|

Aile ve Aile İçi İlişkiler
Mukaddes Özkan
Önce aile
neymiş onun tarifini yapmaya çalışalım. Aile kavramının tarifinde pek
çok bakışaçısının aynılaştığını, ama kavramın içeriğine bakınca, İslami
kesimde bile aile yaşamı konusundaki yorumların çoğalmaya başladığını
görüyoruz.
Aile, eşlerin, daha sonra da çocukların katılmasıyla oluşan en az iki
kişiyle başlayan yasal bir kurumdur.
Bu kurum, insanlık ile birlikte var olmuş, çeşitli evrelerden geçerek o
günlerden bugünlere dek gelebilmiş. Gelebilmiş de ne kadar sağlıklı
kalabilmiş, atlattığı badirelerden aldığı yaralar, aile kurumunun ne
yazık ki sonunun yaklaştığının sinyallerini veriyor.
Çok dağılmadan, şöyle bir olayın tarihçesine göz atalım. Önceleri aile
denince, nineler ile, dedeler ile, büyük büyük babalar, büyük büyük
analar, gençler, orta yaşlılar, torunlar ile bir arada yaşayan bir
topluluk gelirdi akla. Zaman geçtikçe, aile, azala azala karı koca ve
birkaç çocuktan ibaret kaldı. Yani ata erkil diye adlandırdığımız aile
yapısı, gittikçe çekirdek aile diye adlandırılan iki kişilik aileye
dönüştü.
Keşke çekirdek olarak kalabilse, ona da razıyız. Ama ne yazık ki yeni
neslin gözardı edilemeyecek kadar bir kısmı resmiyete ne gerek var,
herkes istediği gibi yaşar demeye başladı bile çoktan. Yani ailenin,
evlilik kurumunun çağdaş olmadığı, hatta bazılarına göre de, insani
olmadığı iddiaları ortaya atılır oldu.
Gençlerin aile kurumuna karşı bu güvensizliklerinin, daha doğrusu karşı
çıkışlarının nedenlerine inmeden, sadece onları suçlayarak bu işi
düzeltmek mümkün değil.
Zaten atı alan Üsküdar'ı geçmiş. İstesek de istemesek de batıya entegre
olmaya şartlandırılmışız bir kere. Artık bu noktadan sonra ne
yapabiliriz onun hesaplarını yapmaya başlamalıyız biz inananlar.
Efendim başına buyruk yaşamak, sorumsuzca dolaşmak baştan cazip geliyor
pek çoğuna. İşin aslının bu olmadığını evlatlarımıza fark ettirecek olan
bizleriz. Ama bunu kendi hayatımızda yapamadıysak başkalarına nasıl
anlatacağız ki!
Bu bana Yahya Kemal'in ölüm döşeğindeyken, uşağına ettiği vasiyeti
hatırlattı bir an:
'Ben ömrümü boşa harcadım, sen bunu yapma, bir an evvel evlen 'diyordu
usta şair. Şiirin ustası olmuştu ama, hayata yenik gitmişti bu alemden.
Görmeli ve bilmeliyiz ki, sorun görünürdeki kadar basit değil.
Efendim gençler anlaşamadı ayrıldılar, evlilikleri iyi gitmiyordu,
çocuklar huzursuz bir ortamda büyüyeceklerine böyle olması onlar
açısından daha hayırlı oldu.
Bunu söylemek boşananlara kolay. Onlar vicdanlarını böyle
rahatlatıyorlar belki. Peki, bazen istenmeyen, bazen de paylaşılamayıp
birbirlerinden kaçırdıkları zavallı yavruların paramparça olan ruh
dünyaları ne olacak, onlar ileriki yaşamlarında aile olmayı nasıl
bilebilecekler, kimden öğrenecekler!..
Sorumsuzca kurdukları aileyi, sorumsuzca parçalayanlar, yaşadıkları
toplumu da dinamitlediklerinin farkına varmalılar artık.
Biz Müslümanız, Müslüman gibi davranmak zorundayız.
