Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 325 | Ocak  2006

                   

 

 


Algıda Seçicilik ve Eğitim

Mukaddes Özkan

Eğitim... Bir an bu kelimenin ifade ettiği kavramın ne müthiş bir şey olduğunu fark ettim. İnsanlığı, hayvanlar alemini, bitkiler dünyasını da içine alan, derya bir kavram bu. Müdahale edilmemiş bitkilerin, hayvanların ve insanların doldurduğu bir dünya düşünebiliyor musunuz? Ekvatorun insan ayağı basmamış, balta girmemiş ormanları gibi olurdu her yer. İnsan ayağı basmamış demek ne kadar doğru o da ayrı bir konu. Fotoğraf makinası girdikten sonra oralarda insanoğlunun varolduğunu ve insanın insanı yediğini öğrenmiş bulunuyoruz çoktan. Eskiler bu alem için, "Hudayinabit" tabirini kullanırlardı. Bu ekmeden biten anlamına gelirdi. Buradan yola çıkarak talim terbiye görmemiş insanları tarif için biçilmiş kaftandı bu tanım.
Eğitilmemişler için biçilmiş kaftandı da bu tarif, eğitimliler için hangi tabiri kaftan yapmak gerekir, doğrusu bilemiyorum. Hudayinabit doğada canlılar, hayatta kalabilmek için birbirlerini yerken, tam tersi eğitilmiş sanılan, talim terbiye gördüklerine inanılan insanlar, yerkürenin tepesinde boza pişiriyorlar. Açken gözü dönenleri akıl almaya çalışıyor da, tokluktan vahşileşenleri, kan döküp zulmedenleri bu hale ne getiriyor, hep birlikte anlamaya çalışalım.
Bütün bunların nedeni, kısacası, hırs demek, eğitimsizlik demek çok kolay. Ama yukarıda da söylediğim gibi, yeryüzünü kana bulayanlar, eğitimsizler değil, tam tersi, çağın en iyi eğitilmişleri, daha doğrusu, çağdaş eğitim anlayışının eğittikleri. Demek ki, sorun eğitilmişte, eğitilmemişte değil, sorun nasıl eğitilmişte!
Sünnetullah gereği, her canlı yaşama iç güdüsüyle doğar. Yaşamak için öldürür, yaşamak için kendini düşmanlarından korumaya alır, bunun için barınaklar kurar. Bitkiler suya ışığa ulaşabilmek, hayatta kalabilmek için o yana bu yana uzar dururlar. Bunlar içgüdüsel davranışlardır, hayvan ile insanın farkı şu noktada başlar. Bu fark, insanın akledebilme yeteneğidir. İnsan hep bir şeyler icat eder yaşamını kolaylaştırmak için. Toplu halde yaşamaya ihtiyaç duyar insanoğlu, bu da onu yaşadığı kabilenin veya topluluğun kurallarına bağlı kılar. Yani, içinde yaşadığı toplumun, insanı eğitmesi onun, onlarla birlikte uyum içinde yaşamasının kaçınılmaz şartıdır. Bulunduğu yerdeki insanlarla olan ilişkilerinden, karın doyurma alışkanlığına, avlanmaktan tutun da paylaşmaya, savaşmaya kadar, her konuda eğitilmiştir.
İnsanlar vahşi doğayı eğitiyor, kurdu kendine sadık köpek haline getirebiliyor, bitkilerin doğasına müdahale edip, aşılarla, bilmediğimiz bir sürü yöntemle vahşi doğayı kendi yararına kullanıyor. Ama kendi içindeki vahşetle, hırsla, heva ve hevesle uğraşmayı pek de önemli görmüyor. Çünkü bu alemde istediği gibi şık yaşamanın şartının içindeki canavarın varlığına bağlı olduğunun farkında. O canavar, kapitalist dünyaya ait olan insanın itici gücü. O canavar ona, durma. Sadece sen varsın, senin dışında kimse önemli değil, amaçların uğruna her kuralı ezip geçmelisin, sen özgürsün arkadaş, diye devamlı taktik veriyor. İşte bu canavar şeytanın ta kendisi.
Hep diyorum ya, bu sese kulak vermek insanoğluna cazip geliyor.
İşte asıl sorun, insanın bu sesi duyduğunda kulak vermemeyi becerebilmesidir. Asıl duyması gerekenin, asıl uyması gerekenin, kendini yaradanın tavsiyeleri olduğunu bilmesidir.
Bu da demek oluyor ki, eğitim dendiğinde anlamamız gereken, küresel medeniyet anlayışının zirvesinde toplum veya insan olmamalı. Biz Müslümanların bu konudaki mihenk taşı, Allah'ın kurallarını bize eksiksiz bir biçimde ileten Kur’an ve sahih sünnet olmalı.
Yoksa bugün olduğu gibi, ne yapacağımızı şaşırmış halde oluruz. İki cami arasında kalmış beynamaz, desem bu durumumuzu anlatmada yetersiz kalır. Keşke iki cami arasında kalsaydık. Ama maalesef, bir tarafta cami, diğer tarafta kilise var. Üstüne üstlük, cami yerine yönümüzü kiliseye dönmeye çalışıyoruz, hatta, çoğunluk olarak döndük de söylemeye dilim varmıyor.
Bizim toplumumuzda eğitimli demek, diploma sahibi olmak anlamına gelir oldu çoktan. Ama ne yazık ki. diplomalıların yaşadıkları dünyaya ışık tuttuğumuzda gördüklerimiz bizi şaşkına çevirmeye yetiyor. Bırakın diplomayı Hipokrat yemini edenlerin çoğunluğu bu yemine ne kadar sadıklar, her gün medyadan izliyoruz. Diplomasız toprak insanının safiyeti, içtenliği de gittikçe kayboluyor, o da anladı ki saflığıyla her yerde aldatılıyor, kandırılıyor.
Diploma sadece etiket, bizim anladığımız manadaki eğililmişliğin belgesi değil ne yazık ki.
Bu karmaşanın içinden çıkmanın yolu ne diye düşünmeyen çok az kişi vardır inanın. Bu konudaki şikayetler ayyuka çıkıyor. Hiç kimse evlatlarının, torunlarının, daha doğrusu, insanlığın geleceğinin ne olacağından, çocuklarımızı nelerin beklediğinden emin değil. Önümüzü göremiyoruz. Allah'ın bize tuttuğu ışık ise sahip çıkmayı beceremediğimiz için, bizi aydınlatamıyor.
Müslümanlar olarak, hep şikayet eder dururuz. Medya bizden yana değil, karşımızda öyle bir güç var ki, beynimizi yıkıyor, çocuklarımızı yoldan çıkartıyor; küreselleşen kapitalizm, doymak bilmeyen bir canavar gibi bütün değerlerimizi tüketiyor.
Suçlamak ne kadar kolay değil mi! Bu insanlığın yanlış eğitim sonucu kazandığı bir alışkanlık. Suçu karşısındakine yıkıvermek. Şöyle bir etrafımıza bakalım, yüz kişide bir kişi suç bendeydi diyebiliyor mu? Diyebiliyorsa, yine de umut var demektir. Herkes kendi kapısının önünü temizlerse, o belde tertemiz olur sözü, bu konu da da geçerli. Herkes kendini gözden geçirip, yanlışını kabullenmeyi bilirse, o zaman kimsenin kimseye bir diyeceği kalmaz. Sorunlar kendiliğinden çözülür. Sadece ben haklıyım diyerek hiçbir yere varılamayacağını öğrenmek zorundayız. Yoksa bu halimiz asla değişmez.
Biz Müslümanlar olarak, gayet tabii ki, Allah'ın bizden istediği gibi eğitilmek ve eğitmek zorundayız. Bundan başka alternatifimiz yok. Bunun da tek çıkış yolu, Kur’anî olandır. Kur’anî olan, aynı zamanda en insani olandır.
İnsani eğitim farklı, mesleki eğitim farklı olmamalı aslında. Ama maalesef, günümüz eğitim sisteminde bu geçerli. İnsani eğitim almayan, mesleki açıdan ne kadar başarılı olursa olsun, insani değerlere sahip değilse, meslek erbabı bile sayılmamalı demek hiç de yanlış olmasa gerek.
Düşünün ki bir doktor, mesleğinin en önde gelenlerinden, fakat bu yeteneğini insanlığın hizmetine sunmak yerine, para kazanmak, hastaları sömürmek adına kullanıyor. Bu ne Allah'ın ne de toplumun hoşuna gider. Diğer taraftan kamu hizmeti veren bir görevli, menfaatsiz iş yapmıyorsa, yani rüşvet almadan kimseye gülümsemiyorsa, öğretmen talebesini, özel ders alsın diye sınıfta bırakıyorsa, avukat, karşı tarafla anlaşıp aldığı davayı bilerek kaybediyorsa, esnaf tartıyı doğru tartmıyorsa, say sayabildiğin kadar, bu örnekler bitmez. Bu kişilerin oluşturduğu toplum, kokuşmaz da ne olur!
Fuzuli yaşadığı dönemin bu acınacak halini kısaca ne güzel özetlemiş şu beyitle: "selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar."
İnanın sadece bizim değil, insanlığın ortaklaşa derdi bu: iki yüzlülük, yüze gülüp, arkadan vurmak, güvensizlik, kısacası rezillik. İşte bütün bunlar, özgürlük ve insan hakları gibi masumlaştırılmış kavramlarla hayatımıza sokuluyor, ama biz bu tür kavramların İslam düşmanlarının Truva atları olduğunun hala farkında değiliz. Bizim en güvendiğimiz gençlerimiz bile bunları bize karşı savunuyorlarsa ve özgürüz diye bildiklerini okuyorlarsa, bu, olayın vehametini kavrayamadığımızı gösteriyor. İşin çığrından çıktığını görüp önlem almamız gerekmiyor mu, hala rehaveti atmamakta uyanmamakta ısrar mı ediyoruz!... O zaman suçlu aramaya gerek yok, suçlu bizzat kendimiziz.
Aklımızı kullanarak, mantık yürüterek doğrulara ulaşmak yerine panik içine düşmüş çabalayıp duruyoruz. Etrafta suçlu aramaktan kendimizi görmeye vakit bulamıyoruz. Hep bizi yoldan çıkaran kafirler. Nedense bizim hiç suçumuz yok. Gittiğimiz yol dosdoğru olsa bizi yoldan çıkarmaya kimin gücü yeter dersiniz. Allah'ın ipine sımsıkı sarılsak, hangi düşman bize ulaşabilir!
İslam adına yapılan toplantılara katılanlar iyi bilir, hoca diye başköşeye oturtulanların insanlara neler anlattıklarını, bu anlattıklarını da din diye yutturduklarını. Bu anlatılanların, ibadet gibi algılanıp, insanları nasıl kendinden geçirdiğini.
Görüyoruz ki, dinimiz iki taraftan saldırıya uğruyor. Birisinin düşmanlığı, ne yapmak istediği ortada, diğeri ile baş etmek çok daha zor. İslam'a saldırmak yerine onun yanında yer alıp, içerden bozguna uğratıyor. Bu hale gelmiş insanların karşısına geçip, Kur’an, ayet dediğiniz zaman size düşman kesiliyorlar.
İşte İslam aleminin bu halinden, bu cehaletinden yararlanan Batı, şimdi de 'Müslümanlara halife lazım' tezi ile ortaya çıkmaya hazırlanıyor. Çok iyi biliyor ki, bir mübarek zat bulup, onu da bize halife diye seçtirir. Bizim başımızın asıl belası cehalet.
İnsan olmak, Müslümanım demek yetmiyor; dinimizin aslına, hurafelerden arınmış haline, Kur’anî değerlere sahip olmak, sahip olanların da bu değerleri, çevrelerine yaşayarak ve anlatarak onları eğitme görevleri var. İşte bunun adı, İslam'da tebliğdir. Her aklı başında Müslüman'ın sorumluluğudur dinini doğru bilip, doğru anlatmak ve doğru yaşamak.
Bu derdin devası ise Allah'ın kurallarıyla, ayetleriyle, önce kendimizi, korumaya alarak, tabiri caiz ise zırhlanıp daha sonra da geleceğimiz olan çocuklarımızı ve gençlerimizi bu konuda bilinçlendirmek, onların da bu zırh ile kendilerini korumaya almalarını sağlamak olmalı değil mi?
Kimimiz çocuklarımızı, bilhassa kızları okula göndermeyip, evde eğitmeyi, dış dünyanın pisliklerinden korumak için en doğru yol gibi algılıyoruz. Kimimiz de olaya yapacak bir şey yok, iş olacağına varır gibi bakıyoruz.
Ben dış dünyadan soyutlanmış, ailelerinin onlar için uygun gördükleri seralarda büyümüş çocukların, gençlerin ne halde olduklarına yakından tanık oldum. Ne yazık ki bu gençlerin çoğu, hatta tamamına yakını kızlar ve kadınlar.
Bu tarz yetiştirilmenin yanılgısı, o insanların, hayatın gerçekleriyle karşı karşıya kaldıklarında ortaya çıkıyor. Kendilerine öğretilmeyen pek çok sevimsiz olayın altından kalkmakta zorlanıyorlar. Tanımadıkları bir dünya ile karşılaştıklarında ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Pek çoğu pes ediyor.
Hayatı yaşayarak öğrenmek, yaşatarak öğretmek, en gerçekçi yol. Bu demek değilki, hiç müdahale etmeyin. Beyinlerini siz doldurun, yüreklerine Allah ve İslam sevgisini öyle bir yerleştirin ki, orada başka olumsuzluklara yer kalmasın.
İslam'ın düşmanları hiçbir devirde boş durmamışlar, bundan sonra da durmayacaklar. Bu gerçek bizim kendimize olan güvenimizi asla sarsmamalı. Sendelerken bile yıkılmamak için direnmek, bizim imtihanımız. Kendimize olan güveni kaybettik mi savaşı da kaybederiz.
İşte burada, görev aileye düşüyor. Çünkü, yukarıda da söylediğim gibi yönünü batıya dönmüş, onun atıklaşmış hayat tarzını, medeniyet diye İslam alemine pazarlayanlar olduğu sürece bizim işimizin ne derece zor olduğu ortada. Bir yandan da, İslama benzemeyen bir başka İslam ile uğraşmak da var işin içinde.
Çoğumuz bu işi yasaklar ile çözme yoluna gidiyoruz. Yasaklar, baskılar, bence küçücük yaşlarda başlamamalı. Dünyanın neresinde olursa olsun, çocuk yetişkin çağa geldiğinde bir sürü yasak tanıyacak hayatında. Bazen bize baş kaldırmayı bilmeli, hatta doğru bildiğini tartışabilmeli çocuklarımız. Belki onunki doğru bizimki yanlıştır. Biz büyükler her yaptığımızın her söylediğimizin doğru olduğunu sanıp karşımızdakini dinlemeyi bilmez isek, eğittiğimiz genç de bizi dinlemeyi bilmeyecektir. Biz büyükler her şeyin doğrusunu biliyoruz zannedip, neyi yap ya da neyi yapma dersek, gençler bunu kabul etsin istiyoruz. Bunun sonucunda yetiştirdiğimiz insanın, uzlaşmacı biri olup çıkabileceğinin hesabını yapmalıyız. Uzlaşmacı olmayı bizden öğrenmesinler. Müslümanlar ne çekiyorsa uzlaşmacılardan yani hayır demeyi bilmeyenlerden çekiyor. Bırakalım da bizden, yani onları eğitenlerden doğru bildiklerini savunmayı öğrensinler.
Çocuklara televizyon yasak, gazeteler, dergiler yasak, piyasada edebi olan veya edebi değeri olmayan bir sürü roman, öykü, şiir kitabı, tiyatro oyunları, sinema filmleri var, bunlar yasak. Sadece anne babanın seçtikleri ile iktifa edecekler, bu bana biraz ters geliyor. Anne babaların çoğunluğu bu konularda kendilerini yeterli sansalar da maalesef değiller. Burada bana göre yapılacak şey, yasaklara boğmak yerine, neyin ne kadar doğru, neyin ne kadar yanlış olduğunu onlara anlatıp, kötü, niye kötüdür, iyi niye iyidir, tanımını iyi yaparak, onlardan korunmalarını öğretmek daha hayırlı olur gibi geliyor bana.
Bir insanın yüreği iyiye güzele sevdalıysa sonunda doğruyu bulacaktır. Bir pop şarkıcısı, Kur’an okuyup, İslam ile şereflenebiliyorsa, onca pislikten çıkıp arınabiliyorsa demek ki, bu işin yolu yasaklardan geçmiyor. Bu işin yolu vicdani eğitimden geçiyor.
Ben kendi hayatımdan, kendi tecrübelerimden pay biçerek, konuya açıklık getirmek istiyorum. Çocukluğum ve gençliğim dünya edebiyatından örnekler okumakla geçti. Pek çok babanın evine sokmak istemediği, o günlerin edebi açıdan gözde olan öykü kitapları, mizah ve edebiyat dergileri, abone yoluyla bize ulaşırdı. Biliyorsunuz bu tür yayınlar, oldum olası sol anlayışın hegemonyasındadır. O zamanın magazin haberlerinin önde gelenlerinden olan Hayat dergisi gözdelerim arasındaydı.
Bu konuda çok şanslıydım. Babam, beni edebiyatın gerçeğiyle tanıştırırken, başka okuduklarıma da hiç karışmazdı. Bizim o zamanlar boş vakitlerimizde başka yapacak bir şeyimiz yoktu. Annemin baskıları ters teperken, babamın kendine ve bana olan güveni, benim güzel ile çirkini kendi yöntemlerim ile bulmamı sağladı. Ama başıboş olmadığımı, ailemin varlığını, bana olan güvenlerinin sarsılmamasının önemini hep hissettim hayatım boyunca. Bu da beni dikkatli davranmaya, sevk etti hep.
Bizim kuşağa batı ahlakı bugünki kadar açık seçik, daha doğrusu böylesine bir emri vaki ile pazarlanmıyordu, o günlerde yazılıp çizilenlere, sinema filmlerine baktığımızda bunu apaçık görmek mümkün. Yani batının da ahlaki değerleri bugünkü gibi yozlaşmamıştı. Ercüment Bey bu farkı bir gün şöyle ifade etmişti; "vay Demokrasi vay, insanlığı nerelerden nerelere getirdin."
İyi hatırlıyorum, bir zamanlar yapılan yayınlar, filmler, kendi siyasi bakış açılarına yandaş bulmak çabasının göstergeleriydi. Sinemalarda, Tom Miks, Teksas gibi çizgi film dergilerinde, Amerika'nın iç savaşları, Kızılderililer ile olan ilişkileri hep tek taraflı olarak bizlerin ve çocuklarımızın kafalarına boca ediliyordu. Bunları okuyup, seyreden herkesin gönlü elinde olmadan Amerikalılardan yana olurdu. Böyle bir filmi seyrettiğimiz anda, Ercümet Bey çocukların yanlarına gelip, onlara, Amerikalıların haksız olduğunu, Kızılderililerin yurtlarını ellerinden alıp, onlara soykırım yaptıklarını güzel bir biçimde anlattı. Bu filmler hep seyredildi ama olaya doğru açıdan bakmayı da öğrendiler.
Yine söylüyorum, karşı taraf boş durmayacak, devamlı olarak inandıkları yaşam biçiminin reklamını yapacaklar. İçki sofralarıyla donatılmış İslam ahlakına ters düşen bir anlayışın ürünü olan filmler, diziler, kitaplar, hayatımıza bir biçimde sokuluyor. Bunu bir hastalığın mikrobu gibi düşünürsek, yapmamız gereken bu mikroba karşı önlem almak olmalı değil mi? Bu da aşıyla olur. İşte biz de çocuklarımızı, gençlerimizi Allah ve İslam sevgisiyle aşılarsak, sonuç iyi olur diye düşünüyorum. Bu da sabırla ve zamanla olacaktır. Hiç bir şey kendiliğinden ve birdenbire olmuyor ne yazık ki.
İşte ben de buradan yola çıkarak diyorum ki, çocuk veya genç, kendi seçimini kendi yapabilmeye yönlendirilmeli ama yasaklara boğulmamalı. İyi ve kötü arasından iyiyi kendisi bulabilmeli. Ailenin görevi yasakçılık yerine, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu, onlara öğretmek olmalı.
Bir çocuğa, bir gence veya bir yetişkine neden müzik dinlemek yasak olsun ki, güzel sanatlara herkesin ruhunda bir açık kapı kalmalı değil mi? İnsanların bir kısmı sanatkardır, bir kısmı da o sanatkar olanların sanatlarıyla ruhlarını zenginleştirirler. Önemli olan, çirkinden güzeli, kalitesizden kaliteliyi ayırt edebilmektir. İşte eğitim budur; yasakçılıkla bir yere varılmaz, belki de tam tersi yasak olana karşı önüne geçilmez bir merak başlar o kişide.
Ben çocukları çok seviyorum. İki küçük delikanlıyla olan sohbetime sizler de şahit olun istedim. Bunların birisi altı diğeri yedi yaşında. Henüz hayatlarında ciddi yasaklar yok. Televizyon seyrediyorlar, playstation oynuyorlar. Ama birileri onlara bu arada ne iyi ne kötü, ne doğru ne yanlış anlatmaya çalışıyor anladığım kadarıyla. Yedi yaşında olan, oynadığı oyunların içindeki Amerikalıların, hep iyilere yardım edip, kötüleri öldürdüğünü, karmakarışık bir yüz ifadesiyle bana anlatıyor. Onları oyunda seviyorum ama ben Amerikalıları sevmek istemiyorum çünkü onlar insanları öldürüyorlar ben televizyonda gördüm, diye özetliyordu olayı. Bush Ankara'ya geldiğinde de, camdan dışarı çıkıp, protesto sloganları atacak kadar dostu düşmanı konusunda kafa da yoruyor. Küçük olan kardeş de "gir içeriye, seni öldürürler" diye ağabeyini uyarırken, sevmeye çalıştıklarının, haklı olanı da olmayanı da öldürdüğünün farkına vardıklarını gösteriyorlardı.
Belki örnekler çoğalıyor ama bunu anlatmadan da geçmek istemiyorum. Konumuzun kahramanı küçük kız şimdi bir genç kız olmuştur muhakkak ki. O zamanlar beş yaşındaydı. Almanya'da olduğumuz günlerde misafirdim onların evlerinde. Anaokuluna yeni başlamıştı. Annesi tenbihleyip yolladı, onların verdiklerini yeme sakın, içinde domuz vardır. Ama o, ilk gün, pasta yedim, diye çıkageldi. Ben üzüldüm, annen sana ne demişti diye hatırlattım. Annesi umutsuz bir biçimde, bu çok iştahlı bir çocuk, boşuna uğraşma Mukaddes abla, diye hayıflandı. Ama ne oldu bir bilseniz, bu olan beni çok duygulandırdı çünkü, ertesi gün okuldan gelen küçük kız, anne "mus yidim, donus yohmuş" diye sevinerek anlattı olanları. Dağıtılan muzu domuz var mı yok mu diye sorguladıktan sonra alıp yemiş. Olaya bakar mısınız! Bu oralarda yaşayan çocuklarımızın trajedilerini anlatması açısından da çok önemli.
İşte buna, psikolojide algıda seçicilik deniyor. Siz gençte ve çocukta, algıda seçiciliği denetleyebiliyorsanız, yani gördüğü, tanık olduğu şeylerin içinden doğruyu ve güzeli seçip alabiliyorsa, artık işiniz, kolaylaşmış demektir. Artık o küçük beyin her verileni almayacak demektir…

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...