|

Kamu Düzeni ve İbadetlere Müdahale
Cumhurbaşkanı Sezer'in Harp Akademileri'nde yaptığı konuşmada sarf etmiş
olduğu: "Kamu düzeni için gerekirse bireysel ibadet ve inançlar
sınırlandırılabilir" sözü üzerine başlayan tartışma, ilginç boyutları
olması nedeniyle değerlendirmeyi hak ediyor. Her şeyden önce,
bilinmelidir ki, bir takım 'özgürlükler'in genişletilmesinden yana olan
çevrelerin (özellikle de 'muhafazakar' çevrelerin), bu sözden hareketle
yaptıkları yorumlar doğru değildir. Zira Sezer, konuşmasında, 'liberal'
yorumların sınırlarına ilişkin vurgular yapmakta ve kendi tercih ettiği
laiklik yorumuna göre bir sonuca ulaşmaktadır. Sezer'in laiklik yorumu
da, bu ülke insanının bilmediği, tanımadığı bir yorum değildir.
Cumhuriyet'in kuruluşunda hakim olan görüş de bu yorumdur. Her ne kadar,
konjontürel şartlar gereği, bu yorumun terk edildiği ve daha
Anglo-Sakson tarzı bir laiklik anlayışının uygulandığı dönemler olmuşsa
da, sonuçta, bazılarının 'katı' laiklik olarak tanımladıkları bu yorum,
'yeni' değildir. Sezer ne demektedir? "Son günlerde artarak sürdürülen
söylemlerde, laiklik, 'din ve vicdan özgürlüğü' olarak tanımlanmaktadır.
Bu tanımlama ile laiklik, din ve vicdan özgürlüğüne indirgenmekte ve
anlamsız kılınmaya çalışılmaktadır. Bu tanımlama aynı zamanda iki önemli
sonuç doğurmaktadır. Bunlardan birincisine göre, tesettür amacıyla
kullanılan türban bireysel özgürlük kapsamına alınarak, kamusal alanda
da bu uygulamanın kaçınılmaz olduğu vurgulanmak istenmektedir.
İkincisine göre ise, bu yaklaşım toplumu, 'madem ki laiklik din ve inanç
özgürlüğüdür, o halde, laik düzende herkesin kendi istenciyle seçeceği
hukuk düzeninde yaşama hakkı vardır' sonucuna kadar götürecektir..."
Görüldüğü gibi, Sezer'in itirazı, laikliğin basit bir 'din ve vicdan
özgürlüğü' meselesi olarak görülmesi ve laik bir düzende, bazı
'kurallar'a herkesin uyması gerektiği noktasında odaklanmaktadır. Sezer,
işte "ibadetler sınırlandırılabilir" sözünü, buraya bağlamaktadır. Şimdi
bu görüşü, sanki "Türkiye'de bundan böyle namaz, oruç gibi ibadetlere de
karışılacak" şeklinde yorumlamak doğru değildir. Zira kasıt bu değildir.
Kasıt, Jakoben laiklerin öteden beri söyledikleri şeydir: "Laik bir
ülkede laik kurallar egemendir. Herkes bu kurallara uyacaktır." Elbette
ki, bu yorum, laikliğin belirli bir yorumudur; ancak bilinmelidir ki, bu
yorum, zaten Türkiye'de siyasal hayata şekil veren 'kurucu yorum'dur.
Hukuksal düzen, bu yorum üzerine oturtulmuştur. Ayrıca Anglo-Sakson
yorumla da, pek çok ortak yönü vardır. Aralarında, sadece
'özgürlükler'in alanının belirlenmesi noktasında sorunlar vardır. Yoksa,
'özgürlükler'in ve 'haklar'ın meşruiyeti noktasında özde bir farkları
yoktur. Bu yüzdendir ki, ister 'katı' yorumda olsun, ister 'liberal'
yorumda olsun, örneğin 'din'e biçilen rol (veya dine tanınan serbestlik
alanı) asla bir 'teokrasi'deki gibi olamaz. Zaten laik rejim,
teokrasinin zıddıdır. Dolayısıyla laik rejimlerde, dinin, toplum ve
siyaset alanına müdahalesine izin verilmez. Bunun şekli belki
değişebilir ama özü değişmez. İşte Sezer, bu hususa vurguda
bulunmaktadır; yoksa Türkiye'de daha önceki 'katı' laiklik yorumunun
dahi uygulamadığı bir şeyi yapıp, namaz ve oruç gibi ibadetlerin de
sınırlandırılabileceğini söylememektedir.
Peki neden böyle bir şey söylememektedir (veya söylemez)? Çünkü bu,
bizzat laik rejimin, bir anlamda kendi kuyusunu kazması demektir.
Türkiye'deki laiklik uygulaması, esas itibarıyla, 'dinin kontrol altında
tutulması' esasına dayalıdır. Kimi dönemlerde, bu denetim, 'cendere'
boyutuna ulaşsa da, Türkiye'de asla bir Arnavutluk veya Sovyet Rusya'da
olduğu gibi, kaba bir yok etme politikası uygulanmamıştır. Ve
bilinmelidir ki, bu politika, bilinçli olarak güdülmüştür. Çünkü Osmanlı
Devleti gibi bir mirasa sahip Türkiye'de, dini, zaten bu şekilde 'yok
etmeye' çalışmak hem mümkün değildir; hem de riskleri çoktur. Ama
'denetleme' politikası, işlevseldir ve amaca daha çok götürücüdür.
