Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 325 | Ocak  2006

                   

 

 


Mekke’nin Fethi Dolayısı İle

Hüseyin Alan

Yeni yıla girerken eski yılın son gecesinde, Türkiye'nin birçok yerinde Mekke'nin Fethini konu edinen bir dizi konuşmalar yapılacaktır. Muhtemelen yılbaşı kutlamalarına alternatif olarak düşünülen bu konuşma konusu ilk bakışta çok güzel düşünülmüş bir şeydir. Konuşmacıların konuyu işleme şekillerine göre değişik açılardan bu olayın gündeme taşınması, bazı hassasiyetlerin depreştirilmesi, doğrusu takdire şayan bir olaydır. Her bir konuşmacının bu tarihi olayı sadece nakletmekten ibaret kılmamasını, bir biçimde günümüze uyarlayarak taşımasını ve bu arada insanlarımızı ibretamiz düşünceye sevk etmesini umarız.
Bu vesile ile tarihi olayı biz de bir biçimde bazı açılardan yorumlamak istiyoruz. Mekke'nin Fethi İslam tarihinde çok önemli bir dönemecin adıdır. Peygamberin risaleti almasından, belini büken çok ağır bir yükü üstlenmesinden, siyaseten ve toplumsal açıdan ilginç ve çok geniş bir stratejik planı uygulamaya koymasından sonra kendisi ve tabiilerinin başlarına gelenleri çok akıllıca ve sabrederek karşılayışının neticesidir bu fetih. Bu fetih, İlahi vaadin, hak edenlere sunulduğu yardım sonucu elde edilen ama kibirle değil şükürle karşılanan büyük bir zaferin de adıdır. Ülkesinden kovulduktan sekiz yıl sonra güçlü ordusunun başında fatih olarak geri dönen, gözleri kamaştığı bir galibiyetin sonucunda savaş kurallarını uygulamayıp engin merhameti ile düşmanlarına emsali görülmemiş iyilikte bulunan peygamber, genel af ilan ederek azgın düşmanlarını bile bağışlamıştı. Savaşların tarihinde çok büyük sonuçlar üreten fakat farklı muameleler ile neticelenen bir sonuçtur bu olay. Hemşerilerinin kendisini reddettiği, acımasızca işkenceleri reva gördüğü, ülkesinden kovduğu ve dahi yetmezmiş gibi, hicret edilen yerde de rahat bırakmayıp sürekli savaşlarla sıkıştırdığı çok kötü dönemlerin de nihayetidir fetih. Komşu kabilelerin ve bütün Arapların merakla beklediği bu savaş sonrası, sıra sıra, dizi dizi kavimlerin teslim olmak zorunda kaldığı şey işte bu fethin en göze batan sonucudur. Çünkü yenilen bu Kureyş, bütün Arapların önderi, liderleri, milletlerin ulularının boyun eğip kabul ettiği dini merkezleri, İbrahim'in oğlu İsmail'in sülalesi ve putçuluğun da merkezi idi…
Doğup büyüdüğü Mekke'de peygamberlik görevini alan Muhammed (as), ilahi mesaj gereği öncelikle hemşehrilerine sesleniyordu. İlahın bir tek olduğunu, kerim olan Rabbin aynı zamanda yaratıcı olduğunu, onun ortağı ve benzerinin bulunmadığını, ölümü gerçekleştirdikten sonra hesap gününün muhakkak geleceğini ve insanların da buna göre davranması gerektiğini hatırlatıyordu. Kâinatta var olan düzenin ve kusursuz işleyişin işte bu Rab tarafından kurulduğunu, var olan her şeyin insanların emrine sunularak imtihan amacı ile nimetlendirildiklerini ve bir gün her şeyin sonunun geleceğini duyuruyordu. İşte bu sebeple insanların aynı Rabbe itaat etmelerini ve elçi olarak da kendisine tabii olmalarını öğütlüyordu. Rabbe itaatin ise; onun kurallarına, eğip bükmeden, değiştirip tahrif etmeden sahih haliyle uyulması olduğunu ise herkes ayan beyan anlıyordu. Ayrıca bir başka ilaha itaatin şirk olduğunu söyleyerek; kâinatta var olan ilahi/fıtri düzenin toplum hayatında da inzal edilen vahye uygun olarak değiştirilmesi gerektiğini, Hakk'ın, birr'in, adaletin bu olduğunu ve bunu uygulamayan ya da karşı çıkanların ise kâfir, zalim, fasık, müfsit olacağını alenen ilan ediyordu. Mekke elitleri, aristokrasisi ve yerleşik düzen sahipleri, Muhammed'in mesajını, Rabbinin buyruklarını bu nedenle çok iyi anlamışlardır.
