Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 325 | Ocak  2006

                   

 

 


BÜYÜK BALIK

Abdullah Arıcı

Çevremdeki insanlardan sürekli eleştiri aldığım, fakat bir türlü çaresini bulamadığım bir konudur dalgınlığım. Bazen bunun dalgınlıktan daha başka bir şey olduğunu düşünüyorum. İlgimi her zaman karşımdaki insana yoğunlaştıramıyorum. Bu ise karşımdakine değer vermiyormuşum gibi bir izlenim verip, çevremdeki insanları kızdırıyor. Tamamen elimde olmayarak, bazen bir konuşmanın sadece en son cümlesini duyuyorum ya da duymaya zorlanıyorum. Eğer bu son cümle: "Bu konuda sen ne düşünüyorsun?" tarzında bir soru cümlesiyse, o zaman cevap vermemi bekleyen bir çift göz karşısında çok zor durumda kalıyorum. Bu bir hastalık ya da ilgimi çekmeyen konuşmalara beynimin otomatik olarak uyguladığı bir sansür. Ama en saçma konuşma esnasında bile, ilginç bir söz duyduğumda hemen beynim tarafından uyarılıp, dinlemeye başlıyorum. Sanki beynim bana bir mesaj gönderip, tamam konuşmanın bu kısmını dinleyebilirsin, bu kısımda senin için faydalı bilgiler var, diyor. Bazen en basit konulardan bile bana yarayacak şeyler çıkarabilmemi buna bağlıyorum. Kendimi, tavan arasına göz atıp, işe yarayacak eşyaları ayıklayan veya bir kitaplıkta okumaya değer kitaplar seçen birine benzetiyorum.
Ben başka bir şey ile uğraşsam bile, ilginç bir konuşma hemen dikkatimi çeker. Birkaç saniye önceki konuşulanları hiç duymamış olsam bile, tüm ilgim oraya yönelir. Durakta, dolmuşta, otobüste, parkta, kaldırımda yürürken, öyle ilginç konuşmalara şahit oluyorum ki, keşke bu düşünen insanları yakından tanısam diyorum. Televizyonda da bazen ilginç konuşmalara rastlamak mümkün ama nitelikli programlar veya konuşmalarla çok nadir karşılaşıyorum. Bir gün bir programı, kanal iyi çekmediği halde izlemiştim. Sonunda gözlerim ağrımıştı ama buna değmişti. Bazen hiç beğenmediğim fakat bana ilginç gelen konuşmalara da şahit oluyorum. Bir televizyon dizisinde, bir aile sabah kahvaltı ediyor, aralarında da sohbet ediyorlardı. Daha önceki konuştuklarını hiç duymadığım halde birden babanın, oğluna dönerek: "Sabah namazına niye kalkmadın?" dediğini duyuyorum. Genç cevap vermiyor. Annesi hemen devreye giriyor: "O daha genç bey, üzerine gitme." Nedense konuşmanın bu kısmı bana çok ilginç geliyor. Belkide bu sözler dini içerikli bir dizide söylendiği ve inanan gençlere yanlış mesaj verdiği içindir. Ya da yine başka bir dizide, yemekte içki içen bir aile var ve çocukları da içki içmek istediğini söylüyor. Anne çocuğa şöyle cevap veriyor: "Sen daha küçüksün, büyüyünce içersin." Bu söz ise bir annenin çocuğunu, nasıl yanlış yönlendirebileceğini gösterdiği için ilginç gelmişti.
İnsan, her zaman bir bilgenin bilgisine, görüşlerine başvuramıyor. Hayatı, çeşitli küçük şeylerden bir özet oluşturarak, aklında kalanlarla öğreniyor ve tanıyor. Bu konuda en güzel dostlarımız, bilgi hazinelerimiz kitaplar. Herhangi kitaplar değil bunlar, genellikle uzun yıllar sonunda kendini kanıtlamış ve varlığını hâlâ sürdürenler. Eski kitapları bu konuda insanı yanıltmadıkları için tercih ediyorum. Bu özelliğe sahip olmayan kitapları ise konuşmalara uyguladığım yöntem gibi, sadece yararlı olan kısımlarını hafızama yerleştiriyorum. Nietzsche: "İnsan ne tür bir çalgı aleti olursa olsun, ondan dinlenebilir bir melodi çıkaramazsam hastayım demektir" diyor. Eski bir anıt yazısı ise: "İnsanları (en cahillerini bile) dinle, çünkü her insanın bir hikayesi vardır" diyor. Bir yazar, eğer cesaret edip bir kitap yazmışsa, okunmayı hak ediyordur. Kitap içerisinde öğreneceğimiz, bize yarayacak bir şeyler vardır mutlaka. Ama hiç okunmaması gereken kitapların varlığı da kesin.
