|

Irak, Hem Yakın Hem Irak!
A. Burak Bircan
Her ne
kadar ABD'nin gücü, dolayısıyla yapabileceklerinin sınırı konusunda
kompleksli, abartılı, hatta haddi aşan söylemlerle insanımızın direnci
kırılmak isteniyor, bu çerçevede ideolojik, ekonomik ve askeri
boyutlarıyla psikolojik harp teknikleri kullanılarak bu imaj kalıcı hale
getirilmek için çalışılıyorsa da beyhude!... Evet, ABD, küresel bir güç
olarak dünyadaki hakimiyetini güçlendirmekte, bu doğrultuda orta ve uzun
soluklu politikalarını hayata geçirmek üzere her türlü stratejik ve
taktik ataklarına aralıksız devam etmektedir. Ama, tüm bu abartılı
gücüne ve rakipsiz görünümüne karşın ABD, kendini korumaktan aciz bir
büyük devlet olarak her türlü zulmü, sömürüyü, işkenceyi, terörü
amaçları doğrultusunda kullanan bir zavallı konumundadır aynı zamanda.
İran Devrimi sonrası gerçekleştirmeye çalıştığı tüm saldırılarda hüsrana
uğrayan ABD, ikiz kulelere yapılan saldırılarla da ciddi bir itibar
kaybına uğramış, bunları telafi için azgınlığını daha da arttırarak tam
anlamıyla "Büyük Şeytan" rolünün gereğini yapmaya kaldığı yerden devam
etmiştir. Ve terörle mücadele adı altında tüm dünyada uyguladığı devlet
terörünü sürdüren ABD, "Savaşların Amerika kıtasının uzağında tutulması
ve zorunlu hallerde mümkün olan en uzak hatta kabullenilmesi"
(A.Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları) ilkesinin gereğince
hareket etmeyi de ihmal etmemiştir. Ancak, ABD' nin söz konusu ilke
gereğince hareket etmesi, artık yeni dengelerini arayan ve giderek
globalleşen dünyada anlamsızlaşmaktadır. Öyle ki herhangi bir bölgedeki
uluslararası kriz, önce etrafını, sonra da tüm dünyayı etkisi altına
almaktadır. Hele bu bölge, uluslararası güç odaklarının global
politikaları ve hegemonik amaçları doğrultusunda hayati öneme sahip
"Ortadoğu" ise, bu etkinin çok daha geniş çaplı olması durumu karşımıza
çıkmaktadır. Başta ABD olmak üzere uluslararası güç odaklarının hayati
öneme sahip petrol kaynaklarını kontrol etmek ve bölgede yaşayan ve
kendilerini İslam ile tavsif eden halkın Kur’an İslamı’yla tanışmalarını
önlemek üzere bölgeyi ateşe vermeleri tabiidir ki öncelikle Müslümanları
etkileyecektir. Ancak söz konusu güçler, bu ateşin öyle ya da böyle
kendi kıtalarına, çıkarlarını da etkilemesine mani olamayacaklardır.
Temenni edilir ki bu etki, ilkesel, derinlikli, sürekliliği olan
mücadelelerle kendini göstersin. Yoksa ilkesel ve ahlaki temeli
tartışılan, müslümanları ve mazlumları hak etmedikleri bir konuma
düşüren reaksiyoner eylemlerle değil... Bunun için de, Kur’an’ın
emrettiği ve peygamberlerin örneklediği insan tipolojisinin damgasını
vurduğu bir topluluk ve bu topluluğun oluşturacağı bir yapının tüm
insanlığa bir medeniyet projesi sunması gereği vardır. Bu
gerçekleşinceye kadar müslümanların İslam'ın emrettiği ilkesel
duruşlarını hiç kaybetmemeleri ise hayati öneme sahip bir gereklilik
olarak karşımıza çıkmaktadır. Aksi taktirde, Sünniler, Şiiler, Kürtler,
Türkmenler, vb. tamamen sun’i ve batılı egemenlerin çıkarları
doğrultusunda oluşturulmuş terminolijilerle tanımlanan, konjonktürel ve
pragmatik politikalarla saf tutan ve zamanla global sisteme entegre
olmaları sonucunu doğuracak tuzaklara hassasiyet göstermeyen odakların
müslümanları temsil etmesi bahtsızlığı ile karşı karşıya kalmaktan
kurtulamayız. Ya da, reaksiyoner eylemlerle küfür güçlerinin tuzağına
düşüp, müslümanların ve İslam’ın onurunu koruyacağı zehabına kapılan
odakların gölgesinden istesek de kendimizi koruyamayız... Tabii bu temel
gerçeklerle birlikte reel durumu doğru okumayı ve nüansları gözden
kaçırmadan bir duruş sergilemeyi de sürdürmek zorundayız. Ki, global
emperyalizmin/küfrün politikalarını üzerine bina ettiği demokrasi, insan
hakları, serbest piyasa ekonomisi ve uluslararası hukuk gibi temel
kavramları içselleştirenlerin kimlerin değirmenine su taşıdıklarını
görelim...