Muhammed (as) için artık iki seçenekten birisi vardı; ya kurulu düzenin kendine ayrılan alanlarında yaşayarak hayatını bir 'mesajcı', bir 'vaiz' gibi devam ettirecek yahut da işin esasından başlayarak kendisi bir düzen kurmayı amaçlayacaktır. Kendisi elçi olması sebebi ile bir tercihte bulunamayacağı için ilkini reddetmiş, dinin sahibine teslim olduğu için de ikinciyi seçmek durumunda kalmıştır. İlahın bir tekliği, Rabliğin yalnızca Allaha ait kılınması demek, verili bir dünyada yaşamayı esastan kabul etmemek demektir. Buradan hareketle İman etmek demek, Allah’a göre dizayn edilmeyen bir yaşama biçimini değiştirip Allah’a göre yeni bir yaşama biçimi kurmayı amaçlamak demektir. Bu iş aynı zamanda, yaşanılan hayatta Müslüman olanlara sunulan yaşama alanlarını kabul ederek sistem içinde yaşamayı sürdürmeye itirazı ve bu itirazın gereğini yapmaya kurulu bir yaşamayı seçmek demektir.
Muhammed (as) ve kendisine tabii olan Müslümanlar Mekke'de, Kureyş'in içinde kendilerine sunulan hayatı, hayatın içindeki alanları kabul etmediği gibi, var olan alanları genişletmek, özgürlük alanlarını artırmak için de bir mücadele vermemişlerdir. Dahası; sistem içinde ve sistemi kabul ederek varlıklarını sürdürmeyi, her türden tekliflere rağmen uzlaşmayı da kabul etmemişlerdir. Onun asıl derdi; var olan sistemin bizzat kendisi ve iradesi, bu iradenin dayandığı ilahlık ve rablik anlayışı iledir. Bu nedenledir ki; var olanın bizzat meşruiyetini reddederek sorguladı, onların temel dayanaklarını çürüttü. Böylece saflar ayrıldı, taraflar netleşti. Bu nedenledir ki; yeni var oluşun temayüz ettiği henüz üçüncü yılın akabinde restleşme dönemi başlamıştır. Müşrikler işin ciddiyetini kavradıktan hemen sonradır ki, kora kor karşı mücadeleye soyunmuşlardır. Peygamberin güçlü sülale yapısı, kavmi içinde önceden bilinen emin kişiliği ve mükerremliği, Arap geleneklerinde var olan ve sıkı sıkıya uygulanan kabile kuralları, Müslümanların birbirlerine olan 'bünyan-un mersus' bağları ve tabi ki Allah'ın takdiri ile mücadele süresi bir sürece yayılmıştır. Daha işin başında zayıfların ezilmesi, ilk şehitlerin verilmesi bu noktadan anlaşılmalıdır. Risaletin beşinci yılında kavminin güçlü olanlarının Habeşistan'a gitmek durumunda kalmaları, bu göçten sonra sayı olarak zayıflayan Müslüman topluluğun yedinci yılda ve üç yıl süren boykota tabi tutularak yok edilmeye çalışılması yine aynı nedenle başlarına gelen hadiseler bütünüdür. Onuncu yılda boykot bitmiş fakat peygamber artık kavminden ümidini kesmiştir. Mekke'de yapılacak bir şey kalmamış, Kureyş ise inatla reddiyesini sürdürmüştür. Çevre kabileleri ile askeri ittifak görüşmeleri bu yıldan sonraya rastlamaktadır. Nihayet on ikinci yılın sonunda Medineliler, Müslümanlara kucak açmış ve onların davası uğruna Kureyş'i karşılarına almayı, Araplardan gelebilecek her türden tehlikeyi göğüslemeyi kabul etmişlerdir. Tarihin bir benzerini yazmadığı kardeşlik anlaşmasını işte bu nedenle iyi anlayabilmeliyiz.
Medine hicretine rağmen Kureyş ve müttefikleri Müslümanları rahat bırakmamış ve hiç olmazsa orada yok etmeyi hesaplayarak savaş üstüne savaşla sıkıştırmışlardır. Bu ne biçim bir kin ve hesaptır ki; ailelerini, mülklerini ve servetlerini Mekke'de bırakarak göç etmek zorunda kalan Müslümanların peşlerini bırakmamak, her şeye rağmen onları yeryüzünden kaldırmak adına düşmanlığını devam ettirmiştir. İşte bu hesap Kureyş'in Araplar nezdindeki ululuğu, prerstijleri, dini merkez olmaları ve sistemlerinin bu hesap üzerine kurulmuş olmalarındandır. Müslümanların da tam bu noktada Kureyş'e muhalif olmaları ve Kureyş'in de bu hesabı iyi bilmesindendir. Bir anlamda İlahların ve Rablerin karşı karşıya gelmeleridir. Öyle ya; sonuçta birçok ilaha sahip olan Kureyş sonunda diz çökecek, onca ilahlarına rağmen yardımsız kalacakken, kahhar olan, bir olan İlah ise kendine teslim olanlar eli ile kâfirlerden intikamını böylece alarak vaadini gerçekleştirecektir. Mekke'nin fethi bu noktada oldukça önemlidir. Fethe giden süreçte Peygamberin ve Müslümanların tutumları, stratejileri bu bakımdan iyi irdelenmelidir. Müslümanlığın neyi ifade ettiği ve neyi ifade etmediği bu bakımdan iyi kavranmalıdır.
