|

Mekke’nin Fethi Dolayısı İle
Hüseyin Alan
Yeni yıla
girerken eski yılın son gecesinde, Türkiye'nin birçok yerinde Mekke'nin
Fethini konu edinen bir dizi konuşmalar yapılacaktır. Muhtemelen yılbaşı
kutlamalarına alternatif olarak düşünülen bu konuşma konusu ilk bakışta
çok güzel düşünülmüş bir şeydir. Konuşmacıların konuyu işleme
şekillerine göre değişik açılardan bu olayın gündeme taşınması, bazı
hassasiyetlerin depreştirilmesi, doğrusu takdire şayan bir olaydır. Her
bir konuşmacının bu tarihi olayı sadece nakletmekten ibaret kılmamasını,
bir biçimde günümüze uyarlayarak taşımasını ve bu arada insanlarımızı
ibretamiz düşünceye sevk etmesini umarız.
Bu vesile ile tarihi olayı biz de bir biçimde bazı açılardan yorumlamak
istiyoruz. Mekke'nin Fethi İslam tarihinde çok önemli bir dönemecin
adıdır. Peygamberin risaleti almasından, belini büken çok ağır bir yükü
üstlenmesinden, siyaseten ve toplumsal açıdan ilginç ve çok geniş bir
stratejik planı uygulamaya koymasından sonra kendisi ve tabiilerinin
başlarına gelenleri çok akıllıca ve sabrederek karşılayışının
neticesidir bu fetih. Bu fetih, İlahi vaadin, hak edenlere sunulduğu
yardım sonucu elde edilen ama kibirle değil şükürle karşılanan büyük bir
zaferin de adıdır. Ülkesinden kovulduktan sekiz yıl sonra güçlü
ordusunun başında fatih olarak geri dönen, gözleri kamaştığı bir
galibiyetin sonucunda savaş kurallarını uygulamayıp engin merhameti ile
düşmanlarına emsali görülmemiş iyilikte bulunan peygamber, genel af ilan
ederek azgın düşmanlarını bile bağışlamıştı. Savaşların tarihinde çok
büyük sonuçlar üreten fakat farklı muameleler ile neticelenen bir
sonuçtur bu olay. Hemşerilerinin kendisini reddettiği, acımasızca
işkenceleri reva gördüğü, ülkesinden kovduğu ve dahi yetmezmiş gibi,
hicret edilen yerde de rahat bırakmayıp sürekli savaşlarla sıkıştırdığı
çok kötü dönemlerin de nihayetidir fetih. Komşu kabilelerin ve bütün
Arapların merakla beklediği bu savaş sonrası, sıra sıra, dizi dizi
kavimlerin teslim olmak zorunda kaldığı şey işte bu fethin en göze batan
sonucudur. Çünkü yenilen bu Kureyş, bütün Arapların önderi, liderleri,
milletlerin ulularının boyun eğip kabul ettiği dini merkezleri,
İbrahim'in oğlu İsmail'in sülalesi ve putçuluğun da merkezi idi…
Doğup büyüdüğü Mekke'de peygamberlik görevini alan Muhammed (as), ilahi
mesaj gereği öncelikle hemşehrilerine sesleniyordu. İlahın bir tek
olduğunu, kerim olan Rabbin aynı zamanda yaratıcı olduğunu, onun ortağı
ve benzerinin bulunmadığını, ölümü gerçekleştirdikten sonra hesap
gününün muhakkak geleceğini ve insanların da buna göre davranması
gerektiğini hatırlatıyordu. Kâinatta var olan düzenin ve kusursuz
işleyişin işte bu Rab tarafından kurulduğunu, var olan her şeyin
insanların emrine sunularak imtihan amacı ile nimetlendirildiklerini ve
bir gün her şeyin sonunun geleceğini duyuruyordu. İşte bu sebeple
insanların aynı Rabbe itaat etmelerini ve elçi olarak da kendisine tabii
olmalarını öğütlüyordu. Rabbe itaatin ise; onun kurallarına, eğip
bükmeden, değiştirip tahrif etmeden sahih haliyle uyulması olduğunu ise
herkes ayan beyan anlıyordu. Ayrıca bir başka ilaha itaatin şirk
olduğunu söyleyerek; kâinatta var olan ilahi/fıtri düzenin toplum
hayatında da inzal edilen vahye uygun olarak değiştirilmesi gerektiğini,
Hakk'ın, birr'in, adaletin bu olduğunu ve bunu uygulamayan ya da karşı
çıkanların ise kâfir, zalim, fasık, müfsit olacağını alenen ilan
ediyordu. Mekke elitleri, aristokrasisi ve yerleşik düzen sahipleri,
Muhammed'in mesajını, Rabbinin buyruklarını bu nedenle çok iyi
anlamışlardır.
Muhammed (as) için artık iki seçenekten birisi vardı; ya kurulu düzenin
kendine ayrılan alanlarında yaşayarak hayatını bir 'mesajcı', bir 'vaiz'
gibi devam ettirecek yahut da işin esasından başlayarak kendisi bir
düzen kurmayı amaçlayacaktır. Kendisi elçi olması sebebi ile bir
tercihte bulunamayacağı için ilkini reddetmiş, dinin sahibine teslim
olduğu için de ikinciyi seçmek durumunda kalmıştır. İlahın bir tekliği,
Rabliğin yalnızca Allaha ait kılınması demek, verili bir dünyada
yaşamayı esastan kabul etmemek demektir. Buradan hareketle İman etmek
demek, Allah’a göre dizayn edilmeyen bir yaşama biçimini değiştirip
Allah’a göre yeni bir yaşama biçimi kurmayı amaçlamak demektir. Bu iş
aynı zamanda, yaşanılan hayatta Müslüman olanlara sunulan yaşama
alanlarını kabul ederek sistem içinde yaşamayı sürdürmeye itirazı ve bu
itirazın gereğini yapmaya kurulu bir yaşamayı seçmek demektir.
Muhammed (as) ve kendisine tabii olan Müslümanlar Mekke'de, Kureyş'in
içinde kendilerine sunulan hayatı, hayatın içindeki alanları kabul
etmediği gibi, var olan alanları genişletmek, özgürlük alanlarını
artırmak için de bir mücadele vermemişlerdir. Dahası; sistem içinde ve
sistemi kabul ederek varlıklarını sürdürmeyi, her türden tekliflere
rağmen uzlaşmayı da kabul etmemişlerdir. Onun asıl derdi; var olan
sistemin bizzat kendisi ve iradesi, bu iradenin dayandığı ilahlık ve
rablik anlayışı iledir. Bu nedenledir ki; var olanın bizzat meşruiyetini
reddederek sorguladı, onların temel dayanaklarını çürüttü. Böylece
saflar ayrıldı, taraflar netleşti. Bu nedenledir ki; yeni var oluşun
temayüz ettiği henüz üçüncü yılın akabinde restleşme dönemi başlamıştır.
Müşrikler işin ciddiyetini kavradıktan hemen sonradır ki, kora kor karşı
mücadeleye soyunmuşlardır. Peygamberin güçlü sülale yapısı, kavmi içinde
önceden bilinen emin kişiliği ve mükerremliği, Arap geleneklerinde var
olan ve sıkı sıkıya uygulanan kabile kuralları, Müslümanların
birbirlerine olan 'bünyan-un mersus' bağları ve tabi ki Allah'ın takdiri
ile mücadele süresi bir sürece yayılmıştır. Daha işin başında zayıfların
ezilmesi, ilk şehitlerin verilmesi bu noktadan anlaşılmalıdır. Risaletin
beşinci yılında kavminin güçlü olanlarının Habeşistan'a gitmek durumunda
kalmaları, bu göçten sonra sayı olarak zayıflayan Müslüman topluluğun
yedinci yılda ve üç yıl süren boykota tabi tutularak yok edilmeye
çalışılması yine aynı nedenle başlarına gelen hadiseler bütünüdür.
Onuncu yılda boykot bitmiş fakat peygamber artık kavminden ümidini
kesmiştir. Mekke'de yapılacak bir şey kalmamış, Kureyş ise inatla
reddiyesini sürdürmüştür. Çevre kabileleri ile askeri ittifak
görüşmeleri bu yıldan sonraya rastlamaktadır. Nihayet on ikinci yılın
sonunda Medineliler, Müslümanlara kucak açmış ve onların davası uğruna
Kureyş'i karşılarına almayı, Araplardan gelebilecek her türden tehlikeyi
göğüslemeyi kabul etmişlerdir. Tarihin bir benzerini yazmadığı kardeşlik
anlaşmasını işte bu nedenle iyi anlayabilmeliyiz.
Medine hicretine rağmen Kureyş ve müttefikleri Müslümanları rahat
bırakmamış ve hiç olmazsa orada yok etmeyi hesaplayarak savaş üstüne
savaşla sıkıştırmışlardır. Bu ne biçim bir kin ve hesaptır ki;
ailelerini, mülklerini ve servetlerini Mekke'de bırakarak göç etmek
zorunda kalan Müslümanların peşlerini bırakmamak, her şeye rağmen onları
yeryüzünden kaldırmak adına düşmanlığını devam ettirmiştir. İşte bu
hesap Kureyş'in Araplar nezdindeki ululuğu, prerstijleri, dini merkez
olmaları ve sistemlerinin bu hesap üzerine kurulmuş olmalarındandır.
Müslümanların da tam bu noktada Kureyş'e muhalif olmaları ve Kureyş'in
de bu hesabı iyi bilmesindendir. Bir anlamda İlahların ve Rablerin karşı
karşıya gelmeleridir. Öyle ya; sonuçta birçok ilaha sahip olan Kureyş
sonunda diz çökecek, onca ilahlarına rağmen yardımsız kalacakken, kahhar
olan, bir olan İlah ise kendine teslim olanlar eli ile kâfirlerden
intikamını böylece alarak vaadini gerçekleştirecektir. Mekke'nin fethi
bu noktada oldukça önemlidir. Fethe giden süreçte Peygamberin ve
Müslümanların tutumları, stratejileri bu bakımdan iyi irdelenmelidir.
Müslümanlığın neyi ifade ettiği ve neyi ifade etmediği bu bakımdan iyi
kavranmalıdır.
Günümüzde, çağımızda ve yaşadığımız dünyada Müslümanlar olarak ne ifade
ettiğimizi, neye tekabül ettiğimizi sorgulayarak sahih anlayışı
yakalayabilmeliyiz. Bundan sonra da, kişiliğimizin gerektirdiği duruşu
sergilemeli ve her şeye rağmen sorumluluklarımızı üstlenmeliyiz.
Sorumluluğun üstlenilmesi, inancımızın bir gereği ve yapılacak mücadele
alanlarını doğru tespit etmekle mümkün olan bir iş, bir kalkıştır. Vahyi
mesajın kavranması, nebevi sünnetin anlaşılması böylece mümkün
olabilsin. Oturduğumuz yerden, keçeden kitaba bakarak bir şey olmak
nasıl mümkün değilse, sürgit ders tekrarları ile temrin yapmak da
teolojik çerçevede kilitli kalmayı doğurmaktadır. Müslümanlık,
bilgilenme dini, bilgi tokuşturma dini değildir. Kitabın mesajını iyi
anlayan, vakıayı doğru tahlil eden ve yorumları ile strateji üreterek
hayır kurumlarında çöreklenmekten, kişilik zafiyetine tutulup hane halkı
olmaktan kurtulmayı becerebilen zihinler, mücadele erleri ve salih
kişilikler ancak Müslüman olanlardır. Sahih akide ile Salih kişilikler
oluşturmuş Müslümanlar sorumluluklarını üstlenmiş ve gereğini yapmaya
gayret edenlerdir. Anlayışı ve kavrayışı doğru tutturmuş olanlar,
durduğu yerde durmayanlar, hayatın amacını doğru kavramış ve ona göre
şekillenmiş olanlardır. Güzel akıbet de ancak onlarındır. Bilindiği
gibi, cennetin işportası, ucuza kapatılanı yoktur. Cennet öyle işportaya
düşecek, ikinci elden alınacak bir şey de değildir.
Peygamberin Mekke fethi dolayısı ile bir tarihi olayı nakletmekten
ziyade oradan çıkartılması gereken ve bize lazım gelen noktaları
yakalamaya çalıştık. Vurgu yapılacak olursa, verili şartlarla, Allah'ı
dikkate almayarak işleyen bir dünyada yer tutmaya çalışmak, dolayısı ile
bize sunulan alanları genişletmeye çalışmak beyhude bir anlayış, yanlış
bir tutum ve sonucu hüsranla bitecek bir sakatlıktır. Küresel, bölgesel
ve yerel sistemlerin birbirlerine eklemlendiği bir dünyada İlahın bir
tek olmasını doğru okumak ve yanlış ezberleri bozmak Müslüman olana
gereklidir. Amacı ve hedefi doğru tespit ederek yola koyulmak başlangıç
için yeter şarttır. Mekke'de olup bitenler ve Medine'de gerçekleşenlere
bu açıdan bakıldığında, bu gün için değişen çok bir şey olmadığı
görülebilir. O günün küresel, bölgesel ve yerel sistemi de aynı mantıkla
çalışıyor, aynı hedefleri güdüyordu. Pers'in Rum ile ilişkisini,
Arapların bu iki güçten birisi ile güçlü ittifakını bu açıdan
okuyabiliriz. İki gücün birbiri ile kapışması sırasında ortadan çıkan
İslam güneşini, Rum suresinde anlatılanları, Allah'ın Müslümanlara bu
arada nasıl da yardım ettiğini doğru anlayarak Salih bir duruşu
gerçekleştirebiliriz. Kendi aralarındaki rekabetten Medine’de olanları
ihmal etmişler, Mekke'nin fethine de bigane kalabilmişlerdir. Savaş
sonrası o günün süperi Pers'in yenilmesi, Rum'un da bu savaştan
zayıflayarak çıkması ve çevrede olanlara hükmedememesi bu yüzdendir.
Fetih sonrasında ise, iş işten zaten geçmiştir. Tıpkı, iki dünya
savaşında kendi aralarında kapışan Avrupalıların zayıflaması nedeni ile
Amerika'nın aradan lider çıkması da böyledir. Demek ki hesaplar doğru
tutturulsa olmayacak bir şey yoktur. Keşke o zamanlar Müslüman bir
topluluk olsaydı da, hesabı onlar görseydi. Resul ve arkadaşlarına gelen
bu tarz gaybi yardımın her zaman ve her şartta gerçekleşeceğini bilmek,
hesabı kitabı ona göre tutmak, imanımızın ve Allah’ın vaadi gereğidir.
Allah'a isyan eden hiçbir sistem ayakta kalamaz. Müslümanların
İlahlarına güvenmeleri, itaati İlahlarına yapmaları ve bu arada gereğini
de yapmaları hem yeterli hem de kulluklarının bir şartıdır. Öyle ise,
hadi bakalım kolay gelsin. |