Bu bağlamda, uzun dönemli bir projeksiyonla bölgemizde politika
belirleyen uluslar arası aktörlerin stratejik tercihlerini
anlamlandırmak üzere sınırları dikkate almadan haritaya baktığımızda
anlamlı bir çarpıklığı hemen fark edebiliriz: "Ortadoğu"da sınırlar
sun’i sınırlardır ve emperyalist güçler bu sınırları (1. Dünya Savaşı
sonrası) çizerlerken, bilerek ve isteyerek bazı kritik düzenlemeler
yapma gereği duymuşlardır. Dolayısıyla bilerek, isteyerek oluşturulan bu
sorunlu yapıdaki bir taşı oynatmanın nelere mal olacağını en iyi bilen
de bu güçlerdir. Bu nedenle mevcut yapıyı tamamen yıkıp yeniden yapmak
yerine meydana gelmesi kuvvetle muhtemel siyasi depremlere dayanıklı
hale getirilmesi yeğlenmiş gözükmektedir. Ama bunu gerçekleştirmeye
çalışan global güç odakları, zaman zaman güç durumda kalmaktadır. Ne var
ki, bölge insanının ilkesel ve uzun soluklu bir mücadele hazır siyasi
bilince sahip olmamasının avantajlarını kullanarak bu dönemsel krizleri
aşabilmektedirler.
Nitekim, Irak' ı işgal eden, Suriye' yi bölgesel politikalarına uygun
davranması için zorlayan ve bu çerçevede her türlü komplo, siyasi
cinayet vb. araçlara başvuran, İran konusunda da tam bir açmaza düşen
ABD, söz konusu dönemsel krizleri sık sık yaşamaktadır. Ama, her
defasında bu krizler, bir zihniyet savaşına dönüşme aşamasına gelmeden,
ne yazık ki, aşılabilmektedir. Kimileri bu krizlerin, Bush yönetiminin
hatalarından, uluslararası hukuku (?!) ve insan haklarını (?!) hiçe
saymasından kaynaklandığını iddia etmektedir. Diğerleri ise, ABD
karşıtlığı ötesinde bir seçeneğe sahip olamamanın handikapıyla ABD'nin
Irak bataklığında boğulacağına, küresel intifadanın an meselesi olduğuna
kendilerini inandırmak için uğraşmaktadırlar. Sanki, ABD ve yandaşları
askeri açıdan yenilgiye uğratılıp bölgeden atıldıklarında sorun temelden
çözülecekmiş gibi. Zira asıl sorun, Irak başta olmak üzere tüm bölgeyi
ve dünyayı kontrol altına almak isteyen ABD veya diğer emperyalist
güçlerin püskürtülmesi değildir. Sorun, bu oyunun temelde nasıl
bozulacağıdır. Oynanan bu oyunu bozacak, bu gayri insani ve gayri İslami
zihniyetin bölgeye ve dünyaya hakimiyetini engelleyecek ve tüm insanlığı
kadim bir sistemle yeniden tanıştırabilecek bir toplumun
oluşturulmasıdır. Asıl sorun... Böyle bir gelişme olmadan ve bu topluluk
her halükarda nebevi bir çizgide azimle ve sabırla yürüyecek iradeyi
göstermeden ne Sünni güçler olarak ifade edilen ve içinde her dünya
görüşünden insanların bulunduğu heterojen yapıda, ne de Şii güçlerden
sadra şifa bir tavır beklemek imkanı gözükmemektedir. Etnik kimliklerini
ön plana çıkaran, üst kimlik olarak sunan laik-demokrat güçler ise
mevcut konjonktürden azami şekilde yararlanmaktan başka bir kaygılarının
bulunmadığı da bilinmektedir.