Aile demek, İslam toplumunun olmazsa olmazı demektir. Boşanma İslam'da
haram değil, yasak da değil, (Katoliklerde olduğu gibi) ama, bu günkü
kadar sudan sebeplerle de değil, gerçekten aşılamayacak nedenler varsa
ancak ayrılıklar gerçekleşir.
Biz bu sorunun başlangıcını da çözümünü de yaşamımıza rehber edinmemiz
gereken dinimizin içinde arayacağız, orada da bulacağız. Yoksa işin
içinden çıkmamız mümkün değil.
Evliliklerin dağılma süreci bizde çok eski değil. İslam dünyasında ise
bizdeki kadar yaygınlaştığını sanmıyorum. Boşanma yaygınlaşmasa da,
yaygınlaşsa da, evlilikler Allah'ın emrettiği gibi olmaktan çok
uzaklaştı. Bu olan bitenlerin tek sebebi, kadının da erkeğin de
birbirlerine olan saygılarında sorun yaşamaları.
Peygamber (a.s.) in bu konudaki örnekliğini kısa sürede unutan
Müslümanlar, her konuda olduğu gibi, kadın erkek ilişkileri konusunda da
işlerine geldiği gibi davranmaya başladılar. Haklılıklarını ispatlamak
için ayetlerden destek bulamayınca da, hadis uydurarak yaptı erkekler bu
işi. Bu öğütlerin adı hadis olarak koyulunca da, zaten, önce babası,
sonra da kocası tarafından cehalete mahkum edilen kadın, bu zulüme,
cenneti kazanmak adına razı geldi. Gelmeyenlerin de söyleyecek sözleri
olmadığından, çoğu zaman da korku adına susmaktan başka çareleri
kalmadı.
Kadını baskı altında tutmak adına uydurulan hadislerden, hikayelerden
bir kaçı bile yeter işin vahametini anlatmaya.
Kadını, uyuz köpek ve eşekle bir tutan yalanların yanı sıra, bir de
cennet hatunu olabilmesi için nasıl davranmasını öğütleyen hikayeler
var.
Bunlardan birini anlatmadan geçmek istemedim.
Efendim kadının birinin kocası, aylar sürecek bir seyahate çıkar.
Çıkarken de, eşine, kapıdan dışarı çıkmamasını tenbihler. Eşi gider,
arkadan kadıncağızın babası ölüm döşeğine düşer. Ölmek üzere olan baba
kızının hasretiyle ağlayarak can verir, kızı da baba hasretiyle
gözlerinden kanlı yaşlar döker, ama ölmekte olan babasının yanına
gidemez. Çünkü kocası evden çıkarken kapı dışarı çıkmamasını
tenbihlemiştir.
Hikayenin sonunda, baba da kız da cennetlik olmuşlardır, çektikleri bu
acı yüzünden.
Burada anlatılmak istenenin adı, anlatanlara göre, sadakat ve sabır,
İslam'a göre ise zulümdür, acizane kanaatimce. Bütün bu yalan yanlış
söylemlerin faturası da İslam'a çıkıyor ne yazık ki.
Üstüne üstlük, bu hikayeleri anlatıp gezenler erkeklerden çok kadınlar.
Bunları erkekler mi uyduruyor kadınlar mı, bazen şüpheye düşüyorum
inanın.
Her ne kadar benimsenirse benimsensin, sonuçta fıtrata ters düşen her
şey gibi, bu işin de bir gün sonu geldi. Bir çok nedenle, olup biteni
sorgulamaya başlayan kadın da isyan etti esaretine, yeter artık demeyi
bildi bir yerde. Keşke bu tünelin sonunda ışık görünseydi, doğrulara
ulaşılsaydı. Tam tersi insanlık adına çok daha karanlık bir dehlize
girildi, yanlış örneklere özenildi.
Şimdi elimizi vicdanımıza koyup, cevabı kendimize verelim. Bu konuda kim
haksız, kim haklı!.. Olaya yansız bakabildiğimizde görüyoruz ki, hepimiz
suçluyuz.
Erkek kadını emri altına almak için doğru yanlış her yola başvurdu.
Müslüman kadın da hak aramaya giderken dininin dışındaki kaynaklara baş
vurmayı yeğledi. Çünkü dinini tanımıyordu. Kendine Allah'ın verdiği
hakları bilmiyordu.
