|

KAVAKLARA HİÇ GİTTİNİZ Mİ?
Oktay Akbal*
"Güneş batıyor karşıda, an an iniyor her
geceki yerine. Ben Ceneviz kalelerine doğru yürüyordum."
Bir cam titreşimi kalmış belleğimde. Ne zaman vapurda giderken cam
titreşimi duysam çocukluğun o uzak gününde bulurum kendimi. Bitip
tükenemez bir yolculuktu, çok çok uzaklara gidiyordum. Yıl 1929,
ilkokula başlamamdan önceki yaz. Boğaziçi'ne ilk gidişim miydi? Belki.
Ya da anımsadığım ilk Boğaz yolculuğu... Bellek tuhaftır, kimi anılar
kazılır, kimisi silinir gider. En uzak anılar daha canlı oluyor; dünü,
önceki günü unutuyor insan. Belki de değişik bir "şey" gerekli anının
belleğin batağında boğulup gitmesini önlemeye... Bir koku, bir ses, bir
söz, bir olay, ne bileyim yaşamla ilgili herhangi bir "şey."
O cam titreşimi o uzun İstinye yolculuğunu yaşatır bana. Birkaç ay
kalacağımız o körfezdeki ahşap evin üst katı, komşu yalıdaki küçük kız
arkadaşlar, İstinye çayırı, tepedeki ağaç çilekleri, futbol oyunları,
denizde dolaşmalar... Bir de, iki kez denize girişim, biri zorla, biri
de rıhtımdan ayağım kayarak... O cam titreşimi olmasaydı, 1929 yılının
bir ilkyaz günü dirilemezdi içimde. Daha sonraki haftaların, günlerin
anıları da...
İlkyazda vapur gezileri... Bineceksin Eminönü'nden o geçmişin tüm
izlerini taşıyan küçük vapurlardan birine. Oturacaksın ön güvertenin
rüzgâr almaz bir koşesinde. Elinde kitabın, ağzında sigaran, gündelik
dertlerin, sıkıntıların, uğraşların baskısından zorla koparacaksın
kendini. Özellikle yazarlar için gereklidir böy|e geçici kopuşlar. Bir
sürü sorun yığılmıştır önünüze, yaz yaz bitmez, oku oku sona ermez.
Hatta daha da karışır, daha da çözülmez olur. Bir an gelir, kalem durur,
vazgeçer yazmaktan. Ya da ne yazarsan beğenmez olursun! Değer mi dersin,
bütün bunları yazmak, anlatmak, başkalarına iletmek pek mi gerekli? O
zaman bir yıkılış başlar içinde, kurduğun bir beğeni, bir güven kalesi
çöker gibi olur. O zaman al sevdiğin, değerine her zaman inandığın bir
kitabı, atla bir vapura... Benim tutumum bu, siz başka yoldan
gidebilirsiniz, bir kahve köşesine, bir karanlık sinema salonuna, bir
dost söyleşisine, yani her günkü uğraşınızla ilgisiz bir konuya, bir
evrene...
Boşuna yazmadım ben, yalnızlık bana yasak, diye. Ne yapsam, "yalnız"
olamadım. Gerçek insanlarla değil soyut kişilerle, ama canlıdan daha
canlı varlıklarla dostluk kurdum hep. Her zaman çevremde onlar oldu.
Biri gitse, beşi geldi. Nereye kaçsam bırakmadılar, onları istemediğim
zaman bile... Kitaplar, dergiler, gazeteler, filmler, yazdığım, yazmak
için sıralarım bekleşen yaşamış yaşamamış kişiler... Bir küçük vapurun
ön güvertesinde çevremde hiç kimseler yokken, onlar yine vardırlar. İç
konuşma dedikleri nedir ki, kişinin kendisiyle, kendisi sandığı biriyle
tartışması, sürüp giden çekişmesi... Yalnızlık duyan, düşünen, anlamak,
ummak isteyen insanoğlunun bilmeyeceği bir duygudur işte...
Kavaklara hiç gittiniz mi? Son kez Kavaklara belki yirmi yıl önce
gitmiştim. Yine böyle kentin dağdağasından kaçmak istediğim bir gündü.
Anadolu Kavağı o zaman bir köydü, hem de yasak bölgelerle çevrili bir
yer. Bir saat oturdum kıyıda bir kahvede, bir gazoz içerek. Hep öyküler
yazar, öyküler düşünürdüm o günlerde. Ama öykü o gün ayağıma geliverdi.
Yaşamın bir yaprağı herhangi bir yerinden açılmış, işte öykü!.. Bir
kalabalık toplandı kıyıda birden. Herkes koşuştu, ne olmuş diye
bakarken, bir ceset çıkardılar denizden, şişmiş, korkunç bir şey.
Balıkçılar bulmuşlar. Önceleri herkes o cesetten söz etti, çevresine
birikti, itişe kakıca... Kimdi, neyin nesiydi? Vapurdan atılmış bir
delikanlı, dedi bir keskin zekâlı, Rus vapurundanmış! Canına kıymış bir
tutkun, dedi bir başkası. Derin derin düşünen bir balıkçı "Cinayettir
bu" deyip kesti. Sonra dağıldılar. Sonunda ceset tek başına kalakaldı
kumsalda önemsiz bir şeydi şimdi insanlar için...
Uzun yıllar sonra yeniden Kavaklar'dayım. Tepeye çıkan o güzel yokuş.
Her adımda geriye bakarken... Güneş batıyor karşıda, an an iniyor her
geceki yerine. Ben Ceneviz kalelerine doğru yürüyordum. Yıllar öncenin
yeri mi burası, değil. Kişiler gibi yerler de değişir. Her kuşak "başka"
yönleriyle tanır semtleri, köyleri, kentleri. Daha doğrusu bizde
yarattığı, bıraktığı izlenimlerle anlam kazanır yerler. Kavaklarda
aramak yıllar önceki "ben"i, ne denli boşsa, İstinye'de o 1929'un
çocuğunu bulmak istemek de gereksiz. Her gereksiz, her boş uğraş,
gülünçtür, bilirim. Ne var ki insanoğlu gülünç düştüğünü bilemez çoğu
zaman. Proust gibi kokularla, renklerle, seslerle arar geçmiş zamanı.
Bulduğu zaman, bulduğunu sandığı zaman, bir de bakar ki o büsbütün başka
şeydir. Yedi, sekiz yaşındaki "ben"le, kırk, elli yaşındaki "ben" aynı
kişi olabilir mi? O, ölüp gitti, şu andaki "ben" büsbütün başka biri...
"Soyut"un son sayısını okuyorum dönüşte... Önce dizeler... H. İ. Bahar,
"toplasan hepsi bir rek söz" demiş bir şiirinin sonunda… Tek bir dize
yetti bugünü anlamlandırmaya: Toplasan hepsi bir tek söz! Tüm yaşam, bir
sözcük, tek bir söz. Bütün sorun, o söz nedir, onu bulmak. Hep aramalar
bundan, bütün bu yazılar, romanlar, dizeler, öyküler, sanat, bilim hepsi
o "tek bir söz"ü bulmak isteği… "Bir açılıp bir kapanan sislerle"
gidiyoruz küçük bir boğaz vapurunda…
* kaynak: Öykülerde İstanbul, Gümüş, Semih (der.), T. İş Bankası Kültür
Yayınları, Ocak 2001, ikinci basım. |