|

Babana
da Bana da Güvenme
Engin Ardıç / 02.03.2006/ Akşam
Kime
sorsanız "darbeye karşıyım" diyecektir. "Darbe isterim" diyeni kabak
gibi oyarlar çünkü.
Ancak bir kere başarıya ulaştıktan sonra da "istemem" diyeni oyuyorlar
bu kez, çünkü "kendi meşruiyetini" kendisi getiriyor.
Darbe yapılan ülke yalnız Türkiye değildir; Yunanistan, Şili, Peru,
Arjantin gibi "nisbeten geri kalmış ülkelerde" darbeler olmuştur, fakat
Türkiye'den başka her ülke, devir değiştikten, darbeciler iktidardan şu
ya da bu şekilde gittikten sonra onlarla hesaplaşmıştır...
Örneğin, 1967 darbesini yapan Yunan bürokratlarının kimi kodeste cızlamı
çekmiştir, kimisi de orada otuz yıldır iki mars bir oyun tavla oynamayı
sürdürmektedir... Pinochet'nin durumunu biliyorsunuz, kimse bacağına
bile işemiyor şimdi.
Türkiye, darbecilerin, devir ve iktidar ne kadar değişirse değişsin,
ömür boyu dokunulmazlık kazandıkları tek ülkedir.
Hatta, darbeyle düşürülen politikacının, devir değiştikten sonra o
darbeye ve yapanlara övgüler düzdüğü abuk bir ülkedir.
Çünkü Türkiye, darbeyi bizzat o kişilerin istedikleri, neredeyse
"devirin beni" diye yalvardıkları abuk bir ülkedir.
Türkiye, darbecilerin elinde işkence görüp sonra gene darbe isteyen
sapık gazetecilerin yaşadığı abuk bir ülkedir de...
Türkiye, meşrebine göre "iyi darbe, kötü darbe" ayırımı yapanların
bulunduğu abuk bir ülkedir de...
Dahası, Türkiye, darbecilerin, devirdikleri kişiye sahip çıktıkları abuk
ötesi bir ülkedir de! 1980 yılında Demirel'i devirdikten sonra, zamanın
cuntası, rahmetli politikacı Akın Simav'ı "Demirel'e hakaret suçundan"
dört ay hapis yatırmıştır!
Lenin'in örneğin Martov'u "Kerensky'ye hakaret" suçundan içeri tıktığını
düşünebiliyor musunuz? Türkiye'de düşününüz.
Şimdi geliniz şu "karşı olma" lafının da içini dolduralım.
Kâğıt üzerinde karşı olmak en kolayıdır, darbe öncesinde... Darbeden
sonra da kâğıt üzerinde karşı olabilmek ancak "korsan yayın" yapmakla
mümkündür ki, her babayiğidin harcı elbette değildir.
"Fiilen" karşı olmak da eline silahı alıp çıkmak anlamına gelir ki,
tankınız ve uçağınız yoksa birkaç dakikadan fazla hayatta kalamazsınız.
1936 yılında İspanyol ordusu kendi meşru hükümetine ve kendi halkına
karşı ayaklandığında, solcular ve demokratlar tam üç yıl dayandılar...
Türkiye'de hiçkimse hiçbir darbeye üç dakika bile direnememiştir!
(Ama Türkiye'de bugün bile 1830 ya da 1848 modeli "kaldırım taşlarından
barikat kurup namludan dolmalı tahta tüfekle ateş etme" hayalleri kuran
dangalaklar vardır tabii... Karşı taraf at üstünde gelseydi, eh, ilginç
ve romantik olabilirdi... Fakat resimde kocaman bir bayrak, silindir
şapkası çizgi filmlerin kötü kedileri gibi yamulmuş bir oğlan, bir de
memesi açık karı bulunacak ki tadı çıksın...)
Boris Yeltsin dünya tarihine "tankın üzerine çıkmak" diye bir kavram
hediye etmiş, daha sonra bu kavram Süleyman Demirel tarafından "Güniz
Sokak dardır, tank girmez" cümlesiyle büsbütün ölümsüzleştirilmiştir.
Tankın üzerine çıkmak, çıkacak babayiğidin adına ve kilosuna göre
değişir. Yeltsin'in çıkması farklıdır, bu satırların yazarının çıkması
farklıdır. Demirel'in o göbeğiyle tank üstüne çıkması "alttan halk
desteği" gerektireceğinden, çok şükür bu durumla karşı karşıya
kalmamıştı...
Ezcümle...
Asla darbe istemiyoruz. Dikta istemiyoruz. Komünist dikta da
istemiyoruz, şeriatçı dikta da istemiyoruz, faşist dikta da istemiyoruz,
Kemalist dikta da istemiyoruz.
Fakat başta bu satırların yazarı olmak üzere, bu konuda hiçkimseye
güvenmeyiniz.
Öyle bir şey olursa, kimimiz ölür, kimimiz kaçar, kimimiz yatar, kimimiz
susar, kimimiz saf değiştirir.
Halk da bunu pek iyi bildiği için "gelene ağam, gidene paşam" demiştir
ve diyecektir.
Demek ki, Menderes'in düştüğü yanlışa, "halk arkamda" şeklinde bir
özgüven yanlışına da düşmemek gerek. Bir döner bakarsın, herkes arazi
olmuş. |