|

Yusuf Suresi’nin Düşündürdükleri
Abdi Keçeli
İnsanı
insan yapan en büyük özellik, akledip düşünmesidir. İnsanı mümin yapan
en büyük özellik ise, vahye muhatap olması, onu algılaması, özümsemesi
ve hayatının her anında onu yol azığı yapmasıdır. İşte o zaman insan,
diğer insanlardan farklı, özellikli ve karakteristik bir yapıya sahip
olarak, Allah'a kul olma şerefini elde eder. Çünkü vahiy insanı, belirli
bir noktadan alır, belli bir noktaya (Allah'ı razı etme noktasına) ağır
ağır ama durmadan, basamak basamak ama geriye dönmeden, ilkeli ve
kararlı bir şekilde yükseltir. İnsana düşen görev ise ona tam bir
teslimiyetle gönülden teslim olmasıdır. Kısaca vahyi gönderen Allah, "ne
diyorsa o, ne kadar diyorsa o kadar" düşüncesini benimsemesidir.
Kur'an-ı Kerim'in aynı zamanda öğüt ve ibret kitabı olduğu da apaçık
ortadadır.
Sana indirdiğimiz kitap mübarektir ki ayetlerini düşünsünler ve akıl
sahipleri öğüt alsınlar. (Sad/ 29)
And olsun Kur'an'ı öğüt olsun diye indirdik. Öğüt alan yok mu? (Kamer
/17)
Sana vahyettiğimiz bu Kur'an'la daha önce hiç bilmediğin kıssaların en
güzelini anlatıyoruz.(Yusuf/ 3)
Evet, Yusuf'un kıssasını okuduğumuzda almamız gereken ibretler nelerdir?
İnsanoğlunun özelliklerinden bir tanesi de nefislerini ilah
edinmeleridir. Kardeşlerinin Yusuf'u kuyuya atmaları nefislerine hoş
gelmiş, onlar da Yusuf'u kuyuya atmışlardı. Böylece ellerindeki değeri
kaybetmekle açlığa, sefalete, pişmanlığa ve meşakkate merhaba diyerek
yeni bir hayatın içinde kendilerini bulmuşlardı. O gün kuyuya atılıp
üzeri örtülmeye çalışılan değer ile bugün evlerimizin baş köşelerine
asılıp yaşama şansı verilmeyen ve hatta ilkeleri ayaklar altına alınıp
çiğnenerek varlığından bihaber olan değer aynı değerdir. Yusuf'un
kardeşleri nefislerine hoş gelen bu hareketi yaparak kendilerini nasıl
haklı çıkarmaya çalışmışlarsa, bugün onların uzantıları da bir takım
cahilliye düşüncelerini (demokrasi, laiklik, liberalizm, hümanizm vs.)
kendilerine rehber edinerek kurtuluşun reçetelerini bulduklarını iddia
ederek adeta haklı olduklarını ifade etmektedirler.
Kuyudan bir kervancı tarafından çıkarılan ve ucuz bir fiyata satılan
hikmet sahibi olan Yusuf (as), içindeki Allah'a olan imanıyla verdiği
mücadele bir müslümanın yapması gereken en güzel mücadele ve örnektir.
Onun, efendisinin karısına bakış açısı, ondan uzaklaşarak rabbine
sığınması ve zindanı tercih etmesi, ancak Allah'a teslim olmuşluğun bir
tezahürüdür. Bu itibarla furkanı kavrayıp, iyiyi kötüden ayırt eden
bütün insanların yapması gereken en güzel davranış biçimi bu şekilde
olmalıdır. Böylece insan, Yusuf'la özdeşleşmiş olur.
Hapse girmeyi, nefsine uymaktan daha şerefli ve güzel bulan Yusuf(as)
zindanda da sağa sola yamulmadan, yorulmadan ama mutlu bir şekilde yine
görevini yerine getiriyordu. Mahpus arkadaşlarının sorduğu soruya
karşılık "önce beni dinleyin" diyor ve ekliyordu: "Ben, Allah'a
inanmayan ve ahireti inkar eden kavmimin dinini terk ettim."(12Yusuf/37)
Allah'a ortak koşmak bize yakışmaz. Ben atalarım İbrahim, İshak ve
Yakub'un dinine uydum. (12/Yusuf 38) "Ey arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir
sürü efendiler mi, yoksa tek ve her şeyden üstün olan Allah mı?"
(12/Yusuf 39) "Hüküm Allah'a aittir. O kendisinden başkasına tapınmamızı
yasaklamıştır. Dosdoğru din budur ama insanların çoğu bilmezler."
(12/Yusuf 40) diyerek birinci ve asli görevini ilk fırsatta dile getirip
Allah'ın birliğinin her alanda bir olduğunu, ondan başka ilah olmadığını
ve sadece ondan korkulması gerektiğini anlatarak tebliğ görevini yerine
getiriyordu. Oradaki davranışı, tam bir Müslüman'a yakışır şekilde
dürüst, olgun, asla cıvık olmayan ve kendinden emin kişilik sahibi biri
idi. Arkadaşları: "biz seni iyilerden görüyoruz" (12/Yusuf 36) diyerek
ona bir önem ve değer veriyorlardı.
Rabbinin ona öğrettiği rüya yorumlama bilgisi sayesinde, kendisini Mısır
kralı huzuruna çağırtmıştı. Hapisten çıkacaktı hem de büyük bir torpil
tarafından. Ama o bunu reddediyordu. Öncelikle nefsinin temize çıkmasını
isteyen Yusuf, elçiye, "efendine dön ve kadınların durumu neydi diye
sorsun" (12/Yusuf 50) diyerek elçileri geri gönderiyor, böylece
kadınların, gerçeği ortaya koymasını istiyordu. Bunun üzerine Azizin
karısı, gerçeğin hak olduğunu itiraf ederek, “ben ona kur yaptım o
gerçekten doğrulardandı” (12/Yusuf 51) diyerek haksızlığını itiraf etmek
zorunda kalacaktır. Böylece Yusuf(AS)’ın, efendisine, kendisinin
yokluğunda hainlik etmediği karısı tarafından doğrulanıyor ve böylece
Allah Yusuf'u temize çıkarıyordu. Çünkü peygamber olacak bir şahsın
şüpheli ve zan altında peygamber olduğunu açıklaması olacak iş değildi.
Hem "onun getirdiği dine kim inanır?" demezler miydi "daha dün
efendisinin karısıyla yanlış bir işe kalkan bugün peygamberlik satıyor"
diye. Buradan da anlaşılıyor ki Allah bütün elçilerine iyi ile kötüyü
ayırt etme kabiliyetini (furkanı) vermiş, güzel ahlakla
ahlaklandırmıştır. Bu özellikleri ile toplumun gözü önünde
yetiştirilmiş, yine bu insanların dürüst ve güvenilir olduğuna toplumu
bizzat şahit tutmuştur. Bu şekilde güvenilir ve sadık olmalarına rağmen
ne zaman Allah'ın elçisi olduklarını belirtseler, yine aynı toplum
tarafından dışlanıyor, horlanıyor veya sürgün ediliyorlardı. Her konuda
net bir şekilde güvenilir olmaları toplumun iliklerine kadar işlemesine
rağmen neden peygamberlikleri hususunda yüz çeviriyorlardı? Cevap gayet
açıktır. "Ey arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir sürü efendiler mi yoksa tek ve
her şeyden üstün olan Allah mı?"(12/Yusuf39) İşte bu ve buna benzer
ifadeler, gerek maddi ve gerekse manevi değerlerin elden gitme
korkusundan dolayı yine toplumun ileri gelen müstekbirleri tarafından
dışlanıp horlanıyorlardı.
İnsanın özünde fıtri ve anlayışı bakımından herhangi bir değişiklik
olmamıştır. O günün insanı da birkaç dirheme meta olarak alınıp
satılıyor, bugünün insanı da ucuz bir fiyata alınıp satılmaktadır. O
günün kapitalist Mısırı'nın seküler anlayışına sahip sosyete Züleyhası
nasıl nefsini ilah ediniyorsa, bugünün sözde modern çağın aristokrat
sosyete toplumundaki Züleyha'yı takip eden kadınlar da heva ve hevesini
ilah edinerek Züleyha'yla aynı kulvarda koşmaktadır. O günün Mısırı da
krallık ve zorbayla yönetiliyor bugünün benzer ülkeleri de baskıcı ve
diktelikle yönetilmektedir. Hatta günümüzde Mısır'dan daha da ileri
giderek doğru sözlü, vahye muhatap ve güvenilir insanları dışlayarak
terörist damgası vurmaktadır. Oysa Mısır'da hiç değilse bilgili,
güvenilir ve dosdoğru insanlardan istifade ediliyordu.
