|

Algıda Seçicilik ve Eğitim
Mukaddes Özkan
Eğitim...
Bir an bu kelimenin ifade ettiği kavramın ne müthiş bir şey olduğunu
fark ettim. İnsanlığı, hayvanlar alemini, bitkiler dünyasını da içine
alan, derya bir kavram bu. Müdahale edilmemiş bitkilerin, hayvanların ve
insanların doldurduğu bir dünya düşünebiliyor musunuz? Ekvatorun insan
ayağı basmamış, balta girmemiş ormanları gibi olurdu her yer. İnsan
ayağı basmamış demek ne kadar doğru o da ayrı bir konu. Fotoğraf
makinası girdikten sonra oralarda insanoğlunun varolduğunu ve insanın
insanı yediğini öğrenmiş bulunuyoruz çoktan. Eskiler bu alem için,
"Hudayinabit" tabirini kullanırlardı. Bu ekmeden biten anlamına gelirdi.
Buradan yola çıkarak talim terbiye görmemiş insanları tarif için
biçilmiş kaftandı bu tanım.
Eğitilmemişler için biçilmiş kaftandı da bu tarif, eğitimliler için
hangi tabiri kaftan yapmak gerekir, doğrusu bilemiyorum. Hudayinabit
doğada canlılar, hayatta kalabilmek için birbirlerini yerken, tam tersi
eğitilmiş sanılan, talim terbiye gördüklerine inanılan insanlar,
yerkürenin tepesinde boza pişiriyorlar. Açken gözü dönenleri akıl almaya
çalışıyor da, tokluktan vahşileşenleri, kan döküp zulmedenleri bu hale
ne getiriyor, hep birlikte anlamaya çalışalım.
Bütün bunların nedeni, kısacası, hırs demek, eğitimsizlik demek çok
kolay. Ama yukarıda da söylediğim gibi, yeryüzünü kana bulayanlar,
eğitimsizler değil, tam tersi, çağın en iyi eğitilmişleri, daha doğrusu,
çağdaş eğitim anlayışının eğittikleri. Demek ki, sorun eğitilmişte,
eğitilmemişte değil, sorun nasıl eğitilmişte!
Sünnetullah gereği, her canlı yaşama iç güdüsüyle doğar. Yaşamak için
öldürür, yaşamak için kendini düşmanlarından korumaya alır, bunun için
barınaklar kurar. Bitkiler suya ışığa ulaşabilmek, hayatta kalabilmek
için o yana bu yana uzar dururlar. Bunlar içgüdüsel davranışlardır,
hayvan ile insanın farkı şu noktada başlar. Bu fark, insanın akledebilme
yeteneğidir. İnsan hep bir şeyler icat eder yaşamını kolaylaştırmak
için. Toplu halde yaşamaya ihtiyaç duyar insanoğlu, bu da onu yaşadığı
kabilenin veya topluluğun kurallarına bağlı kılar. Yani, içinde yaşadığı
toplumun, insanı eğitmesi onun, onlarla birlikte uyum içinde yaşamasının
kaçınılmaz şartıdır. Bulunduğu yerdeki insanlarla olan ilişkilerinden,
karın doyurma alışkanlığına, avlanmaktan tutun da paylaşmaya, savaşmaya
kadar, her konuda eğitilmiştir.
İnsanlar vahşi doğayı eğitiyor, kurdu kendine sadık köpek haline
getirebiliyor, bitkilerin doğasına müdahale edip, aşılarla, bilmediğimiz
bir sürü yöntemle vahşi doğayı kendi yararına kullanıyor. Ama kendi
içindeki vahşetle, hırsla, heva ve hevesle uğraşmayı pek de önemli
görmüyor. Çünkü bu alemde istediği gibi şık yaşamanın şartının içindeki
canavarın varlığına bağlı olduğunun farkında. O canavar, kapitalist
dünyaya ait olan insanın itici gücü. O canavar ona, durma. Sadece sen
varsın, senin dışında kimse önemli değil, amaçların uğruna her kuralı
ezip geçmelisin, sen özgürsün arkadaş, diye devamlı taktik veriyor. İşte
bu canavar şeytanın ta kendisi.
