|
Bir Dergi Bir Alıntı
Kurtuluş Teolojisi(1)
-'Kurtuluş
Teolojisi'nden Hareketle 'İslâmî Bir Kurtuluş Teolojisi' İmkânı-
Ramazan YAZÇİÇEK
Bu yazıda 1960'larda Latin
Amerika'da Marksist hareket zemininde gelişen; Hırıstiyanların, dinsel
kimlikleriyle mücadeleye katılması neticesinde doğmuş bir teoloji
denemesi olan 'Kurtuluş Teolojisi' incelenmektedir. Çalışmanın esas
amacı Kurtuluş Teolojisi'nden hareketle 'İslâmî Bir Kurtuluş
Teolojisi'nin İmkanını eleştirel bir dille ele almaktır. Bu amaçla,
mustaz'af, Hilfu'l-Fudûl, maslahat kavramları incelenecektir. Yazıda son
olarak 'baskı, zulüm ve haksızlığa başkaldırmanın İslâmî mantığı tespit
edilmeye çalışılacak ve bunun Kurtuluş Teolojisi'nden farklı bir yerde
ve düzeyde aranması gerektiği öne sürülecektir.
Anahtar Kavramlar: Marksizm ve Din,
Kurtuluş Teolojisi, Teolojik Fayda, Hırıstiyan Kurtuluş Teolojisi,
İslâmî Kurtuluş Teolojisi İmkânı, Mustaz'af, Hılfu'l-Fudûl, Maslahat,
Cahiliye.
Kurtuluş Teolojisi
-Kavramsal ve Tarihsel Analiz-
Kurtuluş Teolojisi (Liberation
Theology), 1960'larda Latin Amerika'da fakirlerin, acı ve ızdırap
çekenlerin, ezilenlerin, zulüm görenlerin inanç algılarından yola
çıkılarak oluşturulmuş bir teoloji denemesidir. Bu, akademik tartışmalar
için ortaya atılmış akademik bir söylem değil, Hıristiyan bir söylemin
pratik yaşama aktarılmasını öngören bir kilise teolojisidir (Aydın,
2003: 138). II. Vatikan Konsili (1962-1965)'nden sonra Hıristiyan
dünyasındaki modern problemlere çözüm arayışları çerçevesinde ortaya
çıkan Kurtuluş Teolojisi, Marksist argümanları da kabullenip kullanan ve
toplumsal kurtuluş hareketine bu yüzüyle katılan farklı bir 'dinsel
anlayış'tır.
Kurtuluş Teolojisi'nde din
adamlarının ve teologların tanımladıkları şekliyle değil, kutsal
kitaplarda ifade edildiği şekliyle Tanrıya ve ona iman etmeye vurgu
yapılıyordu. Zira onun Hıristiyanlığın nasıl yaşanması gerektiğini ele
alan bir teoloji olduğunu (Bkz.: Aydın, 2003; Aydın, 2000) görüyoruz.
Hıristiyanların dinsel
kimlikleriyle siyasi bir mücadeleye katılması neticesinde gelişen
Kurtuluş Teolojisi, daha çok pratik koşullar tarafından belirlenen
'teolojik bir paradigma'dır. Bu bağlamda Geleneksel Marksizm, devrim
için kazanılmış Hıristiyan işçileri, özellikle gerici bir yapının, yani
Kilisenin (papazların) karşısına koydu. Bu çizgiyi savunan, aralarında
çok sayıda papaz ve tarikat mensubunun da bulunduğu sayısız Hıristiyan,
toplumsal mücadeleye girerek Sandinist devrimine kitlesel katılımda
bulundular (Bkz.: Löwy, 2004; Mayer, 2000; Yel, 1998).
Kurtuluş Teolojisi'nin, Gustavo M.
Gutiérrez isimli Peru'lu bir Cizvit rahibin 1971'de Teologia de la
Liberación ismiyle neşredilen kitabıyla başladığı görüşü oldukça
yaygındır. Buna rağmen Kurtuluş Teolojisi'nin esas olarak Kolombiya'nın
başkenti Bogot yakınlarındaki Medellin adlı şehirde Latin Amerika'lı
piskoposların düzenlediği bir konferansta delegelerin fakirlerin içinde
bulundukları kötü şartların iyileştirilmesine dair yaptıkları
tartışmaların Gutiérrez'i etkilemesi sonucu ortaya çıktığını göz önünde
bulundurmak gerekiyor. Bu anlamıyla Kurtuluş Teolojisi, Latin
Amerika'nın sosyo-ekonomik ve siyasal şartlarının ürünü olarak ele
alınmalıdır (Yel, 1998: 42,49).
Kurtuluş Teolojisi temelini
Tevrat'ın 'Çıkış' bölümünden alır. Çıkış kitabında Hz. Musa'nın doğumu,
Firavun ile olan mücadelesi ve daha sonra da İsrailoğullarının 430 yıl
Mısır'da kaldıktan sonra Kızıl Deniz yoluyla bu ülkeyi terk etmeleri,
Sina dağında Hz. Musa'nın "On Emir"i alması ve bu emirlerle ilgili
Yahudi kanununun açıklamaları yer alır (Çıkış, 12: 40-41). "Musa
İsrailoğullarına bu cümleleri tekrar ettiği halde içinde bulundukları
köleliğin ağır şartları yüzünden onu dinlememişlerdi" (Çıkış, 6: 9)
ifadesi, Kurtuluş teologlarına ilham kaynağı olmuştur. Gutiérrez de
Latin Amerika'nın "kurtuluş" ümidini Tevrat'ın bu kitabında görmüştür
(Yel, 1998: 43).
Aynı zamanda Kurtuluş Teolojisi'nin
teorisyenleri, somut Latin Amerika gerçeğine uyarlamak için İncil'den
aldıkları bir örneği; anahtar kelime olarak, "fakirlik" kavramını
seçerler (Bkz.: Luka, 4: 18; 9: 58). Ünlü kurtuluş teologlarından
Leonardo Boff da kitlesel fakirliğin kendi kendine ortaya çıkmadığını,
ekonomik, politik ve sosyal mekanizmaların bir ürünü olduğunu, sadece
etik alanda değil aynı zamanda ahlâkî açıdan bir sosyal günah olarak ele
alınması gerektiğini çünkü bu gerçeğin İsa Mesih'in mesajının
değiştirilmesine ve yanlış bir Tanrı imajının oluşmasına yol
açabileceğini belirtmiştir (Yel, 1998: 44).
Kurtuluş teologlarının "fakirlik"
kavramının yanında merkeze aldıkları ikinci önemli kavram "Praxis"tir.
Yunanca "yapmak" anlamına gelen bu kelime, Marksist teoride "objektif
bilginin düşünmeyle değil, ancak pratik aksiyon sonucu elde
edilebileceği" manasında kullanılmaktadır. Nitekim bu ilkeye bağlı
Cizvit rahipler habit (rahiplik elbise)'lerini çıkararak Latin Amerikalı
Marksist gerillalarla birlikte halkın yanında diktatörlere karşı pratik
eylem sürecine girmiş, daha açık bir ifadeyle savaşmaya başlamışlardır
(Yel, 1998: 48).
Kurtuluş Teolojisi'nin Marksist bir
zeminde hayat bulmasının nedenlerini analiz edenler ise bunu, Friedrich
Engels'in dinsel olaylara ve onların tarihsel rollerine Karl Marx'tan
daha fazla ilgi gösterdiğini söyleyerek temellendirme arayışına
girerler. Engels'in, Marksist din incelemesine en önemli katkısı olarak,
dinsel tasarım ve sınıf mücadelesi ilişkisinin bir analizini sunması
gösterilir. Aynı zamanda, idealizme karşı maddeci felsefeden hareketle,
dinselliğin somut toplumsal ifade biçimlerini kavramaya ve açıklamaya
çalıştığı vurgulanmıştır. Engels'te din, artık zaman dışı bir "varlık"
olarak değil, tersine tarihsel dönüm noktalarına uygun olarak dönüşen
bir kültürel biçim olarak ele alınır. Kölelerin dini, Roma
İmparatorluğunun devlet dini, feodal hiyerarşiye göre biçimlenmiş bir
din ve sonunda burjuva toplumuna uydurulan bir din, karşıt toplumsal
güçlerin çatıştığı teoloji, bir sembolik alan olarak görülür. Bu analiz,
dinsel hareketler sorununun kullanımıyla sıkıca ilişkili değerlendirmeye
eğilim gösterir. Aydınlanma filozoflarının aksine Engels'in, sınıf
mücadelesi yöntemi sayesinde, maddecilik ve din arasındaki çatışmanın
her zaman devrim ve gericilik arasındaki mücadeleye denk düşmediğini
gördüğü; yoksulların, çaresizlerin, ezilen ve baskı görenlerin dini
olarak ilk Hıristiyanlıkla ilgilendiği (ilk Hıristiyanlar halkın en
aşağı katmanını oluşturanlardır) ve daha ileri giderek ilk
Hıristiyanlıkla Modern Sosyalizm arasında paralellik kurduğu savunulur.
Bu ilgiyi ve aradaki farkı da Engels, "ilk Hıristiyanlık, kurtuluşu
öteki dünyaya havale ederken, Sosyalizm, onu, bu dünyada beklemektedir"
diye izah eder. Engels'ın din ile tarih arasındaki ilişkiye yaklaşımı;
hem Aydınlanma Felsefesi hem de Alman yeni Hegelciliğinin yaklaşımından
farklı yeni bir yol açmıştır (Löwy, 2004; Küçükaydin: 2004).
Aydınlanmanın, dini, sadece akıl
dışı ve batıl inanç olarak gören anlayışına karşı Engels, dinin bir
sınıf mücadelesi aracı olarak, bir siyasi parti ve ideoloji olarak
işlevi üzerine de yoğunlaşmıştır. Engels'e göre en akıl-dışı olarak
görülen dini, ezen sınıfların bir komplosu olarak tanımlamak, aynı
zamanda onun ezilen sınıfların bir silâhı ve hareketi olduğunu gösterir.
Bu yaklaşıma göre din, sosyolojik olarak bir isyan ve protesto aracı
olarak ortaya çıkmaktadır. Engels'in yazılarının hepsinde din, bir sınıf
mücadelesi aracı ve biçimi, ezilenlerin çıkarlarını ifade etmekte
kullandıkları bir ideolojidir. Çünkü Engels dini hep bir ideoloji, bir
sosyal hareketin ifadesi olarak ele almaktadır (Küçükaydin: 2004).
Engels'in dine yaklaşımı kuşkusuz
İlâhî olanı meşru görmesinden; ona olan imanından değildi. Zira onun,
Darwin'in, toplumsal gelişmenin de evrim ilkelerine uygun bir tarzda
olması gerektiği yönündeki imanında tereddüdü yoktu (Cevizci, 2000:
Friedrich Engels maddesi.). Ancak Onun dine farklı yaklaşımının, bir
anlamda teolojik fayda elde etmenin imkânı arayışından kaynaklandığı
söylenebilir.
Engels'in, dine farklı ilgisine
karşılık Lenin, Troçki ya da Rosa Lüxemburg gibi düşünürler yazılarında,
dinin, işçi hareketinin önüne çıkardığı taktik sorunlarla
uğraşmışlardır. Dikkatleri, dine karşı ateist mücadelenin, sınıf
mücadelesinin gereklerine bağlı olması gerektiği üzerinde yoğunlaşmıştır
(Löwy, 2004). Kapitalizm öncesi tarihle hemen hiç ilgilenmemiş olan
Lenin, aslında bugünkü laisizmin dine bakışının adeta teorisyeni gibi
durmaktadır. Örneğin 1905'de yazdığı 'Sosyalizm ve Din' adlı makalesinde
şunları yazar: "Din, kişinin özel sorunu olarak kabul edilmelidir.
Ancak, dinin devletle ilişkisinin olmaması, dinsel kurumların hükümete
değin yetkileri bulunmaması gerekir. Herkes istediği dini izlemek ya da
dinsiz, yani kural olarak bütün sosyalistler gibi ateist olmakta tamamen
özgür olmalıdır. Sosyalist proleteryanın modern devlet ve modern
kiliseden istediği, kilise ile devletin birbirinden kesinlikle
ayrılmasıdır." Burada görüldüğü gibi aslında Lenin de dini sosyolojik
bir olgu olarak tarif etmekte fakat onun özele ait bir olgu olduğu
anlayışını savunmaktadır (Küçükaydin, 2004).
Bu önkoşullardan hareketle dindar
sosyalist ve devrimin teoloğu olarak Ernst Bloch, kendi kutsal
resimlerini zedeleyen yeni ve eski Ahit'ten İncil'in resmi olmayan bir
yorumunu geliştirir. Muhataplarından, Firavunu reddeden ve herkesi "aut
Cäsar aut Christus (ya Kayzer'i ya da İsa'yı)" seçmeye çağıran Biblia
Pauperum'u (Yoksulların İncili) ödünç alır. Ernst Bloch'la birlikte din
sorununa Marksist yaklaşım radikal bir değişim içine girer (Löwy, 2004).
Burada Bloch'un şu sözü, harekette pozisyon alışı izah açısından
anlamlıdır. Bloch şöyle diyor: "Sadece bir ateist iyi bir Hıristiyan ya
da iyi bir Hıristiyan ateist olabilir" (Bkz.: Löwy, 2004).
Marksist din incelemesinde ilginç
ve orijinal bir başka girişim Lucien Goldmann tarafından sunulmuştur.
Goldmann, din ve Sosyalizm arasındaki benzerlikleri; "din için tanrı,
sosyalizm için insani topluluk inançtır" şeklinde betimler. Benzer bir
karşılaştırmayı her ikisinin de bir rizikoya yani boşa çıkma tehlikesi
ve başarma umuduna dayandığı ve her ikisinin de sadece olguların ölçülüp
biçilmesiyle ispatlanamayacak temel bir inanca dayandığını söyleyerek
ortaya koyar. Goldmann, herhangi bir biçimde "Marksizmi
Hıristiyanlaştırmak" istemeksizin, dinsel inanç ile Marksist ateizm
arasındaki çelişkili ilişkiye yeni bir yaklaşım tarzı getirmiştir. Dinin
rolü konusunda Marksist yaklaşım, Ernst Bloch ve Lucien Goldmann'la
birlikte Latin Amerika'da, Filipinler'de ve sınırlı ölçülerde de olsa
Avrupa'nın bazı yerlerinde Yahudi-Hıristiyan geleneğin ütopyacı
potansiyeli üzerine ortaya koydukları bilgiler analiz edilmeye ve
dikkate alınmaya başlandı (Löwy, 2004).
Kendisi de bir Marksist olan
Michael Löwy, dinin, "ideolojinin", "fikir üretiminin", "bilincin" pek
çok formundan biri olduğunu söyler. Löwy, yeni bir uygarlık tasavvurunun
gerekliliğinden söz ederken yeni bir üretme gereğini, yaşama tarzını da
din olarak görür. Burada 'din'e yüklenilen anlam ne burjuvazinin din
tanımına ne de farklı disiplinlerin literal olarak aldıkları din
tanımına uyar.(2)
Açılan bu yeni yolda geleneksel
Hıristiyan teolojisinin aksine, Özgürlük Teolojisi (Kurtuluş Teolojisi)
temelde Hıristiyan inancının doğruluğunu ve mantıklılığını göstermekle,
diğer bir ifadeyle ispatla ilgilenmez. Aksine, mevcut yapı ve kurumların
bir iç tenkidi mahiyetinde olan Özgürlük Teolojisi; ezilenlerle
işbirliği içinde temel Hıristiyan kanaâtlerinden yola çıkarak dünyanın
adaletsiz sosyo-ekonomik yapısını değiştirmeyi gâye edinir. Buna göre,
temel problem, modern ve bilimsel dünyamızda Hıristiyan olarak kalmanın
nasıl mümkün olabileceği değil, aksine yoksulluğun, adaletsizliğin ve
baskının kol gezdiği dünyada Hıristiyan olmanın ne anlama geldiğidir
(Aydın, 2003: 138).
Latin Amerika Kilisesi'nin hem
sıradan dindarları hem de yönetici kesimin dikkate değer bir bölümü,
sınıf mücadelesine saf değiştirerek halkın saflarında katılmaktaydı.
Roma ve Moskova'nın gözden kaçırdığı da kurtuluşçu bir dinamik içinde
mü'min ve mü'min olmayan devrimciler arasında yeni bir kardeşliğin
oluşmasıydı. Aslında bütün bunlar kuşkusuz klasik Marksist din
kavrayışına; her şeyden önce onun 18. yüzyıl burjuva felsefesinin
maddecilik ve anti-klerikalizmiyle sınırlı bayağılaştırılmış okuma
tarzına bir meydan okumaydı aynı zamanda (Löwy, 2004; Küçükaydin, 2004).
Kitlesel örgütlenme aracı olarak
halk eğitimi de El Salvador'da ilk kez 1970'lerde II. Vatikan Konseyi ve
Kurtuluş Teolojisi'nden esinlenen kilise hareketlerinin bir parçası
olarak başladı. Latin Amerika'lı kilise üyeleri konseyin kilisenin
modernleştirilmesi çağrısını, kilisenin yoksulların davasıyla özdeşleşme
talebi olarak yorumladılar. Birçok rahip yoksulların yaşadıkları
bölgelere, özelikle de kırsal alanlara ve kentlerdeki gecekondu
bölgelerine taşındılar. Kendilerince kiliseyi demokratikleştirme
çabasına girdiler. Vaazları Latince yerine İspanyolca vermeye, popüler
melodilerin etkisini taşıyan ilâhîler okumaya ve halkı, kilise
misyonunun yürütülmesine aktif biçimde katılmaya teşvik ettiler. Düzenli
olarak İncil okunup tartışılırken, tanrının tarihsel bir aktör olduğu,
tüm insanların bu hayatta onurlandırılmayı hak ettiklerini ve insanların
tanrının eşitlik iradesini gerçekleştirmek üzere hareket etmesi
gerektiğini vaaz ettiler. Dahası eğitim çalışmalarında Kurtuluş
Teolojisi'nden esinlenen çağdaş kilise metinlerine odaklanan bir kilise
doktrini çalışması yapılıyorken ardından Marksist sömürü analizinden
esinlenen "ulusal gerçeklik" tartışılıyor ve daha sonra da popüler
örgütlenme eğitimi veriliyordu.(3)
"Kurtuluş Teolojisi Hareketi
temsilcileri, 1979'daki büyük metal greviyle oluşan mücadele dalgasının
ürünü olarak; sendikacılar, işçi önderleri, aydınlar, çeşitli
görüşlerden sosyalistler ve çeşitli devrimci Marksist gruplarla birlikte
Emekçiler Partisi (PT)'ni kurmuş ve "Lula"yı, Brezilya tarihinin en
yüksek oyunu alarak (52 milyon, %61) başkan seçmişlerdi. Böylece
Kurtuluş Teolojisi Hareketi'nin "taban cemaatleri", yirmi yıldan beri
sosyalizm propagandası yapan, neoliberalizm ve "küreselleşme"
politikalarının karşısında yer alan bir partiyi seçerek, Brezilya
burjuvazisinin Amerikan emperyalizmi ve İMF ile birlikte yürütmekte
olduğu yoksullaştırma politikalarına öfkelerini PT'yi destekleyerek
ifade etmiş oluyorlardı."(4) Amerika'da Cumhuriyetçi Parti'nin uzmanlar
grubunun 1980 yılında partinin başkanlık adayı olan Ronald Reagan için
hazırladıkları "Santa Fe Belgesi" olarak bilinen politik el kitabının
'iç yıkıcılık' bölümünde şöyle denilmektedir: "Birleşik Devletlerin dış
politikası daha sonra değil şimdi Kurtuluş Teolojisine karşı mücadele
etmekle işe başlamalıdır." (Löwy, 2004). Diğer taraftan kurtuluşçular
ise "İncil bütün Hıristiyanları ve iyi niyetli insanları, bu peygamberi
akıma katılmaya çağırıyor" söylerken, kendi dengelerini korumayı ise
"Marksizme dinsel inancın yaygınlaştırılmasında bir araç olarak
başvurulduğu" ifadeleriyle savunmaktaydılar (Löwy, 2004).
Kurtuluş Teolojisi neden sadece
Vatikan'ı değil Pentagonu da, neden sadece Kutsal Sandalyenin
Kardinalini değil de Reagan'ın danışmanlarını da huzursuz ediyordu? Açık
olan şuydu: Ortada olan şey, geleneksel tartışma çerçevesini
alabildiğine aşıyordu. Kurulu düzenin kilise ve toplumsal temsilcileri
açısından kendi iktidarlarına pratik bir meydan okuma söz konusuydu.
Keza Kasım 1987'de Mar del Playa'da (Uruguay) toplanan Latin Amerika
ülkeleri ordu temsilcileri, Kurtuluş Teolojisi'nin analiz edildiği
inandırıcı bir belge hazırlanmasını gerekli görüyorlardı (Löwy, 2004).
Aslında Kurtuluş Teolojisi,
kendisinden söz edilmeye başlanan teolojik yazılardan önce, 60'ların
başında ortaya çıkmış geniş bir toplumsal hareketin ifadesidir. Bu
hareket, başında Kolombiyalı Piskopos Alfonso Lopez Trujillo'nun yer
aldığı Latin Amerika Kilisesinin hiyerarşik aparatı CELAM tarafından
olduğu gibi, Vatikan tarafından da şiddetle lanetlenmiştir. Kurtuluş
Teolojisi'nin Vatikan ortodoksluğunu bu kadar rahatsız etme sebebi ise
Roma'nın kurtuluş teologlarına yönelttiği günah suçlamalarının en ağırı,
tehlikelisi ve kaygı vereninin Marksizm günahı olması idi. CELAM başkanı
Lopez Trujillo, Marksist analizin "sorgusuz sualsiz kullanılması,
kilisenin kendi yapısını karıştırmakta ve altını oymaktadır" diyordu.
Ruhbanlar Meclisi'nin (eskiden Kutsal Engizisyon olarak bilinirdi)
başkanı Kardinal Ratzinger tarafından imzalanmış ve Kurtuluş
Teolojisi'ni kamuoyu önünde ilk kez bir "sapma" olarak mahkûm eden bir
belge yayınlamıştı (Löwy, 2004; Mayer, 2000).
Kurtuluş Teolojisi'nin doğuş
şartlarına dair Vatikan'ın önde gelen teoloğu Kardinal Joseph Ratzinger
şunları söylemekteydi: "Altmışlı yıllarda Batı dünyasında apaçık bir
manevî boşluk doğdu. Bu durumda neo-marksizmin çeşitli biçimleri bir
değişiklik geçirdiler ve kendilerini üniversite gençliğine tartışmasız
yakın gösterecek ahlâkî bir katılığa ve anlamlılığa sahipmiş gibi
davrandılar. Ayrıca Avrupa ve Amerika'nın daha önce eşi ve benzeri
bilinmeyen bir refaha ulaştıkları bir zamanda, yoksulluğun ve baskının
ahlâkî meydan okuması artık görmezden gelinemiyordu. Bu meydan okuma, o
zamana kadar varolan gelenekler içerisinde bulunamayan yeni yanıtları
gerektiriyordu. Bu değişik teolojik ve felsefî koşullar, Marksist
filozofları sözde bilimsel olarak temellendirilen umut modellerine boyun
eğen bir Hıristiyanlık biçimi içinde yanıtlar aramaya yöneltti." Sonuç,
"temelde Marksist seçeneklerden yana karar kılmış" kurtuluş
teologlarının ortaya çıkması oldu (Löwy, 2004).
Yine, Kardinal Ratzinger, Katolik
Kilisesi tarafından ihtiyatla karşılanan Kurtuluş Teolojisi hakkında,
"Tanrının suretinde yaratılan insanın (Tekvin, 1: 26-27) sosyo-politik
ve ırksal baskı altında yaşamasının onun bu temel özelliğine de aykırı
olduğunu fakat bu baskıdan kurtulmanın başka ideolojilerden (marksizm)
alınmış tabir ve mücadele yollarıyla mümkün olamayacağını" söylüyordu.
Kilisenin Kurtuluş Teolojisine en çok karşı çıktığı noktalar, bu düşünce
tarzının Marksist analizi kullanması; Hıristiyan düşüncesiyle uyuşmayan
ve insanlar arasında nefret ve düşmanlığa sebep olan sınıf mücadelesi
fikri ve Kitabı Mukaddes'in "komşunu seveceksin" emrine rağmen şiddete
başvurmasıdır (Yel, 1998: 48,49).
Kurtuluş teologlarının gözünde
Marksizm, yoksulluğun nedenlerinin, sistemli, tutarlı ve kapsamlı
açıklaması, keşfedilmesinin kalkış noktasıdır ve dolayısıyla onu ortadan
kaldırmak için de tek radikal tutum Marksizmdir. Latin Amerika
teologları, yoksullarla ilgilenmenin esin kaynağını Hıristiyanlığın
doğuşuna kadar uzanan kilise geleneğine dayandırmaktadırlar. Marksizm ve
Kurtuluş Teolojisi, yoksullukla etkili bir biçimde mücadele etmek için
onun nedenleri üzerinde de hemfikirdirler. Büyük çoğunluğun yoksulluğu
ile ayrıcalıklı azınlığın akıl almaz zenginliği aynı kapitalist ekonomik
sisteme dayanmaktadır. Bunun, Latin Amerika'daki çokuluslu tekeller ve
emperyalist merkezlere bağlı bir bağımlı kapitalizm olduğu
görüşündedirler (Löwy, 2004).
Kurtuluş teologlarının Marksizm'de
reddettikleri arasında, maddeci felsefe, ateist ideoloji ve dinin
"halkın afyonu" olarak nitelenmesi yer almaktadır. Ama kilisenin ve
"gerçekte varolan" dinsel pratiklerin Marksist eleştirisini
reddetmemektedirler. Zira Latin Amerika'da kapitalist toplum düzeninde
faydası olan ve onu savunan toplumsal sınıfın istemleri, kiliseyi
sistemin bir parçası haline getirmiş ve Hıristiyanlığın mesajını egemen
ideolojinin bir öğesi yapmıştır. Keza Hıristiyanlık her zaman güçlülerin
egemenliğini haklı göstermek üzere kullanılmıştır ve hâlâ da
kullanılmaktadır. Latin Amerika'da Hıristiyanlık, sistem içinde işlevsel
bir rol oynayan bir dindi. Ayinleri, kilisesi ve faaliyetleri, halkın
huzursuzluğunu, mevcut dünyadan tamamen ayrı görülen bir başka dünyaya
havale etmeye hizmet etmiştir. Bu nedenle Hıristiyanlık, halkın
adaletsiz ve baskıcı sisteme karşı protestosunu engellemiştir (Löwy,
2004) kanaâti, teologları carî Hıristiyan algısına karşı koymaya
yöneltmiştir.
Yeni paradigmanın üzerine oturduğu
yeni epistemolojide artık, "ateist Marksizmin, Hıristiyan uygarlığın
şeytani düşmanı" olduğu kanaâti yer almıyordu. Marksizmin sadece bir
bilim olmayıp tersine yaşama dair pratik bir karar verme olduğu da
düşünülecek olursa Hıristiyan teolojisinin kendisini buna eklemlemesi
yeni ve farklı bir anlamı yüklemeyi beraberinde getiriyordu. Zira
Marksizim dünyayı sadece anlamayı değil tersine kendi değerleri ile
değiştirmeyi hedeflediği ile kurtuluş teologlarının Marksizme ilgisinin
daha çok ve temelde, belli bağlamları açıklamak üzere sadece bazı
analitik kavramları üstlenmekten ibaret olduğu (Löwy, 2004) paradoksu da
ortada durmaktadır.
Bu koşulların ardından şu haklı
soru da ortada durmaktadır. Epistemik dinamikleri açısından farklı
zeminleri paylaşan ve aslı vahiy olan bir din ile usçu yaklaşımın bir
arada kalışının neticesi nedir? Burada Kurtuluş teologları Marksizmden
çok şey öğrendiler. Acaba marksistler de onlardan bir şeyler öğrendiler
mi? Çünkü düşmanları gözünde cizvitler, "amaç aracı kutsal kılar"
biçimindeki ahlâk dışı ilkenin yandaşlarıdırlar. Acaba materyalist
yaklaşımın pratiğinde bu sınır 'neye göre' 'ne kadar' korunmuştur?
Konuyu buraya kadar daha çok
analitik bir zeminde ele aldık ve Kurtuluş Teolojisi'nin kavramsal ve
tarihsel analizini kısaca yapmaya çalıştık. Bundan sonraki bölümlerde
ise konuyu kendi konumumuzu da öne çıkaran bir yaklaşımla
değerlendirmeye çalışacağız.
'Kurtuluş Teolojisi'nden 'İslâmî
Kurtuluş Teolojisi'ne Yol Var mı?
Modern toplumların problemlerine
yönelik olarak ortaya çıkan sorunlara çözüm arayışları çoğu kez ya
felsefî bir öneri ya da yeni bir teolojik tanımlama şeklinde
gelişmiştir. Bu açılımlarda geliştirilen teolojik tanımlama kuşkusuz
içine doğduğu konjonktür göz ardı edilerek değerlendirilemez. Oluşan
yaklaşımda/paradigmada kullanılan dinsel argümanların epistemik zemini
de iç tutarlılık açısından önemlidir ve çözüm önerilerinin oturduğu
zemin açısından aslî unsurdur. Ve yine bu açılımları "ideal toplum
önerileri"nden hatta cari yönetimlerden de ayrı düşünmemek gerekir. Bu,
ortaya konulan argümanlarla birlikte kastı anlama çabası açısından da
gereklidir. Nitekim "teolojik tanımlama" demek mutlak manada ilâhî,
vahye dayalı demek değildir. Konu özelinde ise dinî argümanların
kullanılmış olması onun beşerî bir üretim olduğu gerçeğini değiştirmez.
Kurtuluş Teolojisi'nin, 'teolojik'
bir zemin üzre olmasından hareketle İslâmî bazı argümanlarla
benzeşmesini/çakışmasını dikkate alan bazı araştırmacılar bu teolojinin
İslâmî izdüşümleri arayışına gitmişlerdir. Özgürlük Teolojisinin temel
argümanlarına bakıldığında, Kur'an ve Hz. Peygamberin sünnetinde 'İslâmî
Bir Özgürlük Teolojisi' için gereken zeminin hazır olduğu (Aydın, 2003:
140) sanısı, bizce, kıyas kabul etmez bir çabadan ibarettir. Zira ne
Kurtuluş Teolojisinin parametreleri, ne epistemik zemini ne de pratikten
teoriye giderken oluşan hareket tarzı İslâmî bir özgürlük teolojisine
imkân verir. İslâm'ın bütüncül yapısının, parçacı, pragmatik ve beşerî
üretmelere şerh düşmeye müsait olmadığını, bilakis buna muhalif olduğunu
düşünüyoruz.
İlk selef yaklaşımında ve temel
İslâmî disiplinler tarafından salt akılcı olması hasebiyle Kelam dahi
kaygıyla karşılanmıştır. Oysa biliyoruz ki, Kelamın öncelikli hedefi,
İslâmı, yabancı kültürel ve düşünsel saldırılara veya etkilere karşı
savunmak olmuştur. Dolayısıyla teolojik her bir paradigmanın İslâm'da
izdüşümlerini aramak düpedüz Kelamın mücadelede muarızı olduğu
yaklaşımların safında pozisyon almaktır. Bunu, maneviyatçı, ruhçu
yaklaşımlarla yapmaya kalkışmak ise literal olana uçları açık olanı
uyarlamak kadar anlamsızdır.
Öncelikle şunun tespiti zorunludur;
İslâm vahyinin metinsel içeriğinin her türlü tahriften veya müdahaleden
korunmuş olduğunda kuşku yoktur. Oysa Hıristiyanlığın bütün metinleri
tabiatları gereği beşerî müdahalelere maruz kalmış; tarihin bir
döneminde, bir toplumsal bağlamda ve bu bağlama son derece bağımlı bir
şekilde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla geçmişte veya günümüzde Hıristiyan
teolojisi ile temellendirilen paradigmaların ister geniş anlamıyla ister
Hz. Peygambere gönderilen literal din anlamıyla İslâm'da yerini aramak
baştan itibaren anlamsız bir çabadır. Zira modern toplumların
problemlerine dair çözüm tarzlarında İslâm'dan unsurların olması başka
bir şeydir, bu unsurları taşıyan paradigmaların 'İslâmî' kabul edilmesi
ve/veya oradan hareketle 'İslâmî olanının oluşturulması' ise bambaşka
bir şeydir. Nitekim Hıristiyanlığın aslının vahiy olması İslâm'la benzer
hükümlerinin varlığını mümkün ve de normal kılmaktadır. Modern dönemin
problemlerine çözüm arayışında, modern zihnin ürünü felsefî
yaklaşımların, ancak birer 'dinsel metin' olarak gördüğümüz
Hıristiyanlık gibi bilgi kaynaklarında karşılık bulmaları korunmuş olan
Kur'an'dan nazireler getirmeyi gerektirmez.
İslâm inancı açısından olaya
baktığımızda itikada dair değişmezlerin mutlak sahibi Allah'tır. Bu
bağlamda beşerî üretme/değerlendirme yeti ve yetkisinin olabileceği
gerçeği yani tecdid esastır. Fakat bu, akideye zarar vermeme sınırı ile
kayıtlıdır. Hıristiyanlık gibi tarihsel ve de beşerî müdahalenin olduğu
inançlardan beslenen pragmatik paradigmaların varlığı İslâm'da da zemin
bulabileceği anlamına gelmez. Kurtuluş Teolojisi'nin içerik ve yöntemi
dikkate alındığında İslâm'da kurtuluş teolojisi veya bu türden
paradigmalara yol olmadığı ortadadır.
Mustaz'af, Hilfu'l-Fudûl ve
Maslahat
Hıristiyan Özgürlük Teolojisinde
yoksul (poor) kavramı merkezi bir konuma sahiptir. Bu teolojide yoksul
(poor) terimiyle ifade edilen anlamın sadece ekonomik olarak fakir ve
yoksulları değil, aynı zamanda baskı ve zulme maruz kalan veya en alt
tabakada insanları da içine almaktadır. Bu terimin Kur'an tarafından
özellikle mustaz'af terimiyle ifade edildiği (Aydın, 2003: 141)
varsayımıyla geliştirilen ilgi ve kurulan bağlantı, İslâmî Kurtuluş
Teolojisi zemini arayışı açısından kanaatimizce ilgisiz olduğu gibi
oldukça zayıf bir argümandır. Burada poor kelimesinin mustaz'afı ne
kadar karşıladığı gibi etimolojik bir tartışmadan öte mustaz'af
kavramının daha çok Hilfu'l-Fudûl toplumsallığı içinde yüklendiği anlam
çerçevesine değineceğiz.
Kurtuluş teologlarının İncil'den
aldıkları "fakirlik" (poor) kavramı (Bkz.: Luka, 4: 18; 9: 58) İslâmî
ıstılahtaki mustaz'af terimini karşılamaktan uzaktır. Mustaz'af,
miskin, fakir, yoksuldan öte bazen zengin dahi olsa zulme maruz
kalandır. Bunu Hilfu'l-Fudûl'un ilk icrasında da görüyoruz. Zaafa
düşüren, haksızlık eden, büyüklük taslayarak ululanan, başka insanların
malları üzerinde hak iddia eden müstekbirdir ki mustaz'af bunun
mağdurudur ve anlamını da o zaman kazanır. Yani mustaz'af müstekbirle
birlikte değerlendirildiğinde ıstılahi anlamını bulur. İstikbar Allah'a
ortak koşmaktan başka bir şey değildir. "Ayetlerimizi yalanlayıp,
onların karşısında istikbara kapılanlar, işte onlar, ateş halkıdır"
(Kur'an: 7/36). Müstekbir, kendilerine Allah'ın ayetleri
hatırlatıldığında "bunlar da neymiş" diye yüz çeviren, büyüklük taslayan
suçlu bir topluluk; halkı zayıf düşürüp mallarına ve canlarına kıyan, bu
yaptıklarını da bir hak ediş olarak gören topluluktur.
Müstekbir kavramının karşısında
anlamını bulan Mustaz'af, za'af durumundan kurtulmak için mücadele etmek
zorundadır. Za'f haline direndiği, istikbara yeltenenlere baş
kaldırdığı, onları onaylamayıp reddettiği sürece sorumluluğunu yerine
getirmiştir. Aksi taktirde mustaz'af oldukları halde müstekbirlerle
birlikte azap halkıdırlar (Ünal, 1990: 411,419). Mustaz'af, fakir gibi
bir hâl, sıfat değildir. Mustaz'af, İstikbar ehli tarafından mağdur
edilen ve düşürüldüğü duruma karşı tavır alandır. Farklı bir ifadeyle
fakir olmak kişiyi, topluluğu tek başına mustaz'af kılmaz, istikbarı
tanımlayışı ve ona karşı tavır alışı onu mustaz'af kılar. Hatta
mustaz'af oluşu da kişinin kurtuluşu için yeter sebep değildir. Onun bu
durumdan kurtulma mücadelesi vermesi kurtuluşu için gereklidir.
Kuşkusuz İslâm, mustaz'afları za'f
durumuna itenlerle mücadele eder ve onları içinde bulundukları durumdan
kurtarmayanları da mesul kabul eder. Ancak bunun Hilfu'l-Fudûl
kavramıyla ilişkilendirilmesi bu kavramın doğru okunmasıyla anlam
kazanır. Aksi taktirde suistimale açık, isteyenin istemesi halinde
kendini mustaz'af addederek Hilfu'l-Fudûl'a sığınması ve dolayısıyla
ilgisiz bir hali meşru bir yöntem olarak görmesi kaçınılmaz olur.
Öncelikle şu noktanın tespiti
gereklidir: Esas itibariyle Hilfu'l-Fudûl'un amacının İslâm'da sağlanmış
olması itibariyle İslâm'dan sonra Hilfu'l-Fudûl yoktur. Çünkü İslâm,
bizatihi fazilettir; yani çözümün özü; tümü, itibariyle şerrin her
çeşidine alternatiftir. Aslında son dönem İslâmî hareketlerin
gündeminden de düşmeyerek bir yöntem sorunu olarak duran Hilfu'l-Fudûl,
pragmacı bir çözüm, şer'î şerife rağmen sığınılacak fetva değildir
Hilfu'l-Fudûl'da esas amaç, hak ve
adalet için erdemlilerle işbirliğidir. Bunun öncülü, ittifak edilen
konuda şer'î şerife muhalif bir durumun olmamasıdır. Bu, amaç için her
yolu meşru görmemek açısından amaç-araç uyumunu zorunlu kılar ve
öz-tezahür uyumunu da gözetir. Kötünün kötüyü devirmesinden iyi doğmaz.
Reddedilen kadar yerine ikame edilen de önemlidir. İslâm'dan sonra belki
fıkhı oluşmamış günümüz ortamında bir yöntem olarak görülebilecek
Hilfu'l-Fudûl, hümaniter her bir yaklaşımın sığınağı olmadığı gibi yine
varlık gerekçesi zenginliğe karşı olmak da değildir.