Günümüzde, çağımızda ve yaşadığımız dünyada Müslümanlar olarak ne ifade ettiğimizi, neye tekabül ettiğimizi sorgulayarak sahih anlayışı yakalayabilmeliyiz. Bundan sonra da, kişiliğimizin gerektirdiği duruşu sergilemeli ve her şeye rağmen sorumluluklarımızı üstlenmeliyiz. Sorumluluğun üstlenilmesi, inancımızın bir gereği ve yapılacak mücadele alanlarını doğru tespit etmekle mümkün olan bir iş, bir kalkıştır. Vahyi mesajın kavranması, nebevi sünnetin anlaşılması böylece mümkün olabilsin. Oturduğumuz yerden, keçeden kitaba bakarak bir şey olmak nasıl mümkün değilse, sürgit ders tekrarları ile temrin yapmak da teolojik çerçevede kilitli kalmayı doğurmaktadır. Müslümanlık, bilgilenme dini, bilgi tokuşturma dini değildir. Kitabın mesajını iyi anlayan, vakıayı doğru tahlil eden ve yorumları ile strateji üreterek hayır kurumlarında çöreklenmekten, kişilik zafiyetine tutulup hane halkı olmaktan kurtulmayı becerebilen zihinler, mücadele erleri ve salih kişilikler ancak Müslüman olanlardır. Sahih akide ile Salih kişilikler oluşturmuş Müslümanlar sorumluluklarını üstlenmiş ve gereğini yapmaya gayret edenlerdir. Anlayışı ve kavrayışı doğru tutturmuş olanlar, durduğu yerde durmayanlar, hayatın amacını doğru kavramış ve ona göre şekillenmiş olanlardır. Güzel akıbet de ancak onlarındır. Bilindiği gibi, cennetin işportası, ucuza kapatılanı yoktur. Cennet öyle işportaya düşecek, ikinci elden alınacak bir şey de değildir.
Peygamberin Mekke fethi dolayısı ile bir tarihi olayı nakletmekten ziyade oradan çıkartılması gereken ve bize lazım gelen noktaları yakalamaya çalıştık. Vurgu yapılacak olursa, verili şartlarla, Allah'ı dikkate almayarak işleyen bir dünyada yer tutmaya çalışmak, dolayısı ile bize sunulan alanları genişletmeye çalışmak beyhude bir anlayış, yanlış bir tutum ve sonucu hüsranla bitecek bir sakatlıktır. Küresel, bölgesel ve yerel sistemlerin birbirlerine eklemlendiği bir dünyada İlahın bir tek olmasını doğru okumak ve yanlış ezberleri bozmak Müslüman olana gereklidir. Amacı ve hedefi doğru tespit ederek yola koyulmak başlangıç için yeter şarttır. Mekke'de olup bitenler ve Medine'de gerçekleşenlere bu açıdan bakıldığında, bu gün için değişen çok bir şey olmadığı görülebilir. O günün küresel, bölgesel ve yerel sistemi de aynı mantıkla çalışıyor, aynı hedefleri güdüyordu. Pers'in Rum ile ilişkisini, Arapların bu iki güçten birisi ile güçlü ittifakını bu açıdan okuyabiliriz. İki gücün birbiri ile kapışması sırasında ortadan çıkan İslam güneşini, Rum suresinde anlatılanları, Allah'ın Müslümanlara bu arada nasıl da yardım ettiğini doğru anlayarak Salih bir duruşu gerçekleştirebiliriz. Kendi aralarındaki rekabetten Medine’de olanları ihmal etmişler, Mekke'nin fethine de bigane kalabilmişlerdir. Savaş sonrası o günün süperi Pers'in yenilmesi, Rum'un da bu savaştan zayıflayarak çıkması ve çevrede olanlara hükmedememesi bu yüzdendir. Fetih sonrasında ise, iş işten zaten geçmiştir. Tıpkı, iki dünya savaşında kendi aralarında kapışan Avrupalıların zayıflaması nedeni ile Amerika'nın aradan lider çıkması da böyledir. Demek ki hesaplar doğru tutturulsa olmayacak bir şey yoktur. Keşke o zamanlar Müslüman bir topluluk olsaydı da, hesabı onlar görseydi. Resul ve arkadaşlarına gelen bu tarz gaybi yardımın her zaman ve her şartta gerçekleşeceğini bilmek, hesabı kitabı ona göre tutmak, imanımızın ve Allah’ın vaadi gereğidir. Allah'a isyan eden hiçbir sistem ayakta kalamaz. Müslümanların İlahlarına güvenmeleri, itaati İlahlarına yapmaları ve bu arada gereğini de yapmaları hem yeterli hem de kulluklarının bir şartıdır. Öyle ise, hadi bakalım kolay gelsin.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...