|

28
Şubat Bir "Fitne" İdi
Sami Hocaoğlu / 03.03.2006/ Yeni Şafak
"Toksinleri
attık" demiştim. Nitekim, öyle de olmuştu. Müslüman bedenine ârız olan,
o bedeni hantallaştıran, "içi beni, dışı eli yakar" cinsinden olan
toksinleri...
Dışı eli yakıyordu. Çünkü "elin oğlu" (bir zamanlar bizim oğlandı, ama
âşık olduğu çorbacı kızına iç güveysi gidince, elin oğlu oldu), "içi
beni yakan" bu hantal ve iri cüsseye bakıp tedirgin oluyordu. Onun bu
tedirginliğini fark eden çıkar çevreleri, ellerindeki tüm medya
imkanlarını kullanarak, bu tedirginliği hırçınlığa, hatta saldırganlığa
dönüştürmek istediler.
Sonunda başardılar da. Elin oğlunun gözünde olduğundan fazla göründü
Müslümanlar. Önce gericilerdi, mürtecilerdi. Sonra iç tehdit oldular, en
sonunda Gizli Anayasa'larda yazılı tehdit sıralamasında "bir numara"
ilan edildiler. "Dışı eli yakar"ın hikayesi böyle gelişti.
"Dışı eli yakar"ı anladık da, "içi beni yakar" da ne oluyor?
İçi beni yakıyordu, zira dışardan görüldüğü gibi değildi iş. Zat-ı
âlîleri, Müslüman bedenine ârız olmuş fazla kilo gibiydi. Göbek
yapmaktan, yağ bağlamaktan, bu bedeni hantallaştırıp hareket imkanını
kısıtlamaktan başka bir işe yaramıyordu. Ama kendisine sorsanız,
tereddüt etmeden bu bedenin kalbi, beyni, gözü, kulağı, eli, ayağı,
dili, dudağı olduğunu söylerdi. Yani o, kendisini bu bedenin olmazsa
olmazı kabul ediyordu. Ta ki, arkadan postal sesi gelinceye kadar.
Postal sesini duyunca ter atan bedenden ilk atılan o oldu. Meğer kendini
olmazsa olmaz yerine koyan müşarunileyh, toksinden başka bir şey
değilmiş.
İşte, "içi beni yakar"ın hikayesi de bu.
28 Şubat, vitrinlere taş attı. Vitrinlerin camı çerçevesi inince,
herkesin gerçek "değeri" ortaya döküldü.
Bizim mahallenin görkemli vitrinleri vardı. Neon "nur"uyla münevver
kılınmış bu vitrinler, göz kamaştırırdı. Her bakana, "Vitrini böyleyse,
kim bilir içi nasıldır?" dedirtirdi. Vitrinin camı çerçevesi inince,
arkada bir numara olmadığı görüldü. Görkemli vitrinine bakıp içi
hakkında hayal kuranlar, derin bir hayal kırıklığına uğradılar. Meğer
tüm sermaye vitrine yatırılmış. Meğer vitrinin arkası bomboşmuş.
Bunu sormak için dükkan sahiplerini arayanlar, onları bir türlü
bulamadılar. Çünkü, ilk taşta ortalıktan toz olmuştular. Kanlı canlı
nesneler, maddenin tüm hallerine dönüşüvermiştiler. Bazıları buharlaştı.
Bazıları hâlâ toz. Bazıları tebdil-i kıyafet ortaya çıktı. Ortaya
çıktıklarında, tanınamaz haldelerdi. Zira kimileri aksesuar
değiştirmişti. Bununla da yetinmeyenler, güzergah değiştirdi. Kimileri
daha ileri giderek yol değiştirdi.
28 Şubat cadı kazanı kaynamaya başlayınca, seküler Engizisyon cadı avını
da başlatmış oldu. Bu hengamede hem sopa gösteriliyor, hem havuç
sunuluyordu. Birilerinin payına sopa düşerken, fırsattan istifade
birileri de taze tavşanlar gibi havuca koştu. Bükülmez adam kif olsaydı,
herhalde o mısraı, "Bir havuç uğruna Ya Rab ne güneşler batıyor" diye
değiştirirdi.
İşte tam bu hengamede, bir "kazı-kazan" furyası başladı. Keşke
kazınanlar, sadece sakallar ve bıyıklar olsaydı. Keşke her kazınan sakal
ve bıyık, içerideki kazıma işleminin dışarıya yansıyan izdüşümü
olmasaydı. Keşke, şehveti aç erlerin "moral gecesinde" attıkları
histerik çığlıkları andıran "Aç!.. Aç!.." temposuna kurban edilenler,
zaten içselleştirilememiş örtüler ve giysilerden ibaret olsaydı da,
alesta bekleyenlerin yüreklerindeki takva elbisesi olmasaydı.
28 Şubat bir fitne idi. Fitne Kur'ânî bir kavram. Altının cevherini
cürufundan ayırma işlemine "el-fetnu" deniliyor Arapça'da. Gerçek bir
çok anlamlı kelime olan fitne'nin tüm anlamları gelip bu kök anlamda
buluşuyor. Zaten imtihana da bunun için "fitne" denilmiş.
28 Şubat süreci bir pota idi. Bu potaya girenler ergitilerek
ayrıştırıldı. Adamın hamı hasından, cevheri cürufundan seçilip ayrıldı.
Bu tarihin yasasıydı. Vahiy, Uhud yenilgisinin ardından, "Bu başımıza
nereden geldi?" diyenlere "Nefisleriniz yüzünden" cevabını verir. Daha
sonra onlara ilahi yasa hatırlatılır: "Onlar görmüyorlar mı ki, her yıl
bir veya ki kez sınanmaktalar!"
Kul zulmeder, Allah adalet eder. Kulun zulmü "parçada" gerçekleşir,
Allah'ın adaleti "bütünde" tecelli eder. Bütündeki adalet, parçadaki
zulmün vebalini zalimin boynundan kaldırmaz. Çünkü başta zalimler,
hiçbir insan bütünü görmez. Görmediği için de, onu zulmüne mazeret
gösteremez. Bütünü gören, sadece el-Basîr olan Allah'tır.
Şimdi topyekun tevbe zamanı. Gerçek tevbe, günahı tüm sonuçlarıyla
birlikte ortadan kaldırmaktır. 28 Şubat bir "suç", bir "kanunsuzluk" bir
"hukuk dışılık" olmanın yanında, bir "günah" idi. Üstelik, dini azaltma
projesi olduğu için, "büyük günah" idi. Bunun böyle olduğunu anlamak
için, alın 18 maddelik bildiriyi önünüze, bugün bu ülkedeki "beyaz kadın
ticaretinde Türkiye dünya ikincisi", "liselerde fuhuş ve cinayet
patlaması", "intihar patlaması", "12 yaşına inen uyuşturucu kullanımı",
"lolita cumhuriyeti", "misyoner ve ev-kilise patlaması" vb. gibi
toplumsal çözülme ve yozlaşma ile ilgili başlıklarla arasındaki
sebep-sonuç ilişkisini araştırın.
28 Şubat günahının tevbesi, bu günaha ortak olmak değil, onu tüm
sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırmaktır.
Bu ülke, 28 Şubat günahına, tevbe-i nasuh ile tevbe etmeli. |