Hep diyorum ya, bu sese kulak vermek insanoğluna cazip geliyor.
İşte asıl sorun, insanın bu sesi duyduğunda kulak vermemeyi
becerebilmesidir. Asıl duyması gerekenin, asıl uyması gerekenin, kendini
yaradanın tavsiyeleri olduğunu bilmesidir.
Bu da demek oluyor ki, eğitim dendiğinde anlamamız gereken, küresel
medeniyet anlayışının zirvesinde toplum veya insan olmamalı. Biz
Müslümanların bu konudaki mihenk taşı, Allah'ın kurallarını bize
eksiksiz bir biçimde ileten Kur’an ve sahih sünnet olmalı.
Yoksa bugün olduğu gibi, ne yapacağımızı şaşırmış halde oluruz. İki cami
arasında kalmış beynamaz, desem bu durumumuzu anlatmada yetersiz kalır.
Keşke iki cami arasında kalsaydık. Ama maalesef, bir tarafta cami, diğer
tarafta kilise var. Üstüne üstlük, cami yerine yönümüzü kiliseye dönmeye
çalışıyoruz, hatta, çoğunluk olarak döndük de söylemeye dilim varmıyor.
Bizim toplumumuzda eğitimli demek, diploma sahibi olmak anlamına gelir
oldu çoktan. Ama ne yazık ki. diplomalıların yaşadıkları dünyaya ışık
tuttuğumuzda gördüklerimiz bizi şaşkına çevirmeye yetiyor. Bırakın
diplomayı Hipokrat yemini edenlerin çoğunluğu bu yemine ne kadar
sadıklar, her gün medyadan izliyoruz. Diplomasız toprak insanının
safiyeti, içtenliği de gittikçe kayboluyor, o da anladı ki saflığıyla
her yerde aldatılıyor, kandırılıyor.
Diploma sadece etiket, bizim anladığımız manadaki eğililmişliğin belgesi
değil ne yazık ki.
Bu karmaşanın içinden çıkmanın yolu ne diye düşünmeyen çok az kişi
vardır inanın. Bu konudaki şikayetler ayyuka çıkıyor. Hiç kimse
evlatlarının, torunlarının, daha doğrusu, insanlığın geleceğinin ne
olacağından, çocuklarımızı nelerin beklediğinden emin değil. Önümüzü
göremiyoruz. Allah'ın bize tuttuğu ışık ise sahip çıkmayı
beceremediğimiz için, bizi aydınlatamıyor.
Müslümanlar olarak, hep şikayet eder dururuz. Medya bizden yana değil,
karşımızda öyle bir güç var ki, beynimizi yıkıyor, çocuklarımızı yoldan
çıkartıyor; küreselleşen kapitalizm, doymak bilmeyen bir canavar gibi
bütün değerlerimizi tüketiyor.
Suçlamak ne kadar kolay değil mi! Bu insanlığın yanlış eğitim sonucu
kazandığı bir alışkanlık. Suçu karşısındakine yıkıvermek. Şöyle bir
etrafımıza bakalım, yüz kişide bir kişi suç bendeydi diyebiliyor mu?
Diyebiliyorsa, yine de umut var demektir. Herkes kendi kapısının önünü
temizlerse, o belde tertemiz olur sözü, bu konu da da geçerli. Herkes
kendini gözden geçirip, yanlışını kabullenmeyi bilirse, o zaman kimsenin
kimseye bir diyeceği kalmaz. Sorunlar kendiliğinden çözülür. Sadece ben
haklıyım diyerek hiçbir yere varılamayacağını öğrenmek zorundayız. Yoksa
bu halimiz asla değişmez.
Biz Müslümanlar olarak, gayet tabii ki, Allah'ın bizden istediği gibi
eğitilmek ve eğitmek zorundayız. Bundan başka alternatifimiz yok. Bunun
da tek çıkış yolu, Kur’anî olandır. Kur’anî olan, aynı zamanda en insani
olandır.
İnsani eğitim farklı, mesleki eğitim farklı olmamalı aslında. Ama
maalesef, günümüz eğitim sisteminde bu geçerli. İnsani eğitim almayan,
mesleki açıdan ne kadar başarılı olursa olsun, insani değerlere sahip
değilse, meslek erbabı bile sayılmamalı demek hiç de yanlış olmasa
gerek.