Müslüman kadın, hala eğitim, seçme ve seçilme hakkına cumhuriyet ile
kavuştuğunu sanıyor. Halbuki bu hakkı ona İslam yıllar önce getirmişti
ama bundan haberi bile yok.
Hazreti Hatice, Hazreti Ayşe yaşadıkları dönemin en eğitimli ve faal
kadınlarıydı. Ayşe validemiz aklıyla, kavrayışıyla, bilgisiyle, İslam
tarihinde bir çok konuya ışık tutmuştur.
Bu dinin peygamberi, savaşta aldığı esirleri, bu gün kendilerini
medeniyetin temsilcileri sananlar gibi kamplarda toplayıp işkence
etmedi. Onları okuma yazma bilmeyenlere okuma yazma öğretmekle
görevlendirdi. Bunu yaparken de, kadınlar ayrı tutulmadı, yani sadece
erkeklere öğretin demedi Allah'ın elçisi. Her ne hikmetse daha sonraları
kadın cehalete mahkum edildi, bu da ona dininin gereği gibi algılatıldı.
Bunun yegane sebebi de erkeğin, akıllı ve bilgili kadın karşısında
kendine olan güveninin eksikliğiydi. Yani işin açıkcası eğitimli
kadından korkuyorlardı. Çünkü böyle bir kadına hükmedemeyeceklerdi!..
Yıllar yılı süren bu baskıların sonucu, kadın kendine bir çıkış yolu
bulduğunu sandı.
Bütün bunlardan çıkan sonuç, sadece kadının değil erkeğin de cehaleti
oluyor. Erkek de kendi inandığı dininin kendinden neler istediğinin
farkında bile değil. Allah ailemi bana emanet ettiyse, onları korumak
için, onlara sözümü geçirebilmek, otoritemi sağlayabilmek için dövmemi
de yasaklamıyor demektir bu diye bir suizanna kapılıyor.
Böylece de olay fıtrat boyutunu aşıp, güç yarışına dönüştürüldü.
Yüzyıllarca haklarının ne olduğunu bile bilmeyen kadın, küresel
esintilerin de nedeniyle bencilleşmeye başladı. Bencilleşerek mutlu mu
oldu, bunun için etrafımıza şöyle bir bakmak yeter.
Kadınlar bencilleştikçe, erkekler sayılmadıkları, sevilmedikleri
evhamına kapılıp, işi şiddetle, hakaretle halledebileceklerini
zannettiler. İki tarafın da gözünü kin ve nefret bürür hale gelince de,
sağlıklı düşünmenin imkansızlaşmasından daha doğal ne olabilir bu
ortamda.
Burada doğru düşünebilen soğuk kanlı aile büyükleri araya girip olayları
doğru yönlendirmesi gerekirken, tam tersi, bunu duyan aileler işe
karışıp, kız anası kızım dayak yedi hakarete uğradı, oğlan anası oğlum
mutlu olsaydı bunu yapmazdı!.. derken ortalık birbirine girer. Bazen de,
kendi şiddet gördüğünde şikayet eden oğlan anası, gelininin bunu hak
ettiğini bile iddia eder çoğu zaman. İşler böylece etrafın da olaya
karışmasıyla dönüşü olmayan bir noktaya gelir.
Üzerinden zaman geçer, pişmanlıklar başlar, ama çoğu zaman öyle olaylar
yaşanmıştır ki, geriye dönüş imkansızlaşmıştır.
Şimdi işler bugün nasıl bu noktaya geldi, diye bir düşünelim. Kim suçlu
bu konuda!..
Aklıma Necip Fazıl'ın bir uyarısı geldi birden:
Kalabalıklar durun, burası çıkmaz sokak.
İşte Müslümanlar, ne zaman ki çıkmaz sokağa daldılar, o zamandan beri
her konuda başları beladan kurtulmadı.
Seyyid Kutub, Kadın ve Aile kitabında: Müslüman ailenin bugünkü hale
gelme nedenini, daha doğrusu İslam Dünyasındaki bozgunun nedenini batılı
İslam düşmanlarının Müslümanları yoldan çıkartma çabalarına bağlıyor.