Keza Hz. Peygamberin de iştirak
ettiği "hilf" (anlaşma) mala, servete, güce karşı koyuş gerekçeli
değildir. Amaç, başkasının malına haksızca el koymaya, zalimin kaba
kuvvetle ve zulümle gaspettiği malı hak sahibine iadesini temin etmeye
ve zalimin mazlumu ezmesine engel olmaktır. Nitekim malı ilk alınarak
iade edilenin Yemen'li bir tüccar olduğu gerçeği vurgumuzu teyid
etmektedir (İbn Hişam, 1985: 1/183; Mevdudi, 1985: 2/255). Hilfu'l-Fudûl
başı ve sonu hayır olan bir birlikteliktir. Hilfu'l-Fudûl ile ilgili
önemli nokta zulme karşı Müslüman olmayanlarla ortak bir çabanın içinde
olunurken alternatif çözüm noktasında İslâm'ın tercihi ve tavrını ortaya
koyabilmektir. Müslümanların reddetmekle emrolundukları halde yanlışın
meşruiyetine sebep olabilecek birlikteliklerden kaçınması gerekir; zira,
bu ilişki ıstılahî olarak Hilfu'l-Fudûl'u karşılamaz. Nitekim konuya
maslahat açısından baktığımızda da kaygımızı karşılayacak yeterince
gerekçe vardır:
"Cumhur-i fukahâ, islâm hukukunda
maslahatın muteber olduğunu ittifakla kabul eder. Onlara göre nefsî
arzunun mahsulü olmayan ve nass'lara aykırı düşmeyen maslahatla amel
etmek gerekir" (Ebu Zehra, 1990: 242; Zeydan, 1982). Keza maslahatın
şer'î bir delile aykırı olmaması, kat'î ve küllî (umûmî) olması da şart
koşulmuştur (Köse, 1991). İslâm hukukçuları, bilgi elde etmenin ilk
yolunun haber-i sâdık olduğunu söylemektedirler. Keza Allahü Teâlâ'nın
emirleri maslahat'ı kavramamızda ilk yoldur. O'nun nehiyleri de
mefsedet'i gösterir. Gazalî: "Maslahattan maksat, şer'î şerifin
gayelerini korumak ve gerçekleştirmektir" der. İlâhî teklife muhatap
olan her insan, emrin en yüksek derecesi olan 'tevhid akidesini'
muhafaza etmek, en şiddetli nehiy olan 'tağut'a kulluktan' da kaçınmak
durumundadır. Zira küfür, mefsedet hükmündedir. Mefsedetin izalesi imkân
olduğunda her Müslümanın üzerine vaciptir. Tağutî güçlerle savaşmak
maslahatın en üst derecesidir. Yine İbn-i Abidin: "Dinin muhafazası,
maslahatların en üstünüdür" hükmünü zikreder." Maslahat, arzu ve
heveslerle belirlenmez. Zira arzu ve heveslere uyulursa yer gök her şey
fesada gider (Erdoğan, 2000: 34). "Eğer hak, onların kötü arzu ve
isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar
bozulur giderdi" (Kur'an 23: 71).
Kadim veya modern
paradigmalara-üretimlere bir dinmiş gibi yaklaşmak, dinin uçları açık
bir ideoloji gibi görülmesinden, farklı bir ifadeyle üretilmiş
değerlerin mutlaklaştırılmasından kaynaklanmaktadır. Oysaki Allah'ın
dini, salt fayda-zarar (çıkar) kriterli değildir. O, tamamlanmış emir ve
yasaklar manzumesidir. Tecdide dayalı üretmeler ise öze muhalif olmayan;
özün, yaşamın gerçekliğine dair yorumudur; şartlar ile kayıtlıdır yani
mutlak değildir (Yazçiçek, 2004). Mustaz'af, Hilfu'l-Fudûl ve Maslahat
kavramlarının kısa analizi de göstermektedir ki Kurtuluş Teolojisi misli
bir İslâmî Kurtuluş Teolojisi'ni bu kavramlara dayalı olarak oluşturmak
her açıdan muhaldir. Keza İslâm, kendisi bir bütün olarak kurtuluştur;
çağın problemlerine yönelik çözüm önerilerinde başkalarına eklemlenmeye
ihtiyaç duymadığı gibi başkasını yedeklemeye de gerek görmez.
Hıristiyanlığı, Emperyalizme destek
olmakla suçlayan Kurtuluş teologlarının haklılığı göz önündedir.
Cizvitler için söylenen, "amaç, aracı kutsal kılar" biçimindeki ahlâk
dışı ilkenin yandaşları oldukları ithamı da yersiz değildir. Diğer
taraftan Roma'nın, Kurtuluş teologlarına yönelttiği suçlamaların en
ağırı, tehlikelisi ve kaygı vereni Marksizm günahı idi. Bu hareketin,
Marksist analizi sorgulamaksızın kullanmasını kilisenin altını oymak
olarak nitelemeleri kanımızca Kilise İmanı açısından doğruydu ve
epistemik bir karşılık bulamayacağı gibi metodik açıdan da isabetli bir
eleştiriydi. Bu bağlamda, karşı taraftan bakıldığında İslâm'da bu
teolojinin izdüşümlerini arayanların argümanları ile İslâm esasları
arasında acaba hangi tutarsızlıklar vardır?
Baskı, Zulüm ve Haksızlığa Başkaldırmanın İslâmî Mantığı
Hz Peygamberin baskı, zulüm ve
haksızlığın her nev'ine başkaldırdığı, yoksulluğu gidermeye çalıştığı
vakıadır. Bu mücadeleyi üzerinde yaşadığı ırkî ve kültürel bağı olanlar
nezdinde gerçekleştirdiği gibi farklı coğrafyalarda da ırk, dil, kültür
ve din farkı gözetmeksizin gerçekleştirmenin imkânlarını aramış ve
harekete geçmiştir. "Özgürleştirme Hareketi" diyebileceğimiz İslâmî
dinamizm, öncelikle kaynağını nereden alıyordu ve bu hareketin asıl
amacı neydi? Bu soruların cevabının doğru tespiti, bize, Latin Amerika
menşeli Kurtuluş Teolojisi'ne İslâm'da bir karşılık bulmanın mümkün olup
olmadığı cevabını da verecektir.
Kur'an'ın ifadesiyle, Allah'ın
hükmünün dışında aranan çözümler, "Cahiliye"dir. İslâm ise tam bunun
karşısında bir kurtuluş hareketidir. Keza o, uygarlığın ta kendisidir.
Istılah olarak cahiliye, Allah'ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul
etmeyip bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere,
düşüncelere ve sistemlere iman etmektir Keza cahiliye, İslâm'ın
zıddıdır. İnsanı insanın kulluğundan kurtarma hedefli olan İslâm
cahiliyenin her türünü ortadan kaldırmaya dönüktür. Kur'an'da geçen
şekliyle, "Yoksa onlar İslâm öncesi cahiliye idaresini mi arıyorlar?
Yakin sahibi (Gerçeği görebilen) bir toplum için, hükümranlığı Allah'tan
daha güzel kim vardır?" (Kur'an: 5/50). Cehalet, ilmin değil daha çok
hilmin zıddı olması itibariyle (Aktaş, 2001: 13) kurtuluşun tam
karşısında yer alır. Kezâ kurtuluş, baskıdan, sömürüden, ahlâksızlıktan,
heva ve hevesin arzularına esaretten, bireysel ve toplumsal olarak
Allah'tan başka ilâhlık iddiasında bulunanların tasallutundan, ekonomik
ve kültürel alanda fıtratı bozucu her tür adaletsizlikten, dil, ırk,
coğrafya putçuluğundan kurtulmaktır. İşte tam anlamıyla cahiliyeden
İslâm'a geçmek de budur. Reddiyenin kaynağı vahy dışında aranılırsa, bir
cahiliyeden çıkılırken cahiliyenin başka bir formuna geçilir.
Peygamberlerin hem dindar hem de
inkarcıları haksızlık, baskı ve zulüm'den kurtarmaya çalışması dine
rağmen bir durum değil bilakis dinde olan bir çözümdür. Ancak din sadece
bu davranışlardan ibaret değildir. İslâm insan sevgisini emrederken
hümaniter bir mantık oluşturmaz. Bu anlamda İslâm, Allah'tan başka
İlâhların reddi; ancak Allah'ın tek İlâh olarak kabulü anlamında bir
özgürleştirme hareketidir. Dolayısıyla yaşama dair kısmi yanlışlardan
kaçmak asıl özgürlük olmadığı gibi ilâhlardan bir ilâh beğenmedir ki,
asıl kurtuluş da bu değildir. Mutlak özgürlüğe, Allah'tan başka her bir
ilâhlık iddiasının reddiyle ulaşılabilir. İşte İslâm'ın daveti
evvelemirde bu hakikate dayanır.
Kurtuluş Teolojisi'nin İslâmî
izdüşümlerini mümkün görenlerin iddia ettiklerinin (Aydın, 2003: 150)
aksine peygamberlerin misyonu içinde bulundukları toplumların ihlâl
edilen haklarını o hak talebiyle sınırlı hümaniter bir hak talebine
indirgenemez. Tam aksine Peygamberler, bütün hakları aslına rûcü
ettirecek bir hareket içinde olmuşlardır. Bu pozisyon almayla öncelikle
Allah'tan başka ilâhlar reddedilmiş ve kendilerine itaât çağrısıyla
toplumlara gitmişlerdir. Amaç, yanlışın yerine hakkı ikame etmek ve
harekete geçirici saik de hep vahy olmuştur.
İslâm'ın gösterdiği hedefte,
insanoğlunun, bireysel kaderinin ötesinde Allah'ın dünyaya yönelik ilâhî
hedef ve gayesinin de yerine getirilmesi için mücadele zorunluluğu
(Aydın, 2003: 144), aslında İslâm'ın özgün karakterini ve İslâm
düşüncesinin temel özelliğini vurgulamaktadır. Bu, İslâm düşüncesinin,
ilâhî hedefe mebni; gayesi, İlâhî muradı yakalama ve gerçekleştirme olan
bir düşünce sistemidir. Dolayısıyla biz gerek maslahat bağlamında
gerekse Hilfu'l-Fudûl açısından olsun kadim veya modern problemlerin
halline dair çözüm önerilerinde bu özellikleri dikkate alarak bütüncül
bir yaklaşımla çözüm sunabiliriz. Farklı paradigmalarla ortak noktaların
varlığı İslâmî şerh düşmeleri gerektirmez. Parçacı bir tarzda çözüm
önerileri de esas itibariyle İslâmî olmaz. Olsa olsa içerisinde
İslâm'dan da doğruların olduğu yeni beşerî icatlar olur. Oysa İslâmî
olan ile beşerî olanın bilgi kaynakları farklıdır. Biri, sınırlı aklı,
geleneği referans alırken diğeri bilgi kaynağı olarak vahyi kabul eder.
Keza vahy insanî gerçekliğe rağmen veya ona karşı bir şeyi emretmez.
Vahy fıtratla barışıktır, hatta daha ötesi fıtratı temel alır ve fıtrî
olanları da yaşamı değiştirmek için insanın önüne hedef olarak koyar.