Bu ahval içerisinde Irak'taki durumu değerlendirmeye çalıştığımızda
yukarıda anlatmaya çalıştıklarımız daha anlamlı hale gelecektir. Bir
tarafta ABD ile belirli konularda mutabakata varmış gözüken çoğunluktaki
"Şiiler"in büyük bir ekseriyeti, diğer tarafta ise Barzani ve Talabani
etrafında toplanan ve çıkar birliği kuran "Kürtler"in büyük bir
çoğunluğu... Bu iki kesim Irak'taki yeni yapının belirleyici odakları
olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğal olarak, federal yapı içerisinde en
büyük güç olarak işbirlikçi Şiiler gözükse de, işbirliğinin ötesinde ABD
ve İsrail ile çok yakın durumdaki Kürtler de güçlerinin üstünde bir
ağırlıkla federal yapıdaki yerlerini almak istemektedirler. Görünen odur
ki, kısa vadede elde ettikleri bu orantısız güçlerini korumak, en
azından kabul edilebilir bir düzeyde tutabilmek için Kürtler, her yola
başvurmaktan çekinmemektedirler. Oysa, orta ve uzun vadede durumlarını
belirleyecek etken, konjonktüre bağlı olarak ABD'nin kendilerinden
beklentileri, dolayısıyla desteği olacaktır. Ancak bölge insanı nezdinde
tüm işbirlikçi ve tetikçilerinin hak ettikleri konuma yerleşeceklerdir.
Bu durumun, İsrail ile geleceklerini ABD'ne endeksleyen Kürtlerin
hayrına olmayacağı muhakkaktır. Bu iki temel unsura ilaveten Irak
federal yapısı içerisinde Sünni güçlerin de kendilerine bir yer bulması,
Irak'ın geleceği açısından hayati öneme sahip gözükmektedir. Çünkü
mevcut durumda direnişçi gurupların çoğunun içinde barındığı ve Saddam
döneminde iktidara çok yakın olan Sünni güçlerin sisteme entegrasyonu,
ABD'nin planları açısından, aşılması gereken bir aşamadır. Öyle ki, Ocak
2004’te yapılan seçimlerde yer almayan, seçimi boykot eden bu heterojen
güçler, 15 aralık 2005'teki Irak meclisi seçimlerinde sandığa giderek
ABD planına uyum sağlama arzularını ortaya koymuşlardır. Dolayısıyla son
seçimlerle birlikte ortaya çıkan manzara, "dinsel" ve etnik temelde
ortaya çıkması muhtemel bir parçalanma trendinin zayıfladığını, ABD'nin
bölgede asker çekmesi yolundaki senaryoların önünü açtığını
göstermiştir. Bu durum, Irak'taki seçimlere Sünni güçlerin de ilgi
göstermesinde stratejik bir yarar uman Ankara'yı memnun etmiştir. Zaten
Sünni gruplarla ABD'nin Bağdat Büyükelçisi Halilazad'ın İstanbul'daki
gizli buluşmasını organize eden Türkiye'nin beklentisinin de bu yönde
olduğu bilinmekteydi. Yakın zamanda CIA ve FBI başkanlarının peşpeşe
Türkiye'yi ziyaretleri de Irak'taki son gelişmelerle alakalı temaslar
olarak değerlendirilebilir. Bunlar aynı zamanda Türkiye ile ABD arasında
yaşanan güven bunalımının aşılması bağlamında karşılıklı olarak yapılan
temasların önemli halkaları olarak da görülmelidir. Bu arada Suriye ve
İran konusunda konuşulmaması tabii ki ihtimal dışıdır. Ancak, bu
konularla ileri düzeyde plan ve programlara bağlanabilecek
spekülasyonların ortaya atılması kamuoyunu hazırlamaktan öte bir
niteliğe sahip gözükmemektedir. Ayrıca, ABD ile Türkiye arasındaki
bunalımın tam anlamıyla aşılması ve ABD'nin Türkiye'nin "stratejik
ortak" olarak yeniden (lafzen) vasıflandırılması aşamasına da henüz
gelinmemiş olduğu rahatlıkla söylenebilir. Her ne kadar, ABD'nin tezkere
krizi sonrasında Türkiye'yi cezalandırıcı, hatta küçük düşürücü söylem
ve eylemleri olduysa ve askerlerin başına çuval geçirildiyse de bunların
sanal karşılıkları da bir şekilde verilmektedir?! "Kurtlar vadisi-Irak"
filmiyle Türkiye'de çuval olayının rövanşını almıştır herhalde!.. Ama
her zaman olduğu gibi ABD'nin küçük düşürücü somut eylemlerine karşılık
"sanal" bir cevaptır bu... Konunun magazin boyutu bir kenara
bırakılırsa, ABD'nin üst düzey yetkililerinin Ankara ziyaretlerinin ana
teması Irak'taki gelişmeler ve PKK konusu olmuştur. Zira Türkiye'nin,
Kandil Dağı’ndaki PKK'yı etkisizleştirme çerçevesinde bir yandan ABD ile
diğer yandan ABD'nin halen en itibarlı lejyoneri (paralı askeri) Barzani
ile temaslarını sıklaştırdığı bilinