|

Kardeşime Mektuplar
Arif Kaya
Mektup - 6
Her nefs
ölümü tadacaktır. (Kur'an; Al-i İmran /185)
Kardeşim; nice zamandır sana bir mektup yazmak istememe rağmen elim bir
türlü kağıt kaleme uzanmadı. Bu ahval tembelliğe, ihmale veya dünya
gailesine bağlanabilirse de, mazeret filan bulmaya kalkışacak değilim.
Nice harama, münkere, fahşaya hoşgörü göstermekten dem vurulan bu
zamanda, kardeşin olarak Rabbimiz'in "onlar ki inkarcılara karşı sert,
kendi aralarında ise merhametlidirler- Fetih/29" öğüdüne uygun olarak
hoşgörüne sığınıyor, hoşgörünü esirgemeyeceğini ümit ediyorum.
Kardeşim; biliyorum malum-u ilan kabilinden olacak ama evvel emirde
kendi(nefsi)min sonra da bütün nefislerin (insanların, canlıların)
eninde sonunda ölümle karşılaşacaklarını hatırlatarak mektubuma başlamak
istiyorum. Hatırlarsan son mektubumda dünya hayatı üzerine kısa fakat
özlü şeyler yazmaya gayret etmiştim. Bu mektubumda ise ölüm üzerine
düşündüklerimi iletmek istiyorum sana.
Şunu baştan söyleyeyim ki, ölüm üzerine ne söylense, ne yazılsa hep bir
şeyler eksik kalır ve kalacak da daima. Zira o bir kereden fazla
yaşanması imkansız bir sır, Allah'ın bir emri. Gizemini, mahiyetini
"hayatın ve ölümün sahibi"nin huzuruna varıncaya dek koruyacak. Tadanlar
bilecek onu, tatmayanlar ise lafını edecek sadece. Ölüm ve ötesi için de
elimizde "Hayy (hayat sahibi, diri) olan"ın son elçisiyle ilettiği
vahiyler dışında doğru, güvenilir başka bir bilgi kaynağı olmayacak. Sen
bakma ölüm ve sonrası -kabir hayatı(!) dahil- hakkında yazıp çizenlere.
Onlar sadece gaybe taş atıyorlar.
Nedense biz insanoğluna Hoca Nasreddin'in meşhur fıkrasında olduğu gibi
kazanın doğurduğuna inanmak hoş gelirken, ölümüne inanmak nahoş geliyor.
Ölümün lafı bile soğuk, sevimsiz ve ağız tadını bozucu geliyor. Ölüm
düşüncesini, ölümü hatırlatıcı her şeyi zihnimizden, çevremizden
uzaklaştırmak için bizi oyalayacak, avutacak, bize ölümü bir süreliğine
de olsa unutturacak şeylere sığınıyoruz. Halbuki doğum kadar, hayat
kadar, ölüm de dünya hayatının her gün, her an tekrarlanan bir gerçeği
değil mi?
Ölüm gerçeği gündelik hayatımızın keşmekeşi, koşuşturmacası içinde
yalanlamasak da uzak ama çok uzak bir şeye dönüşüyor ne yazık ki. Oysa
şairin deyişiyle, ölüm bize ne uzak, ne de yakın. Vakti, saati
geldiğinde kapımızı çalıyor. Can köprücük kemiklerine dayandığı, ölüm
hali vaki olduğu anda kimin haddine engel olmak, ölümü savmak, geri
çevirmek. Ölüm meleğine yenilip yenmekten bahsedenlerin, kabir için
"ebedi istirahatgah" kelimesini kullananların; başlangıcı olan her şeyin
sonunun da olacağı, Allah'tan gayri herkesin ve her şeyin zeval bulacağı
gerçeğinden gafil oldukları gün gibi aşikar değil mi?
Hızır diye ölümsüz bir varlık olmadığına, İsa (a.s) dahil hiçbir insan
ölümsüz kılınmadığına ve yarına çıkmaya dair senedimiz de olmadığına
göre Allah'a kavuşmaya vesile olan ölüm bize gelip çatmazdan evvel
önceden ne hazırladığımıza bir bakalım. Ölümle ölümsüz bir hayata kapı
aralandığına, "O'ndan geldik ve O'na döneceğiz" diye her ölenin ardından
söylediğimiz hakikat(ayet)in gıyabi değil vicahiye dönüşmesine tanık
olalım. Biliyoruz ki meçhule değil maluma giden gemilerin kalktığı bu
limandan, memnun olsun olmasın hiç kimse dön-e-meyecek ne ilk ne de son
seferinden. Yine bir başka şairin ifadesiyle "başım çığlıklı çocuk onu
nasıl avutsam / ne yapsam da ölümü bir saatçik unutsam" misali hayatın
içinde ama aynı zamanda ölümle iç içe yola devam etmemiz gerekmez mi?