(İslam, Müslüman aileyi bir takım özel niteliklerle ayrıcalıklı
kılmıştır ki, bunlar sayesinde başka ailelerden ayrılır… Bundan dolayı
misyonerler ve İslam düşmanları, Müslüman ailenin tüm seçkin
özelliklerini yok etmeye, hatta bizzat aile sistemini ortadan kaldırmaya
özen göstermiştir. Bu nedenle, konferans ve kongrelerinde çoğunlukla
Müslümanları, İslam nizamının kemali ve mükemmelliği hususunda kuşkuya
düşürebilmek için, kadını özgürleştirme hareketleri, feminizm ve
İslam’da boşanma, birden çok kadınla evlenme gibi konular etrafında
tartışmalar çıkarmanın önemi üzerinde durmuşlardır.)
Kitabın bu bölümünden alınan bu paragrafta, Kutub bu konuda yerden göğe
kadar haklı.
Haklı da, Müslümanların hiç mi suçu yok?.. Mikrop girdiği bünyenin
bağışıklık sisteminde zafiyet varsa başarılı olur ancak. Vücut hastalığa
karşı aşılanmışsa, mikrop o bünyeye zarar veremez, mikrop yenilgiye
uğrar.
Bizler Müslümanlar olarak, dinimizin bozulmamış olanını bırakıp,
uydurmaların peşine giderken uçurumu kenarına geldiğimizi göremedik,
hatta bazılarımız, aşağı düşmeden de farkına varamayacaklar. Kur’an
önümüzde arı duru dururken onu bile amaçlarımıza göre yorumluyorsak her
şeyi hak ediyoruz demektir.
İslam gelene kadar mazlumun da mazlumu statüsünde olan kadın, layık
olduğu yere yükselmiş, adam yerine konmuştu. Allah'ın elçisi, Veda
Hutbesinde, kadınlardan bahsederken: 'Kadınlar hakkında Allah'tan
korkunuz. Sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız var, onların da sizin
üzerinizde hakları vardır' diye uyarıyordu müminleri, Veda Haccında.
Peygamber(a.s.) hayatı boyunca bırakınız bir kadına, bir hayvana bile el
kaldırmadı. Ama iş konuşmaya geldi mi, herkesten çok Müslüman olduğunu
iddia eden pek çok erkek tanıyorum, sudan sebeplerle karısını döven.
Bu arada, hem feminist hem de müslümanım diyen kadınlar, batıdaki
özgürlük kavramının ne menem bir şey olduğunun farkında olmadan,
özgürlük de özgürlük diye sayıklayanlar, elimizi şakağımıza koyup bir
düşünelim, bu davranışlarımızın, bu amaçladıklarımızın hangisi dinimizin
şartlarından?..
Bizim dinimiz, kendine inananları tamamen farklı bir yaşama çağırır,
insanı heva ve heveslerine değil, Allah'ın rızasına uygun bir biçimde
yaşamaya motive eder. Allah'ın çağrısına kulak tıkayıp elin özgürlük
hezeyanlarının ardına düşmek demek, İslam'ın en önem verdiği konulardan
biri olan aile birliğinin talana uğramasına çanak tutmaktır.
İslam, özgürlüklerin belirlediği bir yaşam biçimi değil, Allah rızasını
önceleyen bir yaşam biçimidir.
Müslüman anne baba, önce kendi anne babalarına, akrabalarına saygı ve
sevgi göstermeli iken, devamlı kavga ederlerse, saygıdan sevgiden yoksun
bu ailede büyüyen çocukların saygısız olmasının suçlusu kim olur acaba?
Müslüman ailede, kişiler, sorumluluk sahibi olmalıdır. Aile bireyleri
arasında, sevgi ve saygı çok önemlidir. Kimse kimsenin malı değildir. Ne
anne babalar çocuklarını, zor ile şiddet ile bir şeye zorlamalı, ne de
karı koca birbirleri üzerinde bu tür bir yanlışı denemek hatasına
düşmelidir.