Düşünün ki bir doktor, mesleğinin en önde gelenlerinden, fakat bu
yeteneğini insanlığın hizmetine sunmak yerine, para kazanmak, hastaları
sömürmek adına kullanıyor. Bu ne Allah'ın ne de toplumun hoşuna gider.
Diğer taraftan kamu hizmeti veren bir görevli, menfaatsiz iş yapmıyorsa,
yani rüşvet almadan kimseye gülümsemiyorsa, öğretmen talebesini, özel
ders alsın diye sınıfta bırakıyorsa, avukat, karşı tarafla anlaşıp
aldığı davayı bilerek kaybediyorsa, esnaf tartıyı doğru tartmıyorsa, say
sayabildiğin kadar, bu örnekler bitmez. Bu kişilerin oluşturduğu toplum,
kokuşmaz da ne olur!
Fuzuli yaşadığı dönemin bu acınacak halini kısaca ne güzel özetlemiş şu
beyitle: "selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar."
İnanın sadece bizim değil, insanlığın ortaklaşa derdi bu: iki yüzlülük,
yüze gülüp, arkadan vurmak, güvensizlik, kısacası rezillik. İşte bütün
bunlar, özgürlük ve insan hakları gibi masumlaştırılmış kavramlarla
hayatımıza sokuluyor, ama biz bu tür kavramların İslam düşmanlarının
Truva atları olduğunun hala farkında değiliz. Bizim en güvendiğimiz
gençlerimiz bile bunları bize karşı savunuyorlarsa ve özgürüz diye
bildiklerini okuyorlarsa, bu, olayın vehametini kavrayamadığımızı
gösteriyor. İşin çığrından çıktığını görüp önlem almamız gerekmiyor mu,
hala rehaveti atmamakta uyanmamakta ısrar mı ediyoruz!... O zaman suçlu
aramaya gerek yok, suçlu bizzat kendimiziz.
Aklımızı kullanarak, mantık yürüterek doğrulara ulaşmak yerine panik
içine düşmüş çabalayıp duruyoruz. Etrafta suçlu aramaktan kendimizi
görmeye vakit bulamıyoruz. Hep bizi yoldan çıkaran kafirler. Nedense
bizim hiç suçumuz yok. Gittiğimiz yol dosdoğru olsa bizi yoldan
çıkarmaya kimin gücü yeter dersiniz. Allah'ın ipine sımsıkı sarılsak,
hangi düşman bize ulaşabilir!
İslam adına yapılan toplantılara katılanlar iyi bilir, hoca diye
başköşeye oturtulanların insanlara neler anlattıklarını, bu
anlattıklarını da din diye yutturduklarını. Bu anlatılanların, ibadet
gibi algılanıp, insanları nasıl kendinden geçirdiğini.
Görüyoruz ki, dinimiz iki taraftan saldırıya uğruyor. Birisinin
düşmanlığı, ne yapmak istediği ortada, diğeri ile baş etmek çok daha
zor. İslam'a saldırmak yerine onun yanında yer alıp, içerden bozguna
uğratıyor. Bu hale gelmiş insanların karşısına geçip, Kur’an, ayet
dediğiniz zaman size düşman kesiliyorlar.
İşte İslam aleminin bu halinden, bu cehaletinden yararlanan Batı, şimdi
de 'Müslümanlara halife lazım' tezi ile ortaya çıkmaya hazırlanıyor. Çok
iyi biliyor ki, bir mübarek zat bulup, onu da bize halife diye seçtirir.
Bizim başımızın asıl belası cehalet.
İnsan olmak, Müslümanım demek yetmiyor; dinimizin aslına, hurafelerden
arınmış haline, Kur’anî değerlere sahip olmak, sahip olanların da bu
değerleri, çevrelerine yaşayarak ve anlatarak onları eğitme görevleri
var. İşte bunun adı, İslam'da tebliğdir. Her aklı başında Müslüman'ın
sorumluluğudur dinini doğru bilip, doğru anlatmak ve doğru yaşamak.
