|

Merhamet'in Beş Para Etmediği Bir Dünya
Ali Murat Güven*
Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı yönetmenlerinden biri olan
Steven Spielberg, geçtiğimiz pazar akşamı düzenlenen 78. Oscar Ödülleri
töreninden, son filmi "Münih" ile aday olduğu beş dalda da eli boş
döndü.
Geçen haftaki yazımda aynen şu cümleler yer alıyordu:
"Adım kadar eminim ki 5 Mart gecesi Brokeback Dağı, aday gösterildiği 8
dalın en az 4'ünde Oscar ödüllerini alacak. Çünkü hem ABD'de hem de
diğer dünya ülkelerindeki güçlü eşcinsel lobisi bu filmi sinema
tarihinde ayrıcalıklı bir konuma oturtabilmek için aylardır canhıraş bir
mücadeleye girişmiş durumda. Yönetmen Ang Lee'yi o gece evine asla eli
boş göndermeyecekler."
Bu tahminim bir eksikle tuttu ve homo kovboyların salya sümük aşkını
anlatan malûm film, 4 olmasa bile 3 dalda ödüle kavuştu. Ki bunlardan
biri de çok önemli bir kategori olan "en iyi yönetmen" ödülüydü.
Dolayısıyla, Lee gerçekten de o sabaha karşı evine hayatta alabileceği
en iyi armağanla dönmüş oldu.
Aslına bakarsanız, ilk anda bir eksikle tutmuş gibi görünen genel
tahminimde de çok ciddi sapmalar olduğu söylenemez. Çünkü Brokeback
Dağı'nın iki kovboyundan (Heath Ledger ve Jake Gyllenhaal) herhangi
birine gitmesi beklenen "en iyi erkek oyuncu" Oscar'ı da sonuçta
"Capote" filminde eşcinsel Amerikalı yazar Truman Capote'nin hayatını
canlandıran Philip Seymour Hoffman'a verildi. Yani, öyle ya da böyle,
sonuçta yine homoluk kazandı ve homolar yeterince memnun edilmiş oldu.
(Gerçekte, onları tam olarak memnun etmek oldukça zor; pek beğendikleri
filmleri neden 8 dalın hepsinde birden ödül alamadı diye internet
ortamındaki tartışma forumlarında hâlâ homurdanıp duruyorlar!)
Çağdaş sinemanın simge isimlerinden Steven Spielberg ise Oscar gecesi
resmen avucunu yaladı. Neden mi?
Çünkü Yahudi asıllı bir yönetmen olmasına karşın, "Münih"de
Filistinlilere karşı göreceli de olsa "merhametli" bir öykü anlatmıştı.
Fakat, bu onun -saygın bir mensubu olduğu Hollywood'da- bütün bir sinema
kariyeri boyunca belki de en soğuk karşılanan yapıtı oldu. Dikkatli
sinemaseverler, televizyondan naklen yayınlanan ödül törenini izlerken,
ünlü yönetmenin, bin bir emekle çektiği o güzelim filminin aday
gösterildiği her dalda teker teker ıskartaya çıkışını nasıl da üzüntülü
bir yüzle karşıladığını mutlaka fark etmişlerdir.
Gerçekte, "en iyi film", "en iyi yönetmen", "en iyi kurgu", "en iyi
müzik" ve "en iyi uyarlama senaryo" dallarındaki bu adaylıkların hepsi
ölü doğmuştu. Hollywood'da hiç kimsenin artık uzaklarda kalmış trajediyi
ve onu -omuzlarındaki bütün ırkî baskılara karşın- elinden geldiğince
soğukkanlı bir sinema diliyle anlatmaya çalışan yönetmenine zerre kadar
şans tanıdığı yoktu. Ancak, sinema dünyasının bu "ağır ağabey"ine çok da
ayıp etmiş olmamak için, geçen yılın sonunda adaylıklar açıklanırken
kendisine usûlden bir kaç adaylık lütfetmişlerdi.
Oysa ki aynı adam, bundan 13 yıl önce, zaman zaman yapış yapış bir
hamasete de kayarak "Schindler'in Listesi"ni çektiğinde, aynı kitle onu
nasıl öveceğini, hangi tahta oturtacağını şaşırmış durumdaydı. Sonuçta
da Yahudi soykırımına yakılan bu ağıt, öncesi ve sonrasında aynı konuyu
işleyen hemen her film gibi övgülere boğuldu ve 7'si Oscar olmak üzere,
küresel ölçekte tamı tamına 60 önemli ödül kazandı.
