Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 329 | Mayıs  2006

                   

 

 


Kamu Düzeni ve İbadetlere Müdahale

Cumhurbaşkanı Sezer'in Harp Akademileri'nde yaptığı konuşmada sarf etmiş olduğu: "Kamu düzeni için gerekirse bireysel ibadet ve inançlar sınırlandırılabilir" sözü üzerine başlayan tartışma, ilginç boyutları olması nedeniyle değerlendirmeyi hak ediyor. Her şeyden önce, bilinmelidir ki, bir takım 'özgürlükler'in genişletilmesinden yana olan çevrelerin (özellikle de 'muhafazakar' çevrelerin), bu sözden hareketle yaptıkları yorumlar doğru değildir. Zira Sezer, konuşmasında, 'liberal' yorumların sınırlarına ilişkin vurgular yapmakta ve kendi tercih ettiği laiklik yorumuna göre bir sonuca ulaşmaktadır. Sezer'in laiklik yorumu da, bu ülke insanının bilmediği, tanımadığı bir yorum değildir. Cumhuriyet'in kuruluşunda hakim olan görüş de bu yorumdur. Her ne kadar, konjontürel şartlar gereği, bu yorumun terk edildiği ve daha Anglo-Sakson tarzı bir laiklik anlayışının uygulandığı dönemler olmuşsa da, sonuçta, bazılarının 'katı' laiklik olarak tanımladıkları bu yorum, 'yeni' değildir. Sezer ne demektedir? "Son günlerde artarak sürdürülen söylemlerde, laiklik, 'din ve vicdan özgürlüğü' olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlama ile laiklik, din ve vicdan özgürlüğüne indirgenmekte ve anlamsız kılınmaya çalışılmaktadır. Bu tanımlama aynı zamanda iki önemli sonuç doğurmaktadır. Bunlardan birincisine göre, tesettür amacıyla kullanılan türban bireysel özgürlük kapsamına alınarak, kamusal alanda da bu uygulamanın kaçınılmaz olduğu vurgulanmak istenmektedir. İkincisine göre ise, bu yaklaşım toplumu, 'madem ki laiklik din ve inanç özgürlüğüdür, o halde, laik düzende herkesin kendi istenciyle seçeceği hukuk düzeninde yaşama hakkı vardır' sonucuna kadar götürecektir..." Görüldüğü gibi, Sezer'in itirazı, laikliğin basit bir 'din ve vicdan özgürlüğü' meselesi olarak görülmesi ve laik bir düzende, bazı 'kurallar'a herkesin uyması gerektiği noktasında odaklanmaktadır. Sezer, işte "ibadetler sınırlandırılabilir" sözünü, buraya bağlamaktadır. Şimdi bu görüşü, sanki "Türkiye'de bundan böyle namaz, oruç gibi ibadetlere de karışılacak" şeklinde yorumlamak doğru değildir. Zira kasıt bu değildir. Kasıt, Jakoben laiklerin öteden beri söyledikleri şeydir: "Laik bir ülkede laik kurallar egemendir. Herkes bu kurallara uyacaktır." Elbette ki, bu yorum, laikliğin belirli bir yorumudur; ancak bilinmelidir ki, bu yorum, zaten Türkiye'de siyasal hayata şekil veren 'kurucu yorum'dur. Hukuksal düzen, bu yorum üzerine oturtulmuştur. Ayrıca Anglo-Sakson yorumla da, pek çok ortak yönü vardır. Aralarında, sadece 'özgürlükler'in alanının belirlenmesi noktasında sorunlar vardır. Yoksa, 'özgürlükler'in ve 'haklar'ın meşruiyeti noktasında özde bir farkları yoktur. Bu yüzdendir ki, ister 'katı' yorumda olsun, ister 'liberal' yorumda olsun, örneğin 'din'e biçilen rol (veya dine tanınan serbestlik alanı) asla bir 'teokrasi'deki gibi olamaz. Zaten laik rejim, teokrasinin zıddıdır. Dolayısıyla laik rejimlerde, dinin, toplum ve siyaset alanına müdahalesine izin verilmez. Bunun şekli belki değişebilir ama özü değişmez. İşte Sezer, bu hususa vurguda bulunmaktadır; yoksa Türkiye'de daha önceki 'katı' laiklik yorumunun dahi uygulamadığı bir şeyi yapıp, namaz ve oruç gibi ibadetlerin de sınırlandırılabileceğini söylememektedir.