Allah, Kur’an'da kadının da, erkeğin de nasıl davranması gerektiğini, ne
kadar açık ve net belirtiyor: Nisa/34
'Allah'ın bazılarını bazılarından üstün kılmasından ve erkeklerin
mallarından harcamalarından dolayı, erkekler kadınları kollayıp
gözetirler. İyi kadınlar, gönülden saygılı olup Allah'ın kendilerini
korumasına karşılık, saklı olanı muhafaza ederler' ayetin devamında
koruması gerekenleri korumayan kadınlara nasıl davranılması gerektiği
anlatılıyor.
En çok tartışma konusu olan bu ayet, aslında saptırmak isteyenlerin
çabalarına rağmen, apaçık bir biçimde aileyi koruyor. Burada erkek paye
verilen değil sorumluluk yüklenen aile bireyi olarak görülüyor. Yani
dikkat edersek ailenin ayakta kalması biraz da erkeğin elinde.
Ama üzülerek söylüyorum ki, kadınların gittikçe asileşmelerinin sebebi
erkeklerin gittikçe, Allah'ın kendilerine yüklediği sorumluluğu yerine
getirmekten kaçınmalarıyla doğru orantılı olarak gelişiyor. Daha doğrusu
bu sorumluluğu yanlış yorumlayan erkekler, ailenin sevgi pınarı olmak
yerine, onları diktatör edasıyla yönetmeye kalkınca işler içinden
çıkılmaz hale geldi.
Demek ki Allah ailenin sorumluluğunu boşuna vermemiş erkeğe!.. Çok az
kadın, dünyaya iyi ki kadın olarak geldim diyebilmektedir ne yazık ki.
Keşke erkek olarak doğsaydım diyenlerin sayısı çok fazla. Bunun sebebi
de kadının erkeğin kurduğu hakimiyete tepkisi.
Kadının bu tepkisi, feminizm denen felsefenin ortaya çıkma ve bu kadar
yaygınlaşma sebebi. Diktatörleşen erkeğe karşı, kendilerinin de insan
olduklarını, insan gibi yaşamak istediklerini dile getiren kadınların
başlattığı bir hareket.
Ama bu hareket, çıkış noktasını çoktan aştı. Eşitlik falan iddiaları
solda sıfır kaldı, artık kadın erkeğin yerine geçme çabasına girdi.
Hatta bu konuda, bedenlerinizin doğurganlığını sorgulayın, diyecek kadar
ileri gidenler var.
Peki Müslüman kadın bu hareketin içinde ne arıyor dersiniz?..
Çünkü Müslüman kadın, kendi dininin kendine tanıdığı haklardan bi haber.
Yani Müslüman kadın, kendi dinini tanımıyor, başka sloganların peşine
düşerken, bu söylem bana ne kadar uyar, diye düşünmüyor bile!
İslam başlı başına bir yaşam biçimi.İnsanın insanla ilişkilerinden tutun
da, devletin tebasıyla, hatta insanın diğer canlılarla ilişkilerine
kadar her şeyi kendi içinde düzenler. İş böyle olunca da, konumuz olan
aile ilişkilerini de, Müslümanlar, İslam'a göre düzenlemek zorundadırlar
demek, yanlış olmaz diyorum ben, her zaman olduğu gibi.
Allah kadın-erkek eşitliğini en başta yaratılış öyküsüyle belirtmiş. Ama
bu eşitlik iki cinsin fıtratları gereği sorumluluklar yüklenerek
dengelenmiştir.
(Allah) yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı başlangıçta çamurdan
yaratan, sonra onun soyunu bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu
şekillendirip, ona ruhundan üfleyen, size kulaklar, gözler ve gönüller
verendir. Secde/7/9
Yaratılıştan başlayarak, hiçbir konuda Allah, kadın ile erkeği farklı
statülerde değerlendirmiyor.
Ta ki iş aile birliğine gelene kadar. Bura da da görüyoruz ki,
eşitsizlik yine bozulmuyor. Karşı cinslere verilen sorumluluklar
farklılaşıyor. Allah aile içi iş bölümünü, o kadar yerli yerinde
belirtmiş ki, itiraz edenlere şaşmamak elde değil. Ben şaşmıyorum çünkü
olaya bakmak istedikleri gibi bakıyor bazıları, yarasa misali. Herkesin
bildiği gibi yarasalar ışıktan rahatsız olurlar. Ziya Paşa'nın bu
konudaki beyiti meşhurdur:
Rencide olur dide'i huffaş ziyadan.