Kardeşleri Yusuf'un huzuruna vardıklarında, Yusuf onları tanımış;
kardeşleri ise Yusuf'u tanımamışlardı. Yusuf, diğer kardeşlerini
getirmeleri halinde kendilerine bol miktarda zahire vereceğini ifade
ediyordu. Bu adeta canlarından bir parça istemek gibiydi. Daha önce
kardeşleri Yusuf'u kıskançlıktan dolayı kuyuya atmışlar, babaları
tarafından da bu yüzden pek değerleri kalmamıştı. Şimdi diğer
kardeşlerini hangi yüzle babalarından isteyeceklerdi? "Ey babamız! Bize
yiyecek yasak edildi: kardeşimizi bizimle gönder de yiyecek alalım, biz
onu koruruz, dediler."(12/Yusuf63) Evlat acısı ile yanıp kavrulan
Yakup(as), daha önce kardeşlerinin birini(Yusuf'u) onlara emanet etmiş,
onlar da bu emanete hıyanet ederek adeta kendisini keder ve gam sahibi
yapmışlardı. Şimdi bir ikincisi ile karşı karşıya kalmanın zorluğu
vardı. Üzüntüden gözlerine ak düşen Yakub(as), "ben onu size değil
Allah'a emanet ediyorum" (12/Yusuf64) diyerek, kardeşlerini gönderir.
Bundan sonra Yakub(as)'a düşen güzelce sabretmektir; Yakub'un sabrı…
Gözlerine kederden ak düşmesi, evlat acısının verdiği sıkıntıyı çekmesi,
keder ve gam sahibi olması, sitem ve isyandan sığınarak Allah'a şikayet
etmesi, onunla dertleşmesi, ondan ümidini kesmemesi, sadece O'na
yalvararak acısını içine hapsetmesi… Bir peygamberin sabrı, nasıl ilmik
ilmik, dantel dantel işlediğini, müminlere örneklik bakımından nasıl
gözler önüne serildiğinin çok açık ifadesidir. Allah, acı, çile, keder,
savaş, yokluk, vs. gibi sıkıntıları bizzat peygamberlerinin nefislerinde
uygulayarak/uygulatarak, topluma ilk defa örnek olarak onları
çıkartmıştır.
Belli merhalelerden geçtikten sonra, annesi ve babasıyla karşılaşan ve
onları kendi tahtına oturtan Yusuf(as)'ın, anlamlı, mesaj dolu ve her
müminin gözlerini yaşartan duası gerçekten taktire şayandı. O, şöyle
diyordu Rabbine:
"Rabbim, beni zindandan çıkardın, bana mülk verdin, Şeytan, benimle
kardeşlerimin arasını açtıktan sonra bizi tekrar kavuşturup anamı ve
babamı çölden getirdin ve bana rüyaların tabirini öğrettin. Ey göklerin
ve yerin yaratıcısı! Dünyada ve ahrette sen benim dostum ol, beni
Müslüman olarak öldür ve Salih kullarının arasına kat."
(12/Yusuf101,102) Mal ve makam yönünden zengin bir peygamberin bu duası,
mal ve mülkün insanları kurtarmadığının açık bir ifadesi olarak
görülmelidir. Yusuf'un bu öğrettikleri, mal ve makam bakımından, günümüz
zenginlerinin, katılaşmış kalplerinin yumuşamasına, perdeli gözlerinin
açılmasına ve sağır kulaklarının çınlamasına vesile olur umarım diyorum.
Vahyin etkileyici gücünden yararlanmak istiyorsak, biz de tıpkı Yusuf
gibi, Yakub gibi düşünmeli ve onları beynimizde canlandırarak adeta
birer Yakub ve Yusuf olmalıyız. Yusuf(as), bulunduğu toplumda fuhşa ve
münkire dayalı, ahlaktan yoksun ve zinaya zorlayıcı şartlar karşısında,
"zindan, davet ettiğiniz şey karşısında daha hayırlıdır" (12/Yusuf33)
diyerek zindanı zinaya tercih ederken, kardeşleri ile babası arasındaki
mücadeleyi kontrollü bir şekilde ayarlarken, onun insani özelliklerini
ve hayatını gözümüz önüne getirmeliyiz. O, düşer ve kalkarken, zayıf
düşüp direnirken, acı çekip acılara katlanırken, vahiy nasıl elinden
tutup adım adım yürüttüğünü, yükseliş basamaklarını nasıl zorluk ve
sıkıntı içinde sabırla ağır ağır aştığını, böylece vahyin özelliğini
kişiliğine nasıl yansıttığını hissettiğimizde anlayacağız ki biz de onun
muhatap olduğu gibi vahye muhatap oluyor ve Kur'an'a (vahye) olumlu
karşılık verebiliyoruz demektir. O halde aynı yolun yolcuları olarak ve
bizim için yol gösterici ve rahmet (31/Lokman3) olan, Kur'an'ın
vazgeçilmez önderliğinden yararlanabiliriz.
Andolsun ki Kur'an'ı öğüt olsun diye indirdik. Öğüt alan yok mu?
(54/Kamer17) |