Peki neden böyle bir şey söylememektedir (veya söylemez)? Çünkü bu, bizzat laik rejimin, bir anlamda kendi kuyusunu kazması demektir. Türkiye'deki laiklik uygulaması, esas itibarıyla, 'dinin kontrol altında tutulması' esasına dayalıdır. Kimi dönemlerde, bu denetim, 'cendere' boyutuna ulaşsa da, Türkiye'de asla bir Arnavutluk veya Sovyet Rusya'da olduğu gibi, kaba bir yok etme politikası uygulanmamıştır. Ve bilinmelidir ki, bu politika, bilinçli olarak güdülmüştür. Çünkü Osmanlı Devleti gibi bir mirasa sahip Türkiye'de, dini, zaten bu şekilde 'yok etmeye' çalışmak hem mümkün değildir; hem de riskleri çoktur. Ama 'denetleme' politikası, işlevseldir ve amaca daha çok götürücüdür. Nitekim, İslam dünyasında uygulanan 'modernizasyon' politikalarının akibetine bakıldığında, 'soft' tarzı benimseyen ülkelerde, modernizasyonun halk tabanına yayılma oranının daha yüksek olduğu görülmektedir. Kaba bir modernizasyon uygulayan ülkelerde ise, uygulamadan vazgeçildikten sonra, halkın eski dini alışkanlıklarına ve adetlerine geri döndüğü gözlemlenmektedir. İşte bu nedenle, İslam Dünyası'nın önemli bir ülkesi olan Türkiye'de de, laiklik, 'dini kontrol altında tutma' stratejisi üzerine bina edilmiştir. Bugüne kadar da, bu temel esastan sapılmamıştır. Bu nedenle, Sezer'in konuşmasından hareketle, "ibadetler de kısıtlanacak" tarzı bir yoruma gitmek mümkün değildir.
Peki Sezer bu açıklamayı niçin yapmıştır? İşte bu sorunun cevabını, Türkiye'deki sistem-içi güçler arasındaki mücadelede bulmak mümkündür. Sezer'in açıklamasından çıkarılabilecek olan ilk sonuç şudur: Katı laiklik uygulamasından yana olanlar, liberal yorum sahiplerinin sistem içinde bazı 'yeni mevziler' kazanma gayretlerine karşı direnmektedirler. Evet, Sezer'in açıklamasının (veya benzeri yönde yapılan bazı diğer açıklamaların) altında yatan gerekçe budur. Özellikle AB sürecinin bir yandan ilerlemesi, katı laiklik uygulamasından yana olan çevreleri, giderek daha 'katı bir söylem' kullanmaya sevk etmektedir ki, bunun nedeni, mevzilerini kaybetme kaygısıdır. Bilinmelidir ki, Jakoben laiklik uygulamasından yana olanlar, bu konuda kendilerini daha çok köşeye sıkışmış hissederlerse, söylemlerini (ve hatta uygulamalarını) daha da sertleştirebilirler. Ve bu doğaldır. Ancak, yine bilinmelidir ki, bütün bu tartışmalar, yine de sistem-içi tartışma olmanın ötesine geçmeyecektir. Yani hangi taraf taviz verirse versin, laikliğin farklı yorumcuları, dinin esas itibarıyla, kamusal alana müdahale etmemesi konusunda hem fikir olacaklardır. Çünkü bu nokta, meselenin zaten püf noktasıdır. Ayrıca şurası da unutulmamalıdır ki, Türkiye'de şu an böylesi bir noktaya gelinmemiştir ve bu nedenle de, tartışan tarafların yaptıkları tek şey, söylemlerini bu kez daha net (veya sert) bir dille tekrarlamaktan ibarettir.
Muhafazakar çevrelerin ise, Sezer'in açıklamasından hareketle, ortalığı, tabir-i caizse, velveleye vermelerini anlamak ise zor değildir. Zira bu çevrelerin büyük çoğunluğu, bu tür söylemler ve tavırlarla geçinmektedirler. Bu çevreler, asla dinin haysiyetine yakışır bir siyaset ve üslup geliştiremedikleri için, 'sahte' savunma söylemleri kullanarak, kitlelerin duygularını sömürmektedirler. Aslında, gerçekten bazı laik çevrelerin (çok farklı maksatlarla da olsa) söyledikleri gibi bu çevreler, "dini istismar etmekte"; dinden beslenmekte; dinden nemalanmaktadırlar. Bu çevreler, "ibadetlerin bile yasaklanabileceği" korkutmasıyla, muhafazakar kitlelere, laik çevrelere karşı 'mücadele' verdikleri yönündeki bir mesaj göndermek istemekte ve böylece bu mesajı 'nema'ya tahvil etmeye çalışmaktadırlar. Halbuki, bu sözde-mücadelenin aslı da yoktur faslı da. Kitleler sadece yanıltılmaktadır. Olan sadece, bazı köşe yazarları, televizyon yorumcuları veya siyasi parti mensuplarının, o kitleler üzerindeki nüfuzunun artmasıdır. Bu sahte mücadeleden din payına bir şey çıkar mı? Asla. Çıkabilecek olan pay, olsa olsa, muhafakazar çevrelerin daha çok sistem-içine çekilmesi, dinin ‘Protestanlaşması’ vs. olabilir. Zira, bu tür itirazları dillendirenlerin, en fazla talep edebilecekleri şey, katı laiklik uygulamasından vazgeçilip, 'liberal' laiklik uygulamasına geçilmesidir. Bu ise, zaten, dinin 'ılımlılaştırılması'ndan başka bir şey değildir.
