
istememektedirler. Kanımca ölüm biçimlerinin en kötüsü, hastanede
ölmektir. İnsanlara kendi ölümleri hakkında inisiyatif verilmeli, ne
düşündükleri sorulmalıdır. Onları ölümden korumaya çalışmak yerine,
bilinçli bir çaba ile ölüme hazırlanmalarını sağlamalıyız. 'Zevkli ölüm'
derken, herkesin kendi idealleri ve koşulları içerisindeki ölümü, yani
kendi ölümlerini kastediyorum. Amansız hastalıklarla pençeleşen
hastaların 'ölüm kursları' ile hazırlanmasında yadırganacak bir durum
yoktur. Bu kişiler kendi ölümlerini planlayabilmelidirler (burada, kendi
canlarına kıymayı, ötenaziyi falan asla kastediyor değilim) Ölümü zevkli
bir hadise haline getirip, en azından bu konuda insanları özgür
bırakmak, ölümden istedikleri şekilde ve derecede haz almalarını
sağlamak gerekir. Bu hazzı seremonilerle boğmak samimi bir davranış
değildir.
Ölüm, bizi hayata bağlayan, haz duyduğumuz bir deneyim olmalıdır. |