Evet, kadın fiziksel yapısı itibariyle annedir, ev yaşamına daha
yatkındır. Doğuştan itibaren kız çocukları ile erkek çocuklarının
seçtikleri oyunlar, oyuncaklar farklıdır fıtratları icabı.
Kız ve erkek çocukları kendi fıtratları doğrultusunda eğitmek yerine, bu
doğallığın dışında bir eğitim yolunu seçersek, bugün olduğu gibi, neler
oluyor bizim kutsal aile kavramımıza diye hayıflanır dururuz.
Yukarıda bahsettiğim tepkisellik adına yaptığımız en büyük yanlışlardan
biri, kızlarımızı erkek gibi yetiştirmek. Erkek gibi tabiri çok yanlış.
Kızlarımızı ayakları yere basan, kişilikli, hayatın zorluklarına karşı
direnebilen, bilgili, kültürlü, gerektiğinde kimseye muhtaç olmadan
yaşamayı bilen ve fıtratları icabı görevlerinin farkında olan
hanımefendiler olarak yetiştirmek bize düşüyor. Bu da annelerin asıl
görevi.
Kadınların dört dörtlük olmaları ile her şey düzelir demiyorum, çünkü,
kadınların erkek gibi değil, asıl erkeklerin erkek gibi yetiştirilmeleri
gerekmiyor mu bu iş için!..
Çocukların içlerindeki sahiplenme duygusunun ilk günden itibaren
ehlileştirilmesi, bununla birlikte kendilerine olan güveninin sağlanması
çocuğun eğitimini üstlenenlerin dikkat etmeleri önemli konulardan bir
ikisi. Çünkü, sahiplenme duygusu insanda hiç olmazsa da, aşırı olursa da
o insanın ruhsal dengesi bozulur. Her iki durumda da bir insan
yanındakini memnun etmeyi bırak, kendini bile memnun edemez.
Kimse kimsenin malı değil, ne kadın erkeğin, ne erkek kadının, ne de
çocuklar ana babaların malıdır! Sadece birbirlerine emanettirler.
Emanete hıyanet etmek Müslüman'a göre bir davranış olamaz.
Her konuda denge çok önemli. Allah bunu Kur’an'da ortayol tavsiyesiyle
bizlere anlatıyor.
Sahiplenme duygusunun dengesizliği sonunda toplum bu hale geldi.
Elenirken de boşanırken de bu duygunun, yani bencilliğin ortaya koyduğu
çirkinlikler herkesi olmasından çok daha fazla etkiliyor.
Müslüman erkek, müslüman kadın, artık ne evlenirken ne de boşanırken bu
kurumun saygınlığını göz önüne almaz oldu. Kim kimden ne koparırsa kar
sanılıyor. Bu işin günümüz mahkemelerinin dışındaki bir mercide de
verilecek hesabı olduğunu kimse unutmamalı.
Yıllarca bir yuvaya acısıyla tatlısıyla emek vermiş, evlat sahibi olmuş,
vara yoğa katlanmış kadınlara yol gösteriverenler, hatta hiçbir
güvencesi olmayanları kapıya koyanlar o kadar çoğaldı ki. Bu kadar
sorumsuzca davranışın artması da, insanımızın her konuda olduğu gibi bu
konuda da İslami duyarsızlığının artması sonucunda bu hale geldi.
Allah, hoşlanmadığınız eşlere sabrederseniz bunda sizin için hayır
olabilir, derken, hemen peşinden gelen ayette de;
'Ona yığınla mal vermiş olsanız bile, verdiğiniz hiçbir şeyi geri
almayın. Ona verdiğinizi apaçık günah işleyerek ve iftira ederek geri mi
alacaksınız!
Birbirinize katışmışken ve onlar sizden sağlam bir söz almışken, onu
nasıl geri alırsınız!' Nisa-19-20-21
Bütün bunlardan sonra söz söylemek bana düşmez artık diyorum. |