Sezer'in konuşmasından yola çıkarak üzerinde durulması gereken bir diğer konu da, 'kamu düzeni' denilen kavramın, bir 'olgu' olmasıdır. Gerçekten de tarih boyunca bütün siyasal varlıklar (yani devletler) bir 'kamusal alan' tanımı yapmışlardır ve bu alan içerisinde meşru hukuku icra etmişlerdir. Ve burada hukuk tektir. Farklı dini (veya 'sivil') gruplara, bu alanda özerklik de tanınmamıştır. Çünkü bu alan, 'hakimiyet' alanıdır. Zaten eğer bu alan varsa, bir 'devlet'in varlığından söz edilebilir. Fakat, tartışma konusu olan, bu alanın sınırlarının, demokratik söylemde ifade edildiği üzere, "din ve vicdan özgürlüğü" kavramı ile birlikte düşünüldüğünde, nerede başlayıp nerede bittiğidir. Esasında bu konuda Batı demokrasilerinde bile netliğe ulaşılmış değildir. Jakoben ve Anglo-Sakson yorum arasındaki fark herkesin malumudur. Burada, hemen kimse, bu farkın ideolojik nedenlerini araştırmamaktadır. Aslında, konunun özü buradadır. Denilmektedir ki, Fransa'nın ve İngiltere'nin 'kendine özgü' şartları, bu farkı belirlemiştir? Peki, bu şartların 'kendine özgü' oluşu, neyi gösterir? Şunu: Beşer ideolojileri arasındaki farklılıklar, son tahlilde, 'çıkar mücadelesi'nin veya 'iktidar ilişkileri'nin sonucudurlar. Yani İngiltere'de Cromwell'le başlayan sürecin Fransa'da ancak Fransız Devrimi ile sonuçlanmış olması, esas itibarıyla, İngiltere burjuvazisinin 'gücünü', Fransız aristokrasisinin de 'zaafları'nı gösterir. Bu yüzdendir ki, her iki ülkedeki mücadele, farklı dönemlerde, farklı söylem ve tavırlar geliştirmiştir. Evet, sonuçta her iki ülkede de burjuvazi, aristokrasi ve Kilise'nin hakimiyetine son vermiştir; ancak bu, 'tarz' açısından farklılıklar olmasını önleyememiştir. Bu farkı belirleyen de, rakip akımlar arasındaki güç dengeleridir. Bir başka ifade ile, İngiltere'deki laiklik uygulamasının Anglo-Sakson karakteri, bu uygulamanın toplumsallaşması veya muhalif güçlerin elimine edilmesi noktasında daha başarılı olunduğunu gösterir; Fransa'da ise, direnç şiddetli olduğu için, bir anlamda, 'devrim' gerekmiştir. Devrimden sonra da, Fransa'daki uygulamanın sıkıntılı olduğu ise zaten bilinmektedir.
İşte bu noktada, Türkiye'deki laiklik tartışmalarına baktığımızda, Anglo-Sakson laiklik uygulamasını hararetle savunan, liberal ve demokrat çevrelerin ne yapmak istediğini anlamak da mümkün olmaktadır. Bu kesimler, Fransız tipi laikliğin uygulandığı Türkiye'de, Anglo-Sakson laikliğe geçilmek suretiyle, laik yaşam tarzının, toplum tarafından içselleştirilmesi için çalışmaktadırlar. Ve gerçekten de, bu uygulama, Batı'daki gibi uygulansa, emellerine büyük ölçüde ulaşabilirler. İşte tam da bu noktada, 'muhafazakar' kesimin, liberal söylemle (benzer değil neredeyse) aynı söylemi benimsemiş olmasına dikkat edilmelidir. Örneğin en son Bülent Arınç'ın mecliste yaptığı konuşma, pür anlamda 'liberal' bir laiklik uygulamasını savunmaktadır. Türkiye'deki katı laiklik taraftarlarının direncinin bir an için kırıldığını ve liberal laiklik uygulamasının benimsendiğini düşündüğünüzde, sonucun, Müslümanlar için ne anlam ifade edeceği gayet açıktır. Tabii ki, muhafazakar kesim içinde bu yolun sonunun ne olacağını bilmeyenler de vardır; ancak muhafazakarların söylemine bu jargonu bilinçli bir şekilde enjekte eden, bu işleri kotaran bir kesim de vardır. Ve bu kesim, senaryoyu yazmakta ve sahnelenmesinin sorumluluğunu üstlenmektedir. Nitekim daha 20 yıl bile olmadan, Milli Görüş'çülerin çoğunluğunun söylemi değişmiştir. 20 Yıl önce "kuşların gözbebeğine Hak Yol İslam yazacağız" diyenler, bugün demokrasinin erdemlerinden başka bir şeyden bahsetmez olmuşlardır. Elbette bu durumun, Türk siyasetinin tipik bir özelliği olan 'devrin değişmesiyle siyasetçinin de değiştiği' olgusuyla da yakından alakası vardır; fakat bu dahi, neticeyi son tahlilde değiştirmemektedir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info