Okuldayken, arkadaşlarla birlikte bir ev tutmuştuk. Bazen okuldan arkadaşlar da ziyaretimize geliyordu. Bir gün, iki arkadaş ve yaşça bizden büyük arkadaşları misafirliğe gelmişlerdi. Ev arkadaşlarımla sohbet ediyor, çeşitli konularda tartışıyorlardı. Bir ara yaşça büyük olan, bana dönerek: "Çok suskunsun, sen niye bize katılmıyorsun?" dedi. Ben de ona bir hikaye ile cevap verdim. Ortaokuldayken, arkadaşlarla ders çıkışını dört gözle beklerdik. Çünkü ilçemizin içinden geçen nehirde balık tutmaya giderdik. Yine öyle bir günde bir poşet dolusu küçük balık yakalamıştık ve çok seviniyorduk. Yanımızda ise yaşlı bir balıkçı, oltayı nehrin tam ortasına atmış, çok uzun bir süredir bekliyordu. Bizden önce geldiği halde, daha hiç balık yakalayamamıştı. Birden misinayı, daha kolay çekmek için kendine dolamaya başladı. Balık o kadar büyüktü ki kıyıya çekmekte zorlanıyordu. Sonunda balığı kıyıya çektiğinde, hepimizin ağzı açık kalmıştı. Bir elimizdeki poşete bakıyorduk, bir de boyumuz kadar olan balığa. Bu hikayeyi anlatınca, yaşça büyük olan misafirimiz gülümsedi. "Anladım" dedi, "İnşallah bir gün büyük balığı yakalarsın." Uzun bir süre görüşemedik. Yaklaşık bir yıl sonra karşılaştığımızda, hemen şu soruyla söze başladı: "Büyük balığı yakaladın mı?" Demek ki daha unutmamıştı. Verecek cevap bulamadım. O hikayeyi keşke anlatmasaydım diyordum. Ben sadece hedefimin büyüklüğünü anlatmaya çalışmıştım. Zihnimin önemli şeyleri ayıkladığını, önemsizler için otomatik olarak kafa yormadığımı anlatamazdım herhalde.
Aradan yıllar geçti ve artık verecek bir cevabım var. Ama o arkadaş şimdi nerelerdedir bilemiyorum. Zaten vereceğim cevap, hiç de beklediğim gibi belirmedi kafamda. Ben büyük balığı yakalayayım derken, belki de o beni yakalamıştı. Yani ben mi onu, o mu beni yakalamıştı bilemiyorum. Ama halimden çok memnun olduğumu söyleyebilirim. Nietzsche, bir kitabında: "Yazılarım birer olta, balık tutamadıysam suç bende değil ki, balık yoktu" diye yazıyor. Eğer yazılar birer oltaysa, bende sonunda Kur'an'ın oltasına yakalanmıştım. Shakespeare: "Çabucak koca bir ateş yakmak isteyen, cılız samanları tutuşturmakla işe başlar" demiş. Sonunda (küçük ayrıntılardan yararlanarak) kocaman bir ateş yakmıştım. Her konuşmanın, her olayın, her davranışın yalnızca özünü alan, gerisine kafa yormayan (elimde olmayarak) ben, bu defa tüm her şeyin özünü bulmuştum. Bana yol gösterecek, varlığımın asıl nedeninin bilincine varacağım, neden neden diye sorarken cevapları peşi sıra alacağım, tam da ihtiyacım olanı. Nasıl ki bir doktor hastalığın farkına varıp, tedavi için reçetesini yazıyordu, bu reçete de tam benim için yazılmıştı. Tabi ki ilaçlardan bazıları acı (insanın nefsine hoş gelmeyen), bazıları da tatlı (fıtratına uygun). Ama düzenli uygulayınca ve sımsıkı bağlanınca neticesini alacağımız kesin. Artık en son basamağa geldiğimde, merdiveni yanlış duvara dayadığımı anlama tehlikesi yok, benim için. Darısı, arayanların başına. Bir söz: "Bütün arayanlar bulamamıştır belki ama bulanların hepsi de aramış olanlardır" der. Arayanlar, yalnız değilsiniz, inşallah siz de bir gün küçük balıkları rahat bırakırsınız.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...