Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 328 | Nisan  2006

                   

 

 


Babana da Bana da Güvenme

Engin Ardıç / 02.03.2006/ Akşam

Kime sorsanız "darbeye karşıyım" diyecektir. "Darbe isterim" diyeni kabak gibi oyarlar çünkü.
Ancak bir kere başarıya ulaştıktan sonra da "istemem" diyeni oyuyorlar bu kez, çünkü "kendi meşruiyetini" kendisi getiriyor.
Darbe yapılan ülke yalnız Türkiye değildir; Yunanistan, Şili, Peru, Arjantin gibi "nisbeten geri kalmış ülkelerde" darbeler olmuştur, fakat Türkiye'den başka her ülke, devir değiştikten, darbeciler iktidardan şu ya da bu şekilde gittikten sonra onlarla hesaplaşmıştır...
Örneğin, 1967 darbesini yapan Yunan bürokratlarının kimi kodeste cızlamı çekmiştir, kimisi de orada otuz yıldır iki mars bir oyun tavla oynamayı sürdürmektedir... Pinochet'nin durumunu biliyorsunuz, kimse bacağına bile işemiyor şimdi.
Türkiye, darbecilerin, devir ve iktidar ne kadar değişirse değişsin, ömür boyu dokunulmazlık kazandıkları tek ülkedir.
Hatta, darbeyle düşürülen politikacının, devir değiştikten sonra o darbeye ve yapanlara övgüler düzdüğü abuk bir ülkedir.
Çünkü Türkiye, darbeyi bizzat o kişilerin istedikleri, neredeyse "devirin beni" diye yalvardıkları abuk bir ülkedir.
Türkiye, darbecilerin elinde işkence görüp sonra gene darbe isteyen sapık gazetecilerin yaşadığı abuk bir ülkedir de...
Türkiye, meşrebine göre "iyi darbe, kötü darbe" ayırımı yapanların bulunduğu abuk bir ülkedir de...
Dahası, Türkiye, darbecilerin, devirdikleri kişiye sahip çıktıkları abuk ötesi bir ülkedir de! 1980 yılında Demirel'i devirdikten sonra, zamanın cuntası, rahmetli politikacı Akın Simav'ı "Demirel'e hakaret suçundan" dört ay hapis yatırmıştır!
Lenin'in örneğin Martov'u "Kerensky'ye hakaret" suçundan içeri tıktığını düşünebiliyor musunuz? Türkiye'de düşününüz.
Şimdi geliniz şu "karşı olma" lafının da içini dolduralım.
Kâğıt üzerinde karşı olmak en kolayıdır, darbe öncesinde... Darbeden sonra da kâğıt üzerinde karşı olabilmek ancak "korsan yayın" yapmakla mümkündür ki, her babayiğidin harcı elbette değildir.
"Fiilen" karşı olmak da eline silahı alıp çıkmak anlamına gelir ki, tankınız ve uçağınız yoksa birkaç dakikadan fazla hayatta kalamazsınız.
1936 yılında İspanyol ordusu kendi meşru hükümetine ve kendi halkına karşı ayaklandığında, solcular ve demokratlar tam üç yıl dayandılar... Türkiye'de hiçkimse hiçbir darbeye üç dakika bile direnememiştir!
(Ama Türkiye'de bugün bile 1830 ya da 1848 modeli "kaldırım taşlarından barikat kurup namludan dolmalı tahta tüfekle ateş etme" hayalleri kuran dangalaklar vardır tabii... Karşı taraf at üstünde gelseydi, eh, ilginç ve romantik olabilirdi... Fakat resimde kocaman bir bayrak, silindir şapkası çizgi filmlerin kötü kedileri gibi yamulmuş bir oğlan, bir de memesi açık karı bulunacak ki tadı çıksın...)
Boris Yeltsin dünya tarihine "tankın üzerine çıkmak" diye bir kavram hediye etmiş, daha sonra bu kavram Süleyman Demirel tarafından "Güniz Sokak dardır, tank girmez" cümlesiyle büsbütün ölümsüzleştirilmiştir.
Tankın üzerine çıkmak, çıkacak babayiğidin adına ve kilosuna göre değişir. Yeltsin'in çıkması farklıdır, bu satırların yazarının çıkması farklıdır. Demirel'in o göbeğiyle tank üstüne çıkması "alttan halk desteği" gerektireceğinden, çok şükür bu durumla karşı karşıya kalmamıştı...
Ezcümle...
Asla darbe istemiyoruz. Dikta istemiyoruz. Komünist dikta da istemiyoruz, şeriatçı dikta da istemiyoruz, faşist dikta da istemiyoruz, Kemalist dikta da istemiyoruz.
Fakat başta bu satırların yazarı olmak üzere, bu konuda hiçkimseye güvenmeyiniz.
Öyle bir şey olursa, kimimiz ölür, kimimiz kaçar, kimimiz yatar, kimimiz susar, kimimiz saf değiştirir.
Halk da bunu pek iyi bildiği için "gelene ağam, gidene paşam" demiştir ve diyecektir.
Demek ki, Menderes'in düştüğü yanlışa, "halk arkamda" şeklinde bir özgüven yanlışına da düşmemek gerek. Bir döner bakarsın, herkes arazi olmuş.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...