İster mumyalansın ya da yakılıp külleri göğe savrulsun, ister mezarının
üzerine piramit, anıtmezar, türbe gibi yapılar inşa edilsin toprağın
altına girdikten, can bedenden çıktıktan sonra bir önemi var mı ki? Bize
Yaradan'ın tanıdığı süre zarfında yapıp ettiklerimiz değil midir bizi
ölümden sonra düze çıkaracak ya da yardan uçuracak olan. Ölümün kimseye
ayrıcalık yapmadığı, herkese eriştiği, kimseyi geride bırakmadığı,
toprağın üstündekilerin tümünü toprağın altında bir hizaya soktuğu her
gözün isterse görebileceği bir şey değil mi?
Uykuyu uyanana kadar bir nevi ölüm, ölümü de yeniden diriltilene kadar
sürecek bir nevi uyku olarak ele alırsak, dünya hayatı da Yaradan'ın ve
niçin yaratıldığının farkında olmayanlar için bir nevi gaflet uykusu ya
da ölüm değil midir? "Uyan ey gözlerim gaflet uykusundan uyan" diye
henüz daha vakit varken ve hayattayken, ölüm uykusundan uyanmalı değil
miyiz?
Ölümdür ki sahip olduğumuz her şeyi anlamlı ya da anlamsız kılan. Ölümle
birlikte elimizde avucumuzda ne varsa, sevdiklerimiz dahil herşeyi ve
herkesi bırakıp gitmiyor muyuz? Ölüm gerçeği yanı başımızda dururken
"varlığa sevinmenin, yokluğa yerinmenin" esprisi olmasa gerek. Emaneti
sahibine geri iade ederken "bize kalan nedir" diye hiç durup düşündük
mü? Ne yazık ki çakılıp kaldığımız şu dünya hayatında ölüm gündelik
kelimelerimiz içinde geçecek kadar sıradanlaşıyor. Ne ölüm bahsi, ne
ölüm düşüncesi ürpertmiyor, sarsmıyor, yeniden kendimize bir çeki-düzen
vermemize vesile olmuyor çoğu zaman. Ölümü kendimize değil başkalarına
yakıştırıyoruz. Ötekilere ait bir şeymiş gibi algılıyoruz ölümü. Ve
böylece başkasının ölümü bize bir şeyler hissettirmiyor, oyunda oynaşta
yine dalıp gidiyoruz dünya hayatına. Ateş (ölüm) ancak yakınımıza
düştüğünde hissediyoruz sıcaklığını, yakıcılığını. Bize erişmişse zaten
oyun bitmiş, perde kapanmıştır.
Eğer dünya hayatını gurbet olarak değerlendirir isek, ölüm asıl
yaşanacak yere, yurdumuza, yuvamıza dönmenin vesilesi değil mi? Ölüm,
derman bulmaz dertlerden, iflah olmaz zalimlerden kurtulmak için bir
nimet değil mi? Allah'ı, O'nun vaat ettiği nimetleri arzuluyorsak
ölümden niye köşe bucak kaçalım ki? Haber versin vermesin "hoş geldin
sefalar getirdin" diyerek buyur edelim onu. Nasıl olsa o bizi bu
dünyadaki sevdiklerimizden ve bizi sevenlerden bir süreliğine ayıracak
da olsa "En Sevgiliye" kavuşturmayacak mı? "Biz Allah'tan geldik ve O'na
dönücüyüz" deyip dururken, bunun söz olmaktan çıkıp gerçekleşmesi bizi
niye üzsün ki. Mü'min insan sevdiğine kavuşacağı için üzülmek bir yana,
sevincinden içi içine sığmaz. Bizim doğmamıza ve nihayet va'de
dolduğunda ölmemize karar veren O değil mi? Böyle güzel bir davete
icabet etmemek olur mu?
Efsanedeki ölümsüzlük suyunu (ab-ı hayat) bulmak mümkün olmamış ve
ölmemeye çare yok ise de ölümsüzlüğe yani ebedi bir hayata talip olmak,
bunun için uğraşmak imkan dahilinde. Kıyameti beklemeye ne hacet,
kişinin ölümü aynı zamanda onun kıyameti değil mi? Kişi için de bu
dünyada ölümü hatırlamak, ölüm düşüncesi üzerinde tefekkür etmek nasihat
olarak yeterli olsa gerek. Her ölüm zamansız addedilse de, kimse
kendisine yakıştırmasa da, o her an aramızdan birilerini çekip almaya
devam ediyor.
Ölümün yaşı hayli ilerlemiş olanlara daha yakın olduğu gerçek ise de,
hangi yaşta olursak olalım her an bize de erişebileceği bir başka
gerçektir. Belki her insan için imtihan süresinin farklı olmasının
hikmeti, hiç kimsenin ölüm konusunda kendisini emniyette hissetmemesi ve
imtihanın her an bitebileceğinin farkında olup hazırlıklı olmasıdır. Bu
dünyada sağlam kaleler, köşkler, saraylar içinde bile olsak, ölüm bizi
gelip bulacağına göre, o geldiğinde etrafı telaşa, velveleye vermeye ne
gerek var. Yeter ki bizi "sahih iman ve salih amel sahibi" bir mü'min
olarak bulsun.
Ölüm gelmiş cihane, baş ağrısı bahane ise o halde ne mi yapalım? El
cevap:
…Ölüm sana erişinceye kadar Rabbine kulluk et. (Kur'an; Hicr / 99) |