|

Şemdinli İddianamesi ve Düşündürdükleri
Van
Cumhuriyet Başsavcısı Ferhat Sarıkaya'nın, 1. Ordu Komutanı Orgeneral
Yaşar Büyükanıt'ı, 'yargıyı etkilemeye çalışmak', 'örgüt kurmak', 'sahte
belge düzenlemek' ve 'görevini kötüye kullanmak'la suçladığı ve
'Şemdinli İddianamesi' olarak bilinen belgenin, Van 3. Ağır Ceza
Mahkemesi tarafından kabul edilmesi ve daha sonra da, Van Cumhuriyet
Başsavcılığının, konuyla ilgili soruşturma yapma yetkisi olmadığı
gerekçesiyle, evrakı, Genel Kurmay Başkanlığı askeri savcılığına
göndermesiyle birlikte başlayan tartışmalar, bazı önemli hususların
hatırlanması ve altının yeniden çizilmesi açısından önem arz ediyor.
Bunların başında, elbette, bugüne kadar bu düzeyde bir ordu komutanı
hakkında benzer bir suçlamanın yapılmamış olması hususu geliyor.
Susurluk hadisesi patlak verdiğinde de, JITEM'in kurucusu olduğu
söylenen tuğgeneral Veli Küçük'ün olayla ilişkisi çokça tartışılmıştı,
ancak konunun üzerine bu boyutta gidilmemişti. Şimdi hangi saiklerle,
'derin devlet' tartışmalarında 'dokunulmaz' bir alan olarak görülen veya
gösterilmeye çalışılan ordunun bir üst düzey görevlisi için, 'siyasi'
sonuçları olabilecek bir soruşturma talebinde bulunulmuştur? Bu sorunun
cevabı, elbette sistem-içi güç odaklarının kendi aralarında verdikleri
mücadeleyi ve Şemdinli hadisesinde olan-bitenleri anlamakla verilebilir.
Bilindiği gibi, Türkiye'de, AB sürecinin hız kazanması ile birlikte,
sistem-içi güç mücadelesi veren kesimler arasındaki zıtlaşmalar da daha
keskin bir hal almaya başlamıştır. Özellikle de, statükonun devamından
nemalanan kesimler, bu sürecin (büsbütün iptalini olmasa da) en azından
geciktirilmesi ni amaçlayan çabalar göstermişler ve bu çabalarına da
devam etmektedirler. Şemdinli olayları, Başsavcı'nın iddianamesinde de
'ihtimaller arasında' sayıldığı üzere, başka bazı amaçların yanında,
bölgedeki gerginliği artırıp, buradan, askerin bölgedeki etkinliğinin
artırılması ve böylece sürecin zora sokulması bağlamında faydalar elde
edilmek istendiğine dair işaretler vermektedir. Fakat tam da bu noktada,
gelişmelerin geldiği aşamaya bakıldığında, bu amaçta olan 'örgüt'ün,
amaçlarını gerçekleştirme noktasında bir başarı elde etmesini bırakın,
örgütle ilişkilendirilen Büyükanıt hakkında soruşturma açılması gibi bir
netice ortaya çıkmış olmasına dikkat edilmelidir. Bu netice, açıktır ki,
AB sürecinin Türkiye'de işlemekte olduğunu göstermektedir. Yani AB
yanlısı kesimler, bu konuda iyi bir manevra yapmışlar ve hadiseyi, kendi
lehlerine çevirmesini bilmişlerdir. Elbette, bu soruşturmadan 'somut'
bir ceza vs. çıkması ihtimali çok zayıftır ve bu husus çok da önemli
değildir. Ancak daha önemli olan, bu icraatın 'siyasi' anlamıdır.
Nitekim böyle olduğu içindir ki, statükonun devamından yana olan
kesimler, kendilerini destekleyen 'sivil toplum' unsurlarını da harekete
geçirmek istemiş ve bir biçimde kamuoyunu etkilemeye çalışmışlardır.