Ama bu kez durum çok farklı. Spielberg gibi kendini çoktan kanıtlamış,
karizma abidesi bir yönetmen bile "öteki"nin sesine kulak vermeye
kalktığında derhal bir kenara itiliveriyor.
Çünkü 11 Eylül'den sonra dünya gerçekten de değişti ve karanlık eller
Samuel Huntington'un kötücül kehaneti "medeniyetler çatışması"nın
gerçeğe dönüşmesi için büyük bir iştahla düğmeye bastılar.
"Münih", geçtiğimiz aylarda Telaviv'de gösterime girdiğinde, filmi sivil
İsrailllilerle birlikte (kimisi emekli, kimisi de halen görevde olan)
pek çok Mossad ajanı da izlemişti. O günlerde uluslararası televizyon
kanallarında bunların bir kısmının sinema çıkışında kameralara
aktardıkları görüşlerini öğrenme fırsatı buldum. Bir teki bile "Münih"i
beğenmemişti. Çoğu, filmi "Yahudi dâvâsına saygısızlık etmek"le
suçluyor, Mossad'ın çalışma tekniklerini yanlış aktardığını ileri
sürüyordu. Onlara göre Spielberg fazla "Amerikalılaşmıştı". Hattâ,
aralarında onun "Filistinlilerin tarafını tuttuğunu" savunanlar bile
vardı.
"Münih"in baş kahramanının, Mossad tarafından kendisine hedef olarak
gösterilen Arap asıllı insanları teker teker öldürürken giderek vicdanî
bir hesaplaşmaya girmesi ve ekibinden bazılarının "Bu adamlar gerçekten
de suçlu mu ki onları tavuk gibi boğazlıyoruz" demeye başlamaları,
gerçek Mossad'çıları rahatsız etmişti anlaşılan.
İslâm ülkelerine baktığınızda da sergilenen hoşnutsuzluk bundan hiç
farklı değildi. Onlar da filmde eleştirecek pek bir şey bulamayınca,
"Spielberg niye gelip bizden Filistin direnişiyle ilgili daha fazla
bilgi almadı" gibi bir takım gereksiz laflar ettiler. Malûm, artık
herşeyin "ak" ve "kara"ya dönüştüğü, aradaki "gri"lerin ise bütünüyle
ortadan kalktığı böylesi nefret dolu bir dünyada, İslâm âleminden de
artık kolay kolay "ılımlı" yorumlar çıkmıyor. Çünkü "düşman kamplar
arasında uzlaştırıcı bir nokta bulma çabası", nicedir hainlikle,
döneklikle, alçaklıkla eşdeğer görülen bir şey...
Filmin bir sahnesinde başroldeki Mossad'çı kahramanın Atina'da tesadüfen
aynı evi paylaşmak zorunda kaldığı, kendisini ETA örgütü mensubu sanan
Filistinli bir gençle girdiği diyalog bile "Münih"i saygın bir yapıt
konumuna eriştirmeye yetiyordu kanımca. Gizli ajanın "Sizinki ham bir
hayâl, devletinizi asla kuramayacaksınız" diyerek aşağıladığı o
Filistinli genç, "Pekiyi ya, Yahudilerin mücadelesine ne demeli" diye
cevap veriyordu, "Onlar da bir devlete sahip olabilmek için yüzlerce,
hattâ binlerce yıl boyunca acı çekmediler mi? Bizler belki öleceğiz, ama
ardımızdan gelen gençler bu ülküyü devam ettirecekler. Devletimize sahip
olamazsak bile, en azından son nefesimizi onun yolunda mücadele ederken
vereceğiz."
Ve genç çocuk dediğini yapıyor, ülküsünün yolunda ölüyordu.
Bunlar Filistinlileri ve genelde de bütün Arapları onlarca yıldır birer
"karton kahraman" olarak tanıtmaya alışkın Hollyood'da, Yahudi asıllı
bir sinemacının kendi alanında bir ilk olan etkileyici kareleriydi.
Fakat, mesleğinde maddî ve manevî tatminin doruğuna erişmiş Amerikalı
bir sinemacının olgunluk çağında vicdanının sesini dinlemeye başlaması
ve gerçeğin arayışında bir film yapmaya yeltenmesi, bu filmin seslendiği
iki zıt dünyada da zerre kadar yankı bulmadı, saygı görmedi. Çünkü her
iki taraf da artık en koyusundan hamaset istiyor.
Hiç bir "esneme payı"nın kalmadığı böylesine zalim bir dünyada, barış ve
huzur arayışı içinde olanların kesinlikle yeri yok. Ne gerçek hayatta,
ne de sinema perdesinde...
*Yeni Şafak 10/03/2006 |