Bu derdin devası ise Allah'ın kurallarıyla, ayetleriyle, önce kendimizi,
korumaya alarak, tabiri caiz ise zırhlanıp daha sonra da geleceğimiz
olan çocuklarımızı ve gençlerimizi bu konuda bilinçlendirmek, onların da
bu zırh ile kendilerini korumaya almalarını sağlamak olmalı değil mi?
Kimimiz çocuklarımızı, bilhassa kızları okula göndermeyip, evde
eğitmeyi, dış dünyanın pisliklerinden korumak için en doğru yol gibi
algılıyoruz. Kimimiz de olaya yapacak bir şey yok, iş olacağına varır
gibi bakıyoruz.
Ben dış dünyadan soyutlanmış, ailelerinin onlar için uygun gördükleri
seralarda büyümüş çocukların, gençlerin ne halde olduklarına yakından
tanık oldum. Ne yazık ki bu gençlerin çoğu, hatta tamamına yakını kızlar
ve kadınlar.
Bu tarz yetiştirilmenin yanılgısı, o insanların, hayatın gerçekleriyle
karşı karşıya kaldıklarında ortaya çıkıyor. Kendilerine öğretilmeyen pek
çok sevimsiz olayın altından kalkmakta zorlanıyorlar. Tanımadıkları bir
dünya ile karşılaştıklarında ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Pek çoğu pes
ediyor.
Hayatı yaşayarak öğrenmek, yaşatarak öğretmek, en gerçekçi yol. Bu demek
değilki, hiç müdahale etmeyin. Beyinlerini siz doldurun, yüreklerine
Allah ve İslam sevgisini öyle bir yerleştirin ki, orada başka
olumsuzluklara yer kalmasın.
İslam'ın düşmanları hiçbir devirde boş durmamışlar, bundan sonra da
durmayacaklar. Bu gerçek bizim kendimize olan güvenimizi asla
sarsmamalı. Sendelerken bile yıkılmamak için direnmek, bizim
imtihanımız. Kendimize olan güveni kaybettik mi savaşı da kaybederiz.
İşte burada, görev aileye düşüyor. Çünkü, yukarıda da söylediğim gibi
yönünü batıya dönmüş, onun atıklaşmış hayat tarzını, medeniyet diye
İslam alemine pazarlayanlar olduğu sürece bizim işimizin ne derece zor
olduğu ortada. Bir yandan da, İslama benzemeyen bir başka İslam ile
uğraşmak da var işin içinde.
Çoğumuz bu işi yasaklar ile çözme yoluna gidiyoruz. Yasaklar, baskılar,
bence küçücük yaşlarda başlamamalı. Dünyanın neresinde olursa olsun,
çocuk yetişkin çağa geldiğinde bir sürü yasak tanıyacak hayatında. Bazen
bize baş kaldırmayı bilmeli, hatta doğru bildiğini tartışabilmeli
çocuklarımız. Belki onunki doğru bizimki yanlıştır. Biz büyükler her
yaptığımızın her söylediğimizin doğru olduğunu sanıp karşımızdakini
dinlemeyi bilmez isek, eğittiğimiz genç de bizi dinlemeyi bilmeyecektir.
Biz büyükler her şeyin doğrusunu biliyoruz zannedip, neyi yap ya da neyi
yapma dersek, gençler bunu kabul etsin istiyoruz. Bunun sonucunda
yetiştirdiğimiz insanın, uzlaşmacı biri olup çıkabileceğinin hesabını
yapmalıyız. Uzlaşmacı olmayı bizden öğrenmesinler. Müslümanlar ne
çekiyorsa uzlaşmacılardan yani hayır demeyi bilmeyenlerden çekiyor.
Bırakalım da bizden, yani onları eğitenlerden doğru bildiklerini
savunmayı öğrensinler.
