|

Analitik Sekülerleşme Modeli
Akif Emre / 20.04.2006/Yeni Şafak
Bir toplumun
ayağı kaymaya görsün bir kez. Ölçüsü, kimliği, yönü kaybolmuşsa bir
toplumun, bir milletin kendine gelmesi, kendi olması o kadar zor ki.
Birkaç yüzyıllık bir zemin kaybından, tökezlemelerden sonra üstümüzdeki
ölü toprağını serperek kendimize gelmeye başladığımızı zannettiğimiz
anda hâlâ 'yüzyıllık düşüş'ün şokunu, şaşkınlığını atamadığımızı ancak
fark edebiliyoruz. Daha doğrusu bir kısmımız bunun bir düşüşü olduğunun
bilincine varabiliyor. Düşüş o kadar uzun ve etkisi o derin olmuş ki,
tarihi yürüyüşümüze dair herhangi bir iz, hatıra kalmamış gibi
belleğimizde. Yön duygusu yitik, hedef muğlak, içinde bulunulan durumun
vahametinden habersiz "ahmak saadeti" sergiler hale gelen yığınlar…
'Düşüş'ün bir 'düşüş' olduğunu tespit etmek varlık-yokluk meselesi
haline geliyor.
Medeniyet eksenini kaybeden toplumların yönelimleri de kayboluyor. Bir
zamanlar 'varoluş şuuru' veren simyayı saklamaya çalışırken kendine
yeniden hayat bahşedeceği umuduyla el attığı iksirin kimyasının ne kadar
zıt olduğunun idrakinde bile değildir. Kendini savunmak adına karşı
çıktığı durumun argümanı haline gelmekten kurtulamıyor bir türlü. Kendi
düşüş serüveninin serencamından haberdar olmadığı gibi künhüne vakıf
olmadığı için karşı çıktığı(düşünce) sistem/ler/inin birer parçası
haline geldiğinin idrakinden yoksundur.
Tarihsel yürüyüşü içinde bu memleketin asli unsuru /parçası olan 'yerli
unsurun' iddialarının serencamı günlük öfke kadar kısa ve soluksuz bir
tepkiyi; karşı çıkarken iç-edilme gibi de içselleştirmeyi hatırlatıyor.
Kendi varlık gerekçesini inkar edercesine bu memlekette Müslümanlık'la
ilgili her türlü oluşla (modern ve post) yöntemlerle mücadele etmeyi
yegane misyonu edinen seçkinci zümre ile buna karşı varoluş şartını
savunma durumunda olanların hikayesinden bahsediyoruz. Bir yanda
istikametini kaybetmiş bir 'yıkıntı aydını' tavrıyla düşüşü bile
idrakten yoksun oluş, diğer tarafta kurtulmak adına vehimlerden kuleler
yükseltenler…
Kendilerini son on yılın mağduru sayanlar, bir kere, mağduriyetlerini on
yılda olup bitenlerden ibaret görmekle kaybettiler. Başörtüsü ile okuyup
okumamaya indirgenmiş bir mağduriyet anlayışının kendini savunması da
başörtüsü ve okuma hakkı ile sınırlı olacaktı. Başörtüsüne indirgenmiş,
sınırlanmış bir çözüm arayışı da kaçınılmaz bir içselleşmeyi
getirecekti.
Yıkıntı aydınlarından kimilerinin 'başörtüsü' ile 'okuma'yı savunurken
kullandıkları argümanlara karşı çıkmayanlar, zamanla aslında kendi
varlık gerekçelerinin içini boşaltan bu gerekçelere sığındıklarının
farkında bile olmadılar. Ya da olmak istemediler. Başörtüsünü savunurken
örtük biçimde dillendirdikleri değerleri, kavramları içselleştirmekte
gecikmeyeceklerdi. Bir direniş, bir muhalif ruh kuşatılarak şekli bir
'hak kazanım'a dönüştürülmüş ancak hakkın ruhu buharlaştırılmış oldu.
Sonuçta ne hak elde edilebildi ne o 'hak ediş'e anlam veren değerin ruhu
kaldı.
Gerçek laiklik uygulanırsa meselenin hallolacağını savunanlar gittikçe
sekülerleştiklerini 'önemsemeden' sekülarizmin profan değerlerini
içselleştirerek sistem tarafından iç-edildiklerini fark etmediler
bile…Modernleşerek dini ve devleti kurtarmayı uman Osmanlı uleması ve
aydını gibi gerçek laiklik uygulanırsa haklarını elde edeceğini umanlar
zamanla, sekülerleştikçe haklarından vazgeçeceklerini düşünmüşler midir?
Her sistem kendi kavramları ve değerleriyle var olur ve meşruiyetini
kazanır. Ödünç kavram ve değerlerle hiçbir gerçek hak elde edilemez.
Jakoben laikliğe karşı çıkarken gerçek laiklik adına Anglo-sakson
modelini önermek garabetine düşmek tökezlemiş bir milletin bilinç
kaymasıdır. Bir yanda jakoben baskı diğer tarafta sekülerleşmeye davet
eden modernleşmenin hayatın anlamını içeriksizleştirici kıskacı arasında
sıkışan hak arayıcıları… Statükoyu korumak adına jakoben yöntemlerde
ısrar edenlere karşı sekülerleşmeyi tetikleyen sürece ikna olanlar
yaşadıkları dönüşümün/değişimin farkındalar mı dersiniz? |