Nitekim, İslam dünyasında uygulanan 'modernizasyon' politikalarının
akibetine bakıldığında, 'soft' tarzı benimseyen ülkelerde,
modernizasyonun halk tabanına yayılma oranının daha yüksek olduğu
görülmektedir. Kaba bir modernizasyon uygulayan ülkelerde ise,
uygulamadan vazgeçildikten sonra, halkın eski dini alışkanlıklarına ve
adetlerine geri döndüğü gözlemlenmektedir. İşte bu nedenle, İslam
Dünyası'nın önemli bir ülkesi olan Türkiye'de de, laiklik, 'dini kontrol
altında tutma' stratejisi üzerine bina edilmiştir. Bugüne kadar da, bu
temel esastan sapılmamıştır. Bu nedenle, Sezer'in konuşmasından
hareketle, "ibadetler de kısıtlanacak" tarzı bir yoruma gitmek mümkün
değildir.
Peki Sezer bu açıklamayı niçin yapmıştır? İşte bu sorunun cevabını,
Türkiye'deki sistem-içi güçler arasındaki mücadelede bulmak mümkündür.
Sezer'in açıklamasından çıkarılabilecek olan ilk sonuç şudur: Katı
laiklik uygulamasından yana olanlar, liberal yorum sahiplerinin sistem
içinde bazı 'yeni mevziler' kazanma gayretlerine karşı direnmektedirler.
Evet, Sezer'in açıklamasının (veya benzeri yönde yapılan bazı diğer
açıklamaların) altında yatan gerekçe budur. Özellikle AB sürecinin bir
yandan ilerlemesi, katı laiklik uygulamasından yana olan çevreleri,
giderek daha 'katı bir söylem' kullanmaya sevk etmektedir ki, bunun
nedeni, mevzilerini kaybetme kaygısıdır. Bilinmelidir ki, Jakoben
laiklik uygulamasından yana olanlar, bu konuda kendilerini daha çok
köşeye sıkışmış hissederlerse, söylemlerini (ve hatta uygulamalarını)
daha da sertleştirebilirler. Ve bu doğaldır. Ancak, yine bilinmelidir
ki, bütün bu tartışmalar, yine de sistem-içi tartışma olmanın ötesine
geçmeyecektir. Yani hangi taraf taviz verirse versin, laikliğin farklı
yorumcuları, dinin esas itibarıyla, kamusal alana müdahale etmemesi
konusunda hem fikir olacaklardır. Çünkü bu nokta, meselenin zaten püf
noktasıdır. Ayrıca şurası da unutulmamalıdır ki, Türkiye'de şu an
böylesi bir noktaya gelinmemiştir ve bu nedenle de, tartışan tarafların
yaptıkları tek şey, söylemlerini bu kez daha net (veya sert) bir dille
tekrarlamaktan ibarettir.
Muhafazakar çevrelerin ise, Sezer'in açıklamasından hareketle, ortalığı,
tabir-i caizse, velveleye vermelerini anlamak ise zor değildir. Zira bu
çevrelerin büyük çoğunluğu, bu tür söylemler ve tavırlarla
geçinmektedirler. Bu çevreler, asla dinin haysiyetine yakışır bir
siyaset ve üslup geliştiremedikleri için, 'sahte' savunma söylemleri
kullanarak, kitlelerin duygularını sömürmektedirler. Aslında, gerçekten
bazı laik çevrelerin (çok farklı maksatlarla da olsa) söyledikleri gibi
bu çevreler, "dini istismar etmekte"; dinden beslenmekte; dinden
nemalanmaktadırlar. Bu çevreler, "ibadetlerin bile yasaklanabileceği"
korkutmasıyla, muhafazakar kitlelere, laik çevrelere karşı 'mücadele'
verdikleri yönündeki bir mesaj göndermek istemekte ve böylece bu mesajı
'nema'ya tahvil etmeye çalışmaktadırlar. Halbuki, bu sözde-mücadelenin
aslı da yoktur faslı da. Kitleler sadece yanıltılmaktadır. Olan sadece,
bazı köşe yazarları, televizyon yorumcuları veya siyasi parti
mensuplarının, o kitleler üzerindeki nüfuzunun artmasıdır. Bu sahte
mücadeleden din payına bir şey çıkar mı? Asla. Çıkabilecek olan pay,
olsa olsa, muhafakazar çevrelerin daha çok sistem-içine çekilmesi, dinin
‘Protestanlaşması’ vs. olabilir. Zira, bu tür itirazları
dillendirenlerin, en fazla talep edebilecekleri şey, katı laiklik
uygulamasından vazgeçilip, 'liberal' laiklik uygulamasına geçilmesidir.
Bu ise, zaten, dinin 'ılımlılaştırılması'ndan başka bir şey değildir.