Kur'an'da kıssaları geçen
Peygamberlerin yaşadıkları toplumların yoksullaştırılmasına, haksızlığa
uğramasına, ahlâki çöküntüsüne, haksız gelir elde etmesine, kendilerine
adaletsizce muamele edilmesine karşı çıktıkları bilinen bir durumdur
(Kur'an 26: 128,129; 11: 62-63; 12: 23-30,89). Onlar, bu mücadeleyi
ümmetlerine aynı zamanda bir sünnet olarak da bırakmışlardır. Bütün
sapmaların reddi, reddedilenlerin yerine İslâm'ın özü olan "Lâ İlâhe
İllâllah"ın ikame edilmesi ile hedefini bulur. Burada 'Lâ', reddedilmesi
gerekenlerin tümünü ifade ederken 'İlâhe İllâllah' ise ikame edilmesi
gerekeni göstermektedir. Zira esas amaç salt yoksulluğun, haksızlık ve
baskının reddi olsaydı onca Peygamber o kadar zorlu mücadelenin tarafı
olmaz belki daha kolay bir yolu tutarak belli problemlerin izalesiyle
birlikte rahatı ve iktidarı tercih ederlerdi. Oysa Kur'an'ın şahitliği
bunun böyle olmadığını gösteriyor. Aydın'ın dediğinin tam aksine (2003:
149-152) Peygamberler önce ve sonra insanları ancak Allah'a itaâte
çağırmışlardır. Keza Allah'a itaât bütün baskı ve zulme, ahlâksızlık ve
sömürüye başkaldırı ve sapmalarla mücadeleyi kapsar. Oysa parçacı bir
yaklaşımla mücadele Allah'a itaate vardırmaz. Belki ezilenlerin hakkı
alınır ancak yeni bir zulüm türetilir. Belki cârî ahlâksızlık giderilir
ancak yeni ahlâksızlıkların kapısı açılır. Bir kesimin gasp edilen
hakları elde edilir ancak yeni haksızlıklar ortaya çıkar. Bir tarafın
ırkçılığından kaynaklanan baskı ve zulüm kalkar ancak bu kez
diğerlerinin ırkçılığı başlar. Dolayısıyla çözüm, tekil sorunları
ortadan kaldırmanın yerine bir bütün olarak bütün sapmaların anası olan
cahiliyenin ortadan kaldırılmasındadır. Keza bütün sapmalar cahiliyenin
ürettikleridir.
Allah (cc), Kur'an'da, akıl
sahipleri için pek çok ibretin olduğu peygamber kıssalarını (Kur'an:
12/3,111) bize bildiriyor. Peygamberlerin çağrılarına baktığımızda, hep
aynı mesajla; "Allah'a kulluk, Allah'a ve Peygamberlerine itaât"le
(Kur'an: 4/64; 21/25) geldiklerini görürüz Dolayısıyla Peygamberlerin
hareketi hep bu minval üzere gelişmiştir. "Allah'a kulluk, Allah'a ve
Peygamberlerine itaât" hakikatine aykırı bir yönelim, maslahat olarak
kabul edilemeyeceği gibi oluşturulan paktlar da Hilfu'l-Fudûl olmaz.
"Andolsun ki biz, "Allah'a kulluk
edin ve Tağut'tan sakının" diye (emretmeleri için) her ümmete bir
peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti.
Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün,
inkar edenlerin sonu nasıl olmuştur!" (Kur'an: 16/36).
İslâm, tarih boyunca yaşama
müdahaleyi gözetmiştir ve müdahaleci karakteri de hiç değişmemiştir.
İslâm, vahye rağmen merkeze alınanlara itibar etmez. Bireysel ve
toplumsal yaşama müdahaleyi hep tevhid; yani "Lâ İlâhe İllâllah" eksenli
kılmıştır. Bu, ister kadîm dönemlerde olsun isterse modern toplumların
problemlerine dayalı olarak gelişen sorunlar karşısında olsun fark
etmez. Dolayısıyla İslâmî anlayışta süreklilik, üretilmiş değerlere
karşı netlik ve kararlılığı muhafaza ile sağlanır.
"Kur'an'da, zengin ve güçlü olana
karşı mustaz'afın tercih edilmesi" (Aydın, 2003: 145) ise bir yanılma
değilse varılmak istenen sonucu meşrulaştırmak için ileri sürülen son
derece sorunlu bir argümandır. Hilfu'l-Fudûl'un teşekkül gerekçesi de
zengin ve güçlü olana karşı yapılanma değildir. Kur'an, zengin olsun
fakir olsun, güçlü olsun güçsüz olsun haksıza, zalime, müstekbire karşı
koymayı emreder. Kezâ Hilfu'l-Fudûl'un teşekkül gerekçesi de
müstekbirler tarafından za'afa düşürülen mustaz'afın yanında yer almak
içindir. Nitekim Kur'an ve Hadis kaynakları, nice zengin ve güçlü
Müslüman birey ve topluluklardan bahseder. Eşitlik, tarafların mal ve
statülerinin denklenmesi demek değildir. Bu Marksizmin sınıf
mücadelesinin gerekçesidir. Eşitlik, taraflara karşı adil ve eşit
davranmaktır. Birinci anlamda eşitlik talebi, marksizmin talebidir.
Kur'an'ın, Abese Suresi'nin başında
"Hz. Peygamberi, zengin ve güçlü insanlara karşı her durumda zayıf ve
güçsüz insanları tercih etmeye davet ettiği" iddiası (Aydın, 2003: 145)
da yanlıştır. Hz. Peygamber bir olgu olarak zenginliğe değil haksızlıkla
elde edilen zengine karşı olmuş ve istikbar ehlinin mağduru olan zayıf
ve güçsüzleri korumuştur. Zira İslâm, zenginliğe ve meşru güce karşı
tavır almamıştır. Zenginliğini haksız yollardan elde edene ve istikbar
ehline karşı mücadele etmiştir. Fakirlik veya zenginlik zayıflık veya
güçlü olma esas itibariyle övgü ve yergi sebebi değildir. Bilakis veren
elin alan elden üstünlüğü övülerek meşru yollardan kazanca ve güce
teşvik vardır. Zira her hal üzere bulunan Peygamberler vardır.
Karşımızda Süleyman (s), Davud (s) örnekleri vardır ki bunlar hem zengin
hem de alabildiğine güç sahibidirler.
Kurtuluşun başlangıç noktası da son
noktası da Lâ İlâhe İllâllahtır. Bunun iki temel sebebi olduğu
kanaatindeyiz. Birincisi: Muhatap toplum tarafından bu kelimenin
manasının çok iyi bilinmesidir. İkincisi: Lâ İlâhe İllâllah kelimesi,
iman ve İslâm hakikatinin tümünü; kabul ve redlerinin tamamını karşılar
içeriktedir, yani öz ve özettir.
Tam da burada hem düşünce birikimi
ve üretimi açısından süreklilik kaygısını vurgulama hem de ilmî açıdan
bir eksiklikten kaçınma amacıyla Seyyid Kutup'un konuya dair karşılık
bulan görüşlerine değinmek gerekiyor. Kutup, şöyle diyor:
"Allah Rasûlü'nün (s) tebliğde
attığı ilk adımın insanları Lâ İlâhe İllâllah'a davet oluşu, onları hak
olan Rablerini tanımaya, başkasına değil, yalnızca O'na ibadet etmeye
çağırması hep Allah'ın hikmeti gereğidir. İşin gerçeği, aciz insan
aklının sandığı gibi, Arapların kalbine ulaşmanın en kolay yolu bu
değildi. Onlar dillerindeki ilâh kelimesinin Lâ İlâhe İllâllah'ın ne
anlama geldiğini, uluhiyetin yüce bir egemenliği ifade ettiğini gayet
iyi biliyorlardı. Lâ İlâhe İllâllah'ın yeryüzündeki egemenliğini
gaspeden ve bu gasp sonucu oluşan yaşam biçimine karşı gelişen bir
kıyamın, Allah'ın izin vermediği fakat, kendilerinin uydurdukları bir
şeriatle hükmeden yöneticilere karşı bir başkaldırı olduğunun
farkındaydılar.
En bereketli, en zengin topraklar,
Allah Rasûlü'nün İslâm ile gönderildiği sırada Arapların değil başka
ulusların; Bizanslıların, İranlıların elinde bulunurken tamamen verimsiz
kupkuru çöller Arapların elindeydi. Doğru sözlülüğü, güvenilirliği hatta
hakemliği tartışılmayan; Haşimoğullarının önde gelenlerinden olan Hz.
Peygamber, iç çekişmelerin yiyip bitirdiği, iç çatışmaların bölüp
parçaladığı Arap kabilelerini birleştirebilir, kuzeyde Bizans, güneyde
İran gibi sömürgeci ve işgalcilere karşı ulusal bir hareket
başlatabilirdi. Dolayısıyla bu hareketle yarımadadaki egemen güçlerin
baskısıyla karşılaşmaz hatta Arapların tümü bu çağrıyı kabul ederlerdi.
Bir başka yol, kendisine liderlik, başkanlık teklif edilen Hz.
Peygamberin Arapları önce kendi yönetimine alması, güç ve iktidarı
tamamen eline geçirdikten sonra iktidarını, onlara tevhid akidesini
anlatmada kullanabilirdi. Hz. Peygamberin içinde bulunduğu toplum,
servet ve adalet dağılımı açısından bir toplumun içinde bulunabileceği
en kötü durumdaydı. Bu durumdan hareketle O (s), toplumculuk yapabilir,
zenginlerin mallarının fakirlere dağıtılacağı, adil olunacağı
argümanlarını merkeze alan bir hareket oluşturabilirdi. Bu durumda
fakir, yoksul, ezilmiş ve kendilerine adaletsiz davranılan büyük
çoğunluğu arkasına alabilirdi. Ahlâkî çöküntü had safhadaydı, değer
adına adeta hiç bir şey kalmamıştı. Zülüm, baskı hatta zulme uğramamak
için zulm etmek normal bir yaklaşım olarak kabul edilir olmuştu. Yine
Hz. Peygamber, ahlâkı, fazileti, arınmayı ön plana alarak bir ıslah
hareketine girişebilir dolayısıyla onca hakaret ve direnişle
karşılaşmazdı
Ancak Hz. Peygamber saydığımız
harekete geçici, doğru-yanlış unsurlardan hiçbirini merkeze alıp
mücadeleye girişmedi. Zira Bizans tağutunun, İran tağutunun
egemenliğinden kurtulan insan bu kez Arap tağutunun esiri olacaktı. Oysa
tağutun hepsi tağuttur, insanlar ancak Allah'ın kullarıdırlar. Keza Lâ
İlâhe İllâllah ile egemenlik ancak Allah'ındır. Yine çıkar yol fıtri
farklılıkları yok etmek, helâl yoldan kazanılanları başkalarına vermek
değildi. Salt ahlâk hareketi esas alınarak diğer insanî ve toplumsal
sapmalar da ertelenmedi" (Bkz.: Kutup, 1995).