Çocuklara televizyon yasak, gazeteler, dergiler yasak, piyasada edebi
olan veya edebi değeri olmayan bir sürü roman, öykü, şiir kitabı,
tiyatro oyunları, sinema filmleri var, bunlar yasak. Sadece anne babanın
seçtikleri ile iktifa edecekler, bu bana biraz ters geliyor. Anne
babaların çoğunluğu bu konularda kendilerini yeterli sansalar da
maalesef değiller. Burada bana göre yapılacak şey, yasaklara boğmak
yerine, neyin ne kadar doğru, neyin ne kadar yanlış olduğunu onlara
anlatıp, kötü, niye kötüdür, iyi niye iyidir, tanımını iyi yaparak,
onlardan korunmalarını öğretmek daha hayırlı olur gibi geliyor bana.
Bir insanın yüreği iyiye güzele sevdalıysa sonunda doğruyu bulacaktır.
Bir pop şarkıcısı, Kur’an okuyup, İslam ile şereflenebiliyorsa, onca
pislikten çıkıp arınabiliyorsa demek ki, bu işin yolu yasaklardan
geçmiyor. Bu işin yolu vicdani eğitimden geçiyor.
Ben kendi hayatımdan, kendi tecrübelerimden pay biçerek, konuya açıklık
getirmek istiyorum. Çocukluğum ve gençliğim dünya edebiyatından örnekler
okumakla geçti. Pek çok babanın evine sokmak istemediği, o günlerin
edebi açıdan gözde olan öykü kitapları, mizah ve edebiyat dergileri,
abone yoluyla bize ulaşırdı. Biliyorsunuz bu tür yayınlar, oldum olası
sol anlayışın hegemonyasındadır. O zamanın magazin haberlerinin önde
gelenlerinden olan Hayat dergisi gözdelerim arasındaydı.
Bu konuda çok şanslıydım. Babam, beni edebiyatın gerçeğiyle
tanıştırırken, başka okuduklarıma da hiç karışmazdı. Bizim o zamanlar
boş vakitlerimizde başka yapacak bir şeyimiz yoktu. Annemin baskıları
ters teperken, babamın kendine ve bana olan güveni, benim güzel ile
çirkini kendi yöntemlerim ile bulmamı sağladı. Ama başıboş olmadığımı,
ailemin varlığını, bana olan güvenlerinin sarsılmamasının önemini hep
hissettim hayatım boyunca. Bu da beni dikkatli davranmaya, sevk etti
hep.
Bizim kuşağa batı ahlakı bugünki kadar açık seçik, daha doğrusu
böylesine bir emri vaki ile pazarlanmıyordu, o günlerde yazılıp
çizilenlere, sinema filmlerine baktığımızda bunu apaçık görmek mümkün.
Yani batının da ahlaki değerleri bugünkü gibi yozlaşmamıştı. Ercüment
Bey bu farkı bir gün şöyle ifade etmişti; "vay Demokrasi vay, insanlığı
nerelerden nerelere getirdin."
İyi hatırlıyorum, bir zamanlar yapılan yayınlar, filmler, kendi siyasi
bakış açılarına yandaş bulmak çabasının göstergeleriydi. Sinemalarda,
Tom Miks, Teksas gibi çizgi film dergilerinde, Amerika'nın iç savaşları,
Kızılderililer ile olan ilişkileri hep tek taraflı olarak bizlerin ve
çocuklarımızın kafalarına boca ediliyordu. Bunları okuyup, seyreden
herkesin gönlü elinde olmadan Amerikalılardan yana olurdu. Böyle bir
filmi seyrettiğimiz anda, Ercümet Bey çocukların yanlarına gelip,
onlara, Amerikalıların haksız olduğunu, Kızılderililerin yurtlarını
ellerinden alıp, onlara soykırım yaptıklarını güzel bir biçimde anlattı.
Bu filmler hep seyredildi ama olaya doğru açıdan bakmayı da öğrendiler.
Yine söylüyorum, karşı taraf boş durmayacak, devamlı olarak inandıkları
yaşam biçiminin reklamını yapacaklar. İçki sofralarıyla donatılmış İslam
ahlakına ters düşen bir anlayışın ürünü olan filmler, diziler, kitaplar,
hayatımıza bir biçimde sokuluyor. Bunu bir hastalığın mikrobu gibi
düşünürsek, yapmamız gereken bu mikroba karşı önlem almak olmalı değil
mi? Bu da aşıyla olur. İşte biz de çocuklarımızı, gençlerimizi Allah ve
İslam sevgisiyle aşılarsak, sonuç iyi olur diye düşünüyorum. Bu da
sabırla ve zamanla olacaktır. Hiç bir şey kendiliğinden ve birdenbire
olmuyor ne yazık ki.