Sezer'in konuşmasından yola çıkarak üzerinde durulması gereken bir diğer
konu da, 'kamu düzeni' denilen kavramın, bir 'olgu' olmasıdır. Gerçekten
de tarih boyunca bütün siyasal varlıklar (yani devletler) bir 'kamusal
alan' tanımı yapmışlardır ve bu alan içerisinde meşru hukuku icra
etmişlerdir. Ve burada hukuk tektir. Farklı dini (veya 'sivil')
gruplara, bu alanda özerklik de tanınmamıştır. Çünkü bu alan,
'hakimiyet' alanıdır. Zaten eğer bu alan varsa, bir 'devlet'in
varlığından söz edilebilir. Fakat, tartışma konusu olan, bu alanın
sınırlarının, demokratik söylemde ifade edildiği üzere, "din ve vicdan
özgürlüğü" kavramı ile birlikte düşünüldüğünde, nerede başlayıp nerede
bittiğidir. Esasında bu konuda Batı demokrasilerinde bile netliğe
ulaşılmış değildir. Jakoben ve Anglo-Sakson yorum arasındaki fark
herkesin malumudur. Burada, hemen kimse, bu farkın ideolojik nedenlerini
araştırmamaktadır. Aslında, konunun özü buradadır. Denilmektedir ki,
Fransa'nın ve İngiltere'nin 'kendine özgü' şartları, bu farkı
belirlemiştir? Peki, bu şartların 'kendine özgü' oluşu, neyi gösterir?
Şunu: Beşer ideolojileri arasındaki farklılıklar, son tahlilde, 'çıkar
mücadelesi'nin veya 'iktidar ilişkileri'nin sonucudurlar. Yani
İngiltere'de Cromwell'le başlayan sürecin Fransa'da ancak Fransız
Devrimi ile sonuçlanmış olması, esas itibarıyla, İngiltere
burjuvazisinin 'gücünü', Fransız aristokrasisinin de 'zaafları'nı
gösterir. Bu yüzdendir ki, her iki ülkedeki mücadele, farklı dönemlerde,
farklı söylem ve tavırlar geliştirmiştir. Evet, sonuçta her iki ülkede
de burjuvazi, aristokrasi ve Kilise'nin hakimiyetine son vermiştir;
ancak bu, 'tarz' açısından farklılıklar olmasını önleyememiştir. Bu
farkı belirleyen de, rakip akımlar arasındaki güç dengeleridir. Bir
başka ifade ile, İngiltere'deki laiklik uygulamasının Anglo-Sakson
karakteri, bu uygulamanın toplumsallaşması veya muhalif güçlerin elimine
edilmesi noktasında daha başarılı olunduğunu gösterir; Fransa'da ise,
direnç şiddetli olduğu için, bir anlamda, 'devrim' gerekmiştir.
Devrimden sonra da, Fransa'daki uygulamanın sıkıntılı olduğu ise zaten
bilinmektedir.
İşte bu noktada, Türkiye'deki laiklik tartışmalarına baktığımızda,
Anglo-Sakson laiklik uygulamasını hararetle savunan, liberal ve demokrat
çevrelerin ne yapmak istediğini anlamak da mümkün olmaktadır. Bu
kesimler, Fransız tipi laikliğin uygulandığı Türkiye'de, Anglo-Sakson
laikliğe geçilmek suretiyle, laik yaşam tarzının, toplum tarafından
içselleştirilmesi için çalışmaktadırlar. Ve gerçekten de, bu uygulama,
Batı'daki gibi uygulansa, emellerine büyük ölçüde ulaşabilirler. İşte
tam da bu noktada, 'muhafazakar' kesimin, liberal söylemle (benzer değil
neredeyse) aynı söylemi benimsemiş olmasına dikkat edilmelidir. Örneğin
en son Bülent Arınç'ın mecliste yaptığı konuşma, pür anlamda 'liberal'
bir laiklik uygulamasını savunmaktadır. Türkiye'deki katı laiklik
taraftarlarının direncinin bir an için kırıldığını ve liberal laiklik
uygulamasının benimsendiğini düşündüğünüzde, sonucun, Müslümanlar için
ne anlam ifade edeceği gayet açıktır. Tabii ki, muhafazakar kesim içinde
bu yolun sonunun ne olacağını bilmeyenler de vardır; ancak
muhafazakarların söylemine bu jargonu bilinçli bir şekilde enjekte eden,
bu işleri kotaran bir kesim de vardır. Ve bu kesim, senaryoyu yazmakta
ve sahnelenmesinin sorumluluğunu üstlenmektedir. Nitekim daha 20 yıl
bile olmadan, Milli Görüş'çülerin çoğunluğunun söylemi değişmiştir. 20
Yıl önce "kuşların gözbebeğine Hak Yol İslam yazacağız" diyenler, bugün
demokrasinin erdemlerinden başka bir şeyden bahsetmez olmuşlardır.
Elbette bu durumun, Türk siyasetinin tipik bir özelliği olan 'devrin
değişmesiyle siyasetçinin de değiştiği' olgusuyla da yakından alakası
vardır; fakat bu dahi, neticeyi son tahlilde değiştirmemektedir.
|