Lâ İlâhe İllâllah bireysel ve
toplumsal hedefleriyle; fıtri bozulmaları düzeltmeyi, dumura uğrayan
ahlâkı düzeltmeyi, insanlar üzerinde egemenlik iddiasında bulunan her
nev'î tağutu reddetmeyi hedefleyen bir yaşam tarzıdır. Bu hedeflere
mebni yol, Hz. Peygamberin ve yollarını takip ettiği önceki
peygamberlerin kurtuluş hareketidir. Çünkü Peygambere verilen Kitap
öncekileri tasdik edicidir. İslâm'ın dönüşümde esas aldığı kriterler,
yanlışa başkaldırının mantığı bütün peygamberlerin örnekliğiyle
"Allah'a kulluk, Allah'a ve Peygamberlerine itaât" çağrısını mündemiç
bir öz, özet olan Lâ İlâhe İllâllah'tır. Bu hakikat aşikar olarak
ortadayken 'Özgürlük Teolojisi'nin İslâmî izdüşüm arayışlarını
temellendirmeye çalışıldığı argümanlar İslâm'ın esas itibariyle asla baş
vurmadığı yöntem araçlarıdır.
Sözün Özü
Günümüz insanı, Modern olana
teslimiyet ile geleneksel olanı sürdürmenin kuşatmasındadır. İnsanın,
Allah'ı tanımayan ütopyalara teslimiyeti tükenmesi iken, geçmişin
ayıklanmamış geleneğine mahkûmiyeti de modern olanın kuşatmasından daha
az riskli değildir.
Gelenek ve modern eğilimli değişik
siyasal öneriler, ideal yönetim tanımlarında; eşitlik, adalet, özgürlük
gibi kavramları ön plana çıkar mışlardır. Bir de bunların yanında ütopik
tasarımlar vardır ve bunlar, ya özendirici ya da korkutucudurlar. Diğer
öneri ve uygulamalarla birlikte bunların genel karakteri, vahyi ve
insanî gerçekliği bir bütün olarak dikkate almamış olmalarıdır. Bu
bağlamda değişik ideolojik yönelişleri, modernizm ve gelenekçilik gibi
iki üst kimlik altında toplayacak olursak bu yönelimlerin ortak
paydasının, İslâm vahyinin dışında mutlak değer kriterleri üzerine
oturmuş olduklarını söyleyebiliriz. Geçmişten günümüze vahyi devre dışı
bırakan eğilimler geçici oldukları gibi tarih sahnesinden çekilmeleri de
kaçınılmaz olmuştur. Bunların çözümsüz oluşları da burada yatmaktadır.
Başarıları vardır ancak mevziîdir. Kezâ ortaya koydukları, kalıcı ve
faydalı olmanın çok uzağındadır. Zira tarih bir çok farklı üretime ve
müdahaleye şahit olduğu gibi bir o kadar da bunların tarih sahnesinden
çekildiğine şahitlik etmiştir. Dolayısıyla ne dünün gelenekleri ne de
günümüzün modern ideolojileri ebedidir.
Günümüz insanının da modernitenin
kuşatmasından ve geleneğin gizeminden kurtulma zorunluluğu vardır.
Çözüm, tarihin çöplüğüne razı olmanın dışında bir yerde aranmalıdır.
Değişim zorunludur ve mümkündür. Ancak yeniden bu potansiyelin keşfine
ihtiyaç vardır.
İslâm, tarih boyunca yaşama
müdahale etmeyi gözetmiştir. Günümüzde yeni bir tehlike, "Lâ İlâhe
İllâllah"ın, profan veya metafizik yönelimlere eklemlenmesindedir. Bizce
İslâmî popülizm(!), sosyolojisi reddedilen diğer paradigmalardan daha az
tehlikeli değildir. Bu sebeple adı ne olursa olsun İslâm, beşerî
paradigmalara eklemlenmeden kendi inanç ve yöntem gerçekliği içerisinde
sahiplenilmelidir. İslâm, sosyal-siyasal hayata müdahaleyi imanın
zorunlu sonucu olarak görür. Bu sebeple İslâm, her sapmada vahye rücû
edişi telkin eder. Bu ahenk ve bütünlüğü, "İslâmî bütüncü yaklaşım"
(Bkz.: Yazçiçek, 2004) olarak görüyoruz. Bu, İslâm'ın sosyal yaşama
müdahale talebi yani bütüncü özelliğinin gereğidir.
İslâm ötekine merhametten
alıkoymadığı gibi hatta bunu canlı-cansız her bir yaratığa da uygulamayı
esas alır. Dolayısıyla sorun ötekine merhametle ilgili değildir. Sorun,
ötekini bulunduğu hal üzre meşru görmektedir ki bu aslında kendini
yalanlamaktır. Tüm insanlığa hizmet her şeyden önce fıtratların önündeki
engellerin kaldırılmasından geçer. Hak ile batılın içiçe girdiği,
bulanık ve kirli düşünsel ortamlarda doğru pratik geliştirmek imkânsız
olmasa da düşüncede net olmak çok önemlidir.
Peygamberlerin, fakirlerin, acı ve
ızdırap çekenlerin, ezilenlerin, zulüm görenlerin sorunlarıyla
ilgilenmeleri bu hedefleri amaç olarak önlerine koymalarından değil,
"Allah'tan başka İlâh olmadığı" emrinin gereği olarak görmelerindendir.
Çünkü bu problemler evvelemirde cahiliyenin ortaya çıkardığı
sorunlardır. İslâm'ın hedefi, cahili olanın bir bütün olarak bertaraf
edilmesidir. Bu hedef sadece ilgili sorunları değil bu sorunlara
kaynaklık eden asıl sebepleri de ortadan kaldırmayı amaçlar.
Özgürlük Teolojisi'ni İslâm
dünyasının mevcud ciddi sorunlarına çözüm arayanlara realiteden metne
gitme anlamında teolojik model olabileceği savı, insanlık için mutluluğu
ancak bir ideoloji penceresinden görebilme kısırlığıyla izah edilebilir.
İslâm, mesajını, realiteyi göz önünde bulundurarak somutlaştırır ancak
İslâm, realitede revizeyi/ıslahatı hedeflemez. O, bütüncül inkılabı
hedefler ve muhtemel gelecekteki mislini, muadilini de karşılayacak
prensipler ortaya koyar.
Daha önce Dinsel Çoğulculuk
Paradigması'nın analizinde de söylediğimiz gibi bu ve benzeri çabalar,
Batı'nın, Kilise odaklı problematik etrafındaki çözüm arayışları hem
yöntem hem de içerik itibariyle İslâm kültür zeminine taşınmasından
başka bir sonuca yol açmaz. Kuşkusuz İslâm kültür zemininde de sorunlar
vardır; ne var ki sorunlar, çoğu kez aynı olmadığı gibi çözüme dair
yöntem de aynı değildir. Ortaya çıkan modern problemlere Kur'ânî
çözümler üretmek gereği vardır. Müslüman için esas olan, değişim
gerçeğiyle yüzleşirken Kur'ânî çözümler üretmektir. Çözüm, tarihsel
vakıalara tepkisel tavırlarla yaklaşmak, hakikati, fayda-zarar eksenli
kritere endekslemek gibi seküler, pragmacı bir yaklaşım değildir
(Yazçiçek, 2003).
Tam bu noktada, kaygılarımızı teyid
eden bir gelişme olarak dinsel çoğulculuk paradigması'nın, Paul F.
Knitter tarafından yeniden biçimlendirilerek ifade edilmesine değinmek
gerekiyor. Knitter, artık bütün din mensuplarının bir araya gelerek
"Dinlerin Bir Kurtuluş Teolojisi" adı altında yeni bir teoloji
geliştirmeleri gerektiğini ileri sürmüştür. Geliştirilen bu model ile
Kurtuluş Teolojisi'nin temel prensiplerinin çoğulcu bir dinler teolojisi
geliştirmeye yardımcı olacağını düşünür. Kurtuluş Teolojisi
savunucularıyla işbirliği yaparak bütün dinleri kapsayan ve ilkelerini
dinler arası diyalog sürecinden alan bir model geliştirilmesi
gerektiğini savunur. Bunun için dini çoğulculuğu esas alan teologlarla
kurtuluş teologlarının işbirliği yapmasını önerir (Bkz.: Aydın, 2000:
148-149).
Son versiyon olarak önerilen
"Dinlerin Bir Kurtuluş Teolojisi" paradigması, Dinsel Çoğulculuk ile
Kurtuluş Teolojisi ortak zeminini dayatmacı bir test ediş edası
kullanarak ortaya koymaktadır. Bizce bu test edişte samimiyeti,
çağımızın fakiri, mazlumu, baskıya maruz kalanları ve tam anlamıyla
kimlikleri özelinde katliama uğrayanlar olarak müslümanlardan yana
kurtarıcı olmasıyla göstermesi gerekir. Kanaâtimizce çoğulcu tezlerle
ortaya konulanlar kadar önemli olan, bunların, hangi siyasî iradeyle
eşgüdümlü olduğudur. Bu arkaplan doğru okunmadığı takdirde, çatışmaya
dikkat çekerek, mutlak güce teslim olmanın dışında alternatif olmadığı
vehmine kapılınacaktır. Ya cehennem ya da küreselleşme, diyalog,
çoğulculuk, kurtuluş teolojisi dayatması bu vehmi beslemeye
yaramaktadır.
