|

Bir
Gün Peygamber Kapınızı Çalsa
Haşmet Babaoğlu/06.04.2006/Vatan
Yıllardır
internette dolaşan, kimi meclislerde sık dile getirilen bir metin var;
şiir gibi etkileyici bir metin...
Metnin yazarının kim olduğunu ne ben çözebildim bugüne kadar ne de
başkası. Özgün halinin İngilizce olduğu rivayet ediliyor.
"Hz. Peygamber size gelse" başlığı taşıyor bu metin. Görünürde bir
merakı dile getiriyor, bir merakı sorguluyor.
Ve şöyle başlıyor...
"Bir gün Peygamber ziyaretinize gelse,
Yalnızca birkaç günlüğüne çalsa kapınızı,
Merak ediyorum neler yapacağınızı..."
Bunu okuduğunuz anda, inancı sıkı veya gevşek nasıl biri olursanız olun
hafiften sarsılıyorsunuz.
Gerçekten de ne yaparız Peygamber kapımızı çalıverse! Hele O'nu dilinden
düşürmeyen ama bir yandan da hayatın harala gürelesi içine "düşen"ler
nasıl bir telaşa kapılırlar acaba?
Ancak bu şiirimsi metni yazan aslında neler yapacağımızdan emin. Diyor
ki...
"Biliyorum
Böylesine şerefli bir konuğa en güzel odanızı açacağınızı,
Ona sunacağınız yemeklerin en iyisi olacağını,
Ve inandırmaya çalışacağınızı,
Onu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı;
Fakat söyleyin bana,
Evinize doğru gelirken gördüğünüzde,
O'nu hemen kapıda mı karşılayacaksınız?
Yoksa içeri almadan önce, aceleyle,
Bazı dergileri, gazeteleri çarçabuk saklayıp
Yerine Kur'an'ı mı koyacaksınız? "
Diyor ki...
"Peki ya dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız?
Ve bunun yerine ortalığa,
Kitaplığınızın raflarında tozlanmış,
Hadis kitapları mı çıkaracaksınız?
Hemence içeriye girmesine izin verecek misiniz?
Yoksa telaşla ne yapayım diyerek,
Sağa sola mı koşturacaksınız?"
Diyor ki...
"Tanıştırmaktan onur duyacak mısınız en yakın arkadaşınızı onunla?
Yoksa hiç karşılaşmamalarını mı umardınız,
Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle?
Şimdi söyleyin açık yüreklilikle,
Onun kalmasını ister misiniz sizinle?
Sonsuza dek, hep birlikte...
Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız,
Ziyareti bitip gittiğinde?"
***
Kabul edelim ki çok etkileyici bir sorgulama bu!
İnananların kendilerini hep eksik, hep kusurlu görme (ama alttan alta da
kendilerini değil de çağı suçlu çıkarma) eğilimini destekleyici
mahiyette bir etkisi var.
Ve adım gibi eminim ki, bu metin şimdi Mevlit Kandili ve Kutlu Doğum
Haftası nedeniyle yine internette sık sık karşımıza çıkacak, e-mektup
yoluyla ondan ona dolaşacaktır.
Yalnız namazında niyazında olanlara değil, belki daha çok da benim
çevremden insanlara; yani az çok bu manevi iklimi soluyan ama kafası hep
bulanık kalanlara ulaşacaktır.
O yüzden, belki "senin üzerine vazife değil ki" diyeceksiniz bana ama
konuyla ilgili bir iki satır not düşmek istiyorum şu köşeye...
Çünkü bu gönül çalan, inananları hemen etkileyen metnin ciddi sorunları
var.
Asrı Saadet, bazılarının uzaktan uzağa sandığının aksine aynı bugün gibi
insani ve toplumsal eksikler, kusurlar, hınçlar, nefretler,
düşmanlıklar, ayrılıklar, açgözlülükler ve yalan imanların iktidarıyla
doluydu.
Merak eden açar kitapları okur, okuyunca da şaşkınlıktan küçük dilini
yutar.
O çağı "saadetli" kılan O'nun varlığıydı.
O'nun yaşadığı bir dönemde yaşamak, aynı vakti ve atmosferi solumaktı
saadet...
"Peygamber ziyaretimize gelse ne yapardık?" diye dövünmeye kalkışmadan
önce bunu bilmek gerekir. O, içerisinde hangi rüzgarlar esiyor olursa
olsun, ziyaretinin değerini bilen her evin değerini vermişti!
O'nu yakından tanıyanların deyişiyle "umanı umutsuzluğa düşürmeyen,
güleryüzlü, yumuşak huylu, asla bağırıp çağırmayan" Peygamber'in ziyaret
ettiği bir eve "bakalım içeride ne kusurlar ne sapkınlıklar göreceğim"
fikri ve duygusuyla gireceğini hayal etmek ve ettirmek yanlıştır.
Ziyaret edilenler açısından da asıl olan O'na gönüllerini açmalarıdır.
Yoksa yalancıktan çeki düzen verilmiş evlerini değil...
Korkuya, telaşa ne gerek var?
Huysuzluğa, karamsarlığa ne gerek var?
Gelen Peygamber...
***
"Bir an önce gitmesini isteme" konusuna gelince...
Kimsenin bu konuda başkası yerine konuşma, bu soruyu siyasal-toplumsal
bir sorgulama haline getirme hakkı yok.
Çünkü...
Gelen "sevgili"yse eğer, kim gitmesini ister? |