|

BÜYÜK BALIK
Abdullah Arıcı
Çevremdeki insanlardan sürekli eleştiri
aldığım, fakat bir türlü çaresini bulamadığım bir konudur dalgınlığım.
Bazen bunun dalgınlıktan daha başka bir şey olduğunu düşünüyorum. İlgimi
her zaman karşımdaki insana yoğunlaştıramıyorum. Bu ise karşımdakine
değer vermiyormuşum gibi bir izlenim verip, çevremdeki insanları
kızdırıyor. Tamamen elimde olmayarak, bazen bir konuşmanın sadece en son
cümlesini duyuyorum ya da duymaya zorlanıyorum. Eğer bu son cümle: "Bu
konuda sen ne düşünüyorsun?" tarzında bir soru cümlesiyse, o zaman cevap
vermemi bekleyen bir çift göz karşısında çok zor durumda kalıyorum. Bu
bir hastalık ya da ilgimi çekmeyen konuşmalara beynimin otomatik olarak
uyguladığı bir sansür. Ama en saçma konuşma esnasında bile, ilginç bir
söz duyduğumda hemen beynim tarafından uyarılıp, dinlemeye başlıyorum.
Sanki beynim bana bir mesaj gönderip, tamam konuşmanın bu kısmını
dinleyebilirsin, bu kısımda senin için faydalı bilgiler var, diyor.
Bazen en basit konulardan bile bana yarayacak şeyler çıkarabilmemi buna
bağlıyorum. Kendimi, tavan arasına göz atıp, işe yarayacak eşyaları
ayıklayan veya bir kitaplıkta okumaya değer kitaplar seçen birine
benzetiyorum.
Ben başka bir şey ile uğraşsam bile, ilginç bir konuşma hemen dikkatimi
çeker. Birkaç saniye önceki konuşulanları hiç duymamış olsam bile, tüm
ilgim oraya yönelir. Durakta, dolmuşta, otobüste, parkta, kaldırımda
yürürken, öyle ilginç konuşmalara şahit oluyorum ki, keşke bu düşünen
insanları yakından tanısam diyorum. Televizyonda da bazen ilginç
konuşmalara rastlamak mümkün ama nitelikli programlar veya konuşmalarla
çok nadir karşılaşıyorum. Bir gün bir programı, kanal iyi çekmediği
halde izlemiştim. Sonunda gözlerim ağrımıştı ama buna değmişti. Bazen
hiç beğenmediğim fakat bana ilginç gelen konuşmalara da şahit oluyorum.
Bir televizyon dizisinde, bir aile sabah kahvaltı ediyor, aralarında da
sohbet ediyorlardı. Daha önceki konuştuklarını hiç duymadığım halde
birden babanın, oğluna dönerek: "Sabah namazına niye kalkmadın?"
dediğini duyuyorum. Genç cevap vermiyor. Annesi hemen devreye giriyor:
"O daha genç bey, üzerine gitme." Nedense konuşmanın bu kısmı bana çok
ilginç geliyor. Belkide bu sözler dini içerikli bir dizide söylendiği ve
inanan gençlere yanlış mesaj verdiği içindir. Ya da yine başka bir
dizide, yemekte içki içen bir aile var ve çocukları da içki içmek
istediğini söylüyor. Anne çocuğa şöyle cevap veriyor: "Sen daha
küçüksün, büyüyünce içersin." Bu söz ise bir annenin çocuğunu, nasıl
yanlış yönlendirebileceğini gösterdiği için ilginç gelmişti.
İnsan, her zaman bir bilgenin bilgisine, görüşlerine başvuramıyor.
Hayatı, çeşitli küçük şeylerden bir özet oluşturarak, aklında kalanlarla
öğreniyor ve tanıyor. Bu konuda en güzel dostlarımız, bilgi
hazinelerimiz kitaplar. Herhangi kitaplar değil bunlar, genellikle uzun
yıllar sonunda kendini kanıtlamış ve varlığını hâlâ sürdürenler. Eski
kitapları bu konuda insanı yanıltmadıkları için tercih ediyorum. Bu
özelliğe sahip olmayan kitapları ise konuşmalara uyguladığım yöntem
gibi, sadece yararlı olan kısımlarını hafızama yerleştiriyorum.
Nietzsche: "İnsan ne tür bir çalgı aleti olursa olsun, ondan
dinlenebilir bir melodi çıkaramazsam hastayım demektir" diyor. Eski bir
anıt yazısı ise: "İnsanları (en cahillerini bile) dinle, çünkü her
insanın bir hikayesi vardır" diyor. Bir yazar, eğer cesaret edip bir
kitap yazmışsa, okunmayı hak ediyordur. Kitap içerisinde öğreneceğimiz,
bize yarayacak bir şeyler vardır mutlaka. Ama hiç okunmaması gereken
kitapların varlığı da kesin.
Okuldayken, arkadaşlarla birlikte bir ev tutmuştuk. Bazen okuldan
arkadaşlar da ziyaretimize geliyordu. Bir gün, iki arkadaş ve yaşça
bizden büyük arkadaşları misafirliğe gelmişlerdi. Ev arkadaşlarımla
sohbet ediyor, çeşitli konularda tartışıyorlardı. Bir ara yaşça büyük
olan, bana dönerek: "Çok suskunsun, sen niye bize katılmıyorsun?" dedi.
Ben de ona bir hikaye ile cevap verdim. Ortaokuldayken, arkadaşlarla
ders çıkışını dört gözle beklerdik. Çünkü ilçemizin içinden geçen
nehirde balık tutmaya giderdik. Yine öyle bir günde bir poşet dolusu
küçük balık yakalamıştık ve çok seviniyorduk. Yanımızda ise yaşlı bir
balıkçı, oltayı nehrin tam ortasına atmış, çok uzun bir süredir
bekliyordu. Bizden önce geldiği halde, daha hiç balık yakalayamamıştı.
Birden misinayı, daha kolay çekmek için kendine dolamaya başladı. Balık
o kadar büyüktü ki kıyıya çekmekte zorlanıyordu. Sonunda balığı kıyıya
çektiğinde, hepimizin ağzı açık kalmıştı. Bir elimizdeki poşete
bakıyorduk, bir de boyumuz kadar olan balığa. Bu hikayeyi anlatınca,
yaşça büyük olan misafirimiz gülümsedi. "Anladım" dedi, "İnşallah bir
gün büyük balığı yakalarsın." Uzun bir süre görüşemedik. Yaklaşık bir
yıl sonra karşılaştığımızda, hemen şu soruyla söze başladı: "Büyük
balığı yakaladın mı?" Demek ki daha unutmamıştı. Verecek cevap
bulamadım. O hikayeyi keşke anlatmasaydım diyordum. Ben sadece hedefimin
büyüklüğünü anlatmaya çalışmıştım. Zihnimin önemli şeyleri ayıkladığını,
önemsizler için otomatik olarak kafa yormadığımı anlatamazdım herhalde.
Aradan yıllar geçti ve artık verecek bir cevabım var. Ama o arkadaş
şimdi nerelerdedir bilemiyorum. Zaten vereceğim cevap, hiç de beklediğim
gibi belirmedi kafamda. Ben büyük balığı yakalayayım derken, belki de o
beni yakalamıştı. Yani ben mi onu, o mu beni yakalamıştı bilemiyorum.
Ama halimden çok memnun olduğumu söyleyebilirim. Nietzsche, bir
kitabında: "Yazılarım birer olta, balık tutamadıysam suç bende değil ki,
balık yoktu" diye yazıyor. Eğer yazılar birer oltaysa, bende sonunda
Kur'an'ın oltasına yakalanmıştım. Shakespeare: "Çabucak koca bir ateş
yakmak isteyen, cılız samanları tutuşturmakla işe başlar" demiş. Sonunda
(küçük ayrıntılardan yararlanarak) kocaman bir ateş yakmıştım. Her
konuşmanın, her olayın, her davranışın yalnızca özünü alan, gerisine
kafa yormayan (elimde olmayarak) ben, bu defa tüm her şeyin özünü
bulmuştum. Bana yol gösterecek, varlığımın asıl nedeninin bilincine
varacağım, neden neden diye sorarken cevapları peşi sıra alacağım, tam
da ihtiyacım olanı. Nasıl ki bir doktor hastalığın farkına varıp, tedavi
için reçetesini yazıyordu, bu reçete de tam benim için yazılmıştı. Tabi
ki ilaçlardan bazıları acı (insanın nefsine hoş gelmeyen), bazıları da
tatlı (fıtratına uygun). Ama düzenli uygulayınca ve sımsıkı bağlanınca
neticesini alacağımız kesin. Artık en son basamağa geldiğimde, merdiveni
yanlış duvara dayadığımı anlama tehlikesi yok, benim için. Darısı,
arayanların başına. Bir söz: "Bütün arayanlar bulamamıştır belki ama
bulanların hepsi de aramış olanlardır" der. Arayanlar, yalnız
değilsiniz, inşallah siz de bir gün küçük balıkları rahat bırakırsınız. |