Modern dünya, felsefî önerilerini
ellerindeki dinsel metinlerle temellendirmeye çalışmaktadır. Bizden
talepleri ise korunulmuş olan vahyin üretilmiş değer olan dinsel
metinlerini tasdiktir. Dinsel çoğulculuk ve/veya dinlerarası diyalog,
küreselleşme, hoşgörü v.b. kavramlarla ifade edilen süreç Kur'an'ın
belirleyiciliğini speküle ederek boşa çıkarmak; hatta farklı duruşları
simgeleyen her bir yerel kültürü sıfırlamayı hedefler. Yerine ikame
edilmek istenen ise "evrensel dinî uyanış", "global din"dir (Bkz.:
Yazçiçek, 2003). Varmak istedikleri yeni hedef ise "Dinlerin Bir
Kurtuluş Teolojisi"dir.
Modern zihnin ürünü felsefî bir
yaklaşım olarak da değerlendirebileceğimiz Özgürlük Teolojisi'ne İslâmî
izdüşümler aramak hele hele bu teoloji denemesinin amaç itibariyle tüm
peygamberlerin yapmak istedikleri amaçla örtüştüğünü düşünmek veya
söylemek a'mak-ı hayalin de ötesine geçmeyi gerektirir. Modern
toplumların çok karmaşık problemleriyle birlikte çözüm arayışları da
farklı farklıdır. Bunların içerisinde materyalist bir zeminde çözüm
arayanlarla birlikte dinsel zemine dayalı farklı paradigmalar da
doğmaktadır. Hızla sekülarize olan toplum aynı zamanda çözümsüzlüğü de
yaşamaktadır. Çözümsüzlükle birlikte yeni sorunlara da sebep olan
seküler öneriler karşısında toplum bu kez yeni metafizik alanlarda çözüm
arayışına girmektedir.
Geleneksel referansını Hıristiyan
teolojisinden alan Kurtuluş Teolojisi, Latin Amerika'da ortaya çıkmış
daha çok Latin Amerika ile sınırlı kalmış Marksist hareketle baskılanmış
dönemsel bir ilâhîyat söylemi olarak görülebilir. Kurtuluş Teolojisi,
cârî kilise imanına başkaldırırken problemlerini kısmen İncil'e atıfla
ifade eden; ancak, gerek gördüğünde İncil dinamiğine de ters düşmeye
razı olan bir paradigmadır. Dolayısıyla dinsel olmaktan öte daha çok
pragmatik, yeni, modern dönemin problemlerine çözüm arayışında olan
ilâhîyattan da beslenen bir hareket söylemidir.
Kurtuluş Teolojisi, Emperyalizme
başkaldırı ve kendi şartlarının çarpıklıklarını dinsel içeriğiyle
sorgulayıcıdır; dini tercihleri olsa da bunlar yok denecek kadar az
olan, bir harekettir. Bunu bir ilâhîyat söylemi olarak analize konu
edinmemiz de bundandır. Dolayısıyla Kurtuluş Teolojisi içinde doğduğu
şartlarla birlikte değerlendirilmelidir. Keza ilgili paradigma toplumsal
açılım getirmekle beraber paradigmanın oluşmasını daha çok toplumsal
realite sağlamıştır. Bu teoloji, akademik teorilerden öte pratikten
teoriye gelişen bir harekettir. Bu yaklaşımın nasılların niçinleri
belirlediği empirik bir olgu olarak tanımlanabileceğini düşünüyorum.
Bundan dolayı dinsel mahiyetli tanımına rağmen sorumluluk alanı
itibariyle empirik-etik dışına çıkamadığı kanaâtindeyim. Marksizmle vahy
taban tabana zıt zeminde oldukları halde ilgili teoloji ikisini ortak
konumlarda buluşturmaya çalışmaktadır ve bu yazı boyunca iddia edildiği
üzere oldukça sorunlu bir pozisyondur.
Araştırmamızda vardığımız bir diğer
sonuç, Kurtuluş Teolojisi'nin İslâmî izdüşümleri arayışı içinde
olanların söylediklerinin tam aksine bu teolojinin ne amaç ne de yöntem
itibariyle hiçbir peygamberin getirdiği öğretilerle örtüşmediğidir. Zira
epistemik zeminleri, amaçları, yöntemleri farklı olan; dinsel
metinlerden esinlenen bir beşerî doktrinle, korunmuş; tek vahye dayalı
din olan İslâm'ı amaçları bakımından örtüşme içerisinde görmek mümkün
değildir. İslâm eklemlenmeye ihtiyaç duymadığı gibi özüne ters unsurları
almayı da kabullenmez. Çünkü Müslümanlar için ancak İslâm, bir bütün
olarak Kurtuluştur.
Dipnotlar
(1) Bu makale, Yazçiçek,
Ramazan, "Kurtuluş Teolojisi - 'Kurtuluş Teolojisi'nden Hareketle
'İslâmî Bir Kurtuluş Teolojisi' İmkânı-, Tezkire, s: 40, Eylül/Ekim,
'04, Ankara: s. 68-91'de yayımlanmıştır.
(2) Zaten bu anlamıyla da
bazı Sosyalist yorumcular Sosyalizmi bir din olarak gösteren ve
Sosyalizmin ayrı bir uygarlık projesi olabilmesi, yani bir din, ayrı bir
üretim ve yaşama tarzı olabilmesi için, burjuvazinin dine yüklediği
anlamda, din olmaktan çıkması gerekir derler (Küçükaydin: 2004).
Bu yorumcular, dine
yükledikleri bu apayrı anlamla da aslında amaç için metodik olduğu gibi
anlam kaydırması açısından da tam bir pragmatik davranış ortaya
koymaktadırlar. Bunu bambaşka bir üstyapı örgütlenmesi olarak görmekte
ve "yeni bir üretme ve yaşama tarzı", başka bir uygarlığın
programlaştırılması, yani özetle buna başka bir din demektedirler.
Pragmatist kaygıyla yapılanın zorunluluğunu da "sosyalizm bir din olmak
zorundadır ve bunu başarmak için de burjuvazinin din kavrayışından
kurtulmak zorundadır" söyleyerek ortaya koymaktadırlar (Küçükaydin:
2004)
(3) Bkz.: "El Salvador'da
Kitlesel Örgütlenme Aracı Olarak Halk Eğitimi", (1999), Çev.: Latin
American Perspectives dergisinden kısaltılarak çevrildi.
http://www.sendika.org
(4) Kurtuluş Teolojisi
Hareketi'nin içinde yer aldığı gelişmelere dair bkz.: "Latin Amerika'da
Bir 'Şer Ekseni' Doğuyor."
http://www.iscimucadelesi.net/dergi/bes/latino.htm
KAYNAKÇA
Aktaş, Faruk (2001) Kur'an'da
Cehalet Kavramı, İstanbul: Ekin Yayınları.
Aydın, Mahmut (2003) "Özgürlük
Teolojisinin İslâmî İzdüşümleri", Tezkire, Ankara: s: 31-32, s.137-156.
Aydın, Mahmut (2000) "Bir
Hırıstiyan Kurtuluş Teolojisinden Dinlerin Bir Kurtuluş Teolojisine
Doğru", Dîvân,İstanbul: s: 9, s. 133-150.
Cevizci, Ahmet (2000) Paradigma
Felsefe Sözlüğü, İstanbul: Paradigma Yayınları.
Ebu Zehra, M. (1990) İslâm Hukuku
Metodolojisi, Çev.: Abdulkadir Şener, Ankara: Fecr Yay., 5. Baskı.
Erdoğan, Mehmet (2000) İslâm
Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, İstanbul: İFAV. 4. Baskı.
Kerimoğlu, Yusuf (1990) Kelimeler
Kavramlar I., İstanbul: İnkılâb Yayınları, 11. Baskı.
Köse, Saffet (1991) Şâmil İslâm
Ansiklopedisi, "Maslahat" mad., İstanbul: Şâmil Yayınevi.
Kutup, Seyyid (1995) Yoldaki
İşaretler, Çeviri: Mustafa Özel, İstanbul: Özgün Yayıncılık.
Küçükaydin, Demir (2004) "Marksizm
ve Din-Marks Sonrası", Tarihsel Maddecilik ve Sosyalizmin Sorunları
Formu, http://f50.parsimony.net/forum202260/messages/677.htm
Mevdudi, Ebul'l -Ala (1985) Hz.
Peygamberin Hayatı, İstanbul: Pınar Yayınları.
Kitabı Mukaddes (1995) "Eski
Ahit/Yeni Ahit", İstanbul: Ohan Matbaacılık.
Ünal, Ali (1990) Kur'an'da Temel
Kavramlar, İstanbul: Beyan Yayınları.
Löwy, Michael (2004) "Marksizm ve
Din-Kurtuluş Teolojisi Meydan Okuyor-", Tarihsel Maddecilik ve
Sosyalizmin Sorunları Formu, http://150.parsimony.net/forum202260/
messages/677.htm, Çeviren: İrfan Cüre.
Mayer, Jean François (2000) "II.
Vatikan Konsli'nden Hrıstiyan Dünyasındaki Yeni Temayüller ve
Gelişmeler", Divan, İstanbul: s: 9, s. 75-112.
"Latin Amerika'da Bir 'Şer Ekseni'
Doğuyor", http://www.iscimucadelesi.net/dergi/bes/latino.htm
Şâtıbî (1990), el- Muvâfakât, Çev.,
Mehmed Erdoğan, İstanbul: İz Yayınları.
Yazçiçek, Ramazan (2003) "Değişim
Sürecinde 'Millî Din' 'Millî İktidâr -Dinsel Irkçılık Bağlamında;
Ümeyyecilik, Şu'ûbiyye ve Türk Müslümanlığı-", Tezkire, s: 34,
Eylül/Ekim, Ankara: s. 93-110.
Yazçiçek, Ramazan (2003) "Dinsel
Çoğulculuk ya da A'mak-I Hayal", Tezkire, Ankara: s: 35, Kasım/Aralık,
s. 115-147.
Yazçiçek, Ramazan (2004) "Bir
Yöntem Sorunu Olarak Maslahat", İktibas Dergisi, Ankara, s: 306, s.
39-44.
Yel, Ali Murat (1998) "Geleneğin
Bozulması: Kurtuluş Teolojisi ve Cizvitler", Dîvân, İstanbul: s: 5, s.
33-55.
Zeydan, Abdulkerim (1982) Fıkıh Usulü, Çev.: Ruhi Özcan, Emek
Matbaâcılık, 2. Baskı.
|