Bu noktada önemli olan bir diğer gelişme de, Genel Kurmay Başkanlığı'nın
konuyla ilgili tavrıdır. Her ne kadar basına yansıyan resmi
açıklamalardan birinde ordunun kendi 'hakları'nı savunacağı ibaresi yer
almış olsa da, Harb Okulları Komutanlığı'nda Genel Kurmay Başkanı'nın
yaptığı konuşmada, konuyla ilgili bir açık tavır koymak şöyle dursun,
'liberal' bir yazarın görüşlerini yansıtacak ve Org. Büyükanıt'a yönelik
suçlamalara açık kapı bırakacak bir üslubun tercih edilmiş olması,
önemlidir. Bu tutum, Genel Kurmay Başkanı Özkök'ün, siyasi ve askeri
çevrelerde niçin 'demokrat paşa' olarak nitelendirildiğini açıklayıcı
bir örnek olarak alınabileceği gibi, daha ziyade AB sürecinin Türkiye
siyasetine 'aktif' etkisinin bir yansıması olarak alınmalıdır. Evet, bu
son gelişmeler, Türkiye'deki siyasi iradenin 'üzerinde' de bir irade
olduğunu gösteren gelişmelerdir. Bu, elbette ki 'uluslararası' iradedir
ve ABD ve (Türkiye örneği için, bir biçimde) AB'dir. ABD,
küresel-sistemin koruyucusu rolüyle, Türkiye'deki siyaseti etkilemekte
ve hatta belirlemektedir. AB ise, Türkiye'nin üyelik sürecinin
ilerlemesiyle birlikte, bu alanda giderek 'daha aktif' bir pozisyon
almaktadır. Bu böyle olduğu içindir ki, ülkede, geniş kesimlerin
'sorgulanamaz' sandığı güçlerin imajları da değişmektedir. İşte Şemdinli
İddianamesi'nin 'önemsenmesi' gereken işlevi bu olmuştur.
Bu noktada, AB sürecinin işlemesi ve üyelik müzakerelerinde 'sahici'
sonuçlar alınması durumunda, ordunun konumunun ne olacağına da
değinilmelidir. Bilinmelidir ki, eğer süreç ilerlerse, statükonun
devamından yana olan kesimler, bazı mevzilerini kaybetmek durumunda
kalacaklardır. Nitekim bunun ilk işaretleri, MGK Genel Sekreteri'nin,
yapılan değişiklikle asker yerine sivil bürokrasiden seçilmesi
uygulamasıyla gelmiştir. Süreç içinde, ordunun da kendine bu açıdan
'çeki-düzen' verme çabaları olduğu görülmüştür. Org. Özkök'ün,
'demokratik' olduğu söylenen tutumunun altında da, esas itibarıyla,
konjonktüre uygun bir pozisyon belirleme niyeti yattığı söylenebilir.
Org. Büyükanıt hakkında istenen soruşturma talebi de, bu sürecin bir
halkası olarak görülebilir. Bütün bu gelişmeleri, özetle, AB Süreci'nin
'işlemesi' ile izah etmek mümkündür. Ancak, buradan hareketle, ordunun,
tıpkı AB ülkelerinde veya ABD'de olduğu gibi, sürecin sonunda, tamamen
sivil bürokrasinin emrine gireceğini beklemek yanlıştır. Çünkü
Türkiye'nin 'kendine özgü' şartları, buna imkan vermemektedir. Bunu hem
uluslararası irade bilmekte, hem de aktif siyaset içindeki bütün
aktörler, bu konuda bir talepte bulunmamaktadır. Sivil unsurların
talebi, ordunun 'aşırı' etkinliğinin azaltılmasıdır. Bunun ötesindeki
bir talebin 'kırmızı çizgi'yi geçmek olduğunu herkes bilmektedir.
Dahası, böylesi bir gelişmeye, herkesten daha çok, uluslararası irade
engel olur. Zira Türkiye'de ordu, son tahlilde, 'rejimin bekçisi'dir ve
Batı'nın 'güvendiği' son kaledir. Bu kalenin, 'sivil' talepler uğruna,
büsbütün zayıflatılmasını, herkesten önce Batı istemez. Bu yüzden, AB
süreci tamamlansa ve Türkiye AB'ye 'tam üye' olsa bile, ordunun
siyasetteki rolünün 'kökten' bir değişikliğe uğraması ihtimali zayıftır.
Daha muhtemel olan, ordunun, siyasete müdahil olma 'derecesi'nin
değişmesidir. |