İşte ben de buradan yola çıkarak diyorum ki, çocuk veya genç, kendi
seçimini kendi yapabilmeye yönlendirilmeli ama yasaklara boğulmamalı.
İyi ve kötü arasından iyiyi kendisi bulabilmeli. Ailenin görevi
yasakçılık yerine, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu, onlara öğretmek
olmalı.
Bir çocuğa, bir gence veya bir yetişkine neden müzik dinlemek yasak
olsun ki, güzel sanatlara herkesin ruhunda bir açık kapı kalmalı değil
mi? İnsanların bir kısmı sanatkardır, bir kısmı da o sanatkar olanların
sanatlarıyla ruhlarını zenginleştirirler. Önemli olan, çirkinden güzeli,
kalitesizden kaliteliyi ayırt edebilmektir. İşte eğitim budur;
yasakçılıkla bir yere varılmaz, belki de tam tersi yasak olana karşı
önüne geçilmez bir merak başlar o kişide.
Ben çocukları çok seviyorum. İki küçük delikanlıyla olan sohbetime
sizler de şahit olun istedim. Bunların birisi altı diğeri yedi yaşında.
Henüz hayatlarında ciddi yasaklar yok. Televizyon seyrediyorlar,
playstation oynuyorlar. Ama birileri onlara bu arada ne iyi ne kötü, ne
doğru ne yanlış anlatmaya çalışıyor anladığım kadarıyla. Yedi yaşında
olan, oynadığı oyunların içindeki Amerikalıların, hep iyilere yardım
edip, kötüleri öldürdüğünü, karmakarışık bir yüz ifadesiyle bana
anlatıyor. Onları oyunda seviyorum ama ben Amerikalıları sevmek
istemiyorum çünkü onlar insanları öldürüyorlar ben televizyonda gördüm,
diye özetliyordu olayı. Bush Ankara'ya geldiğinde de, camdan dışarı
çıkıp, protesto sloganları atacak kadar dostu düşmanı konusunda kafa da
yoruyor. Küçük olan kardeş de "gir içeriye, seni öldürürler" diye
ağabeyini uyarırken, sevmeye çalıştıklarının, haklı olanı da olmayanı da
öldürdüğünün farkına vardıklarını gösteriyorlardı.
Belki örnekler çoğalıyor ama bunu anlatmadan da geçmek istemiyorum.
Konumuzun kahramanı küçük kız şimdi bir genç kız olmuştur muhakkak ki. O
zamanlar beş yaşındaydı. Almanya'da olduğumuz günlerde misafirdim
onların evlerinde. Anaokuluna yeni başlamıştı. Annesi tenbihleyip
yolladı, onların verdiklerini yeme sakın, içinde domuz vardır. Ama o,
ilk gün, pasta yedim, diye çıkageldi. Ben üzüldüm, annen sana ne demişti
diye hatırlattım. Annesi umutsuz bir biçimde, bu çok iştahlı bir çocuk,
boşuna uğraşma Mukaddes abla, diye hayıflandı. Ama ne oldu bir bilseniz,
bu olan beni çok duygulandırdı çünkü, ertesi gün okuldan gelen küçük
kız, anne "mus yidim, donus yohmuş" diye sevinerek anlattı olanları.
Dağıtılan muzu domuz var mı yok mu diye sorguladıktan sonra alıp yemiş.
Olaya bakar mısınız! Bu oralarda yaşayan çocuklarımızın trajedilerini
anlatması açısından da çok önemli.
İşte buna, psikolojide algıda seçicilik deniyor. Siz gençte ve çocukta,
algıda seçiciliği denetleyebiliyorsanız, yani gördüğü, tanık olduğu
şeylerin içinden doğruyu ve güzeli seçip alabiliyorsa, artık işiniz,
kolaylaşmış demektir. Artık o küçük beyin her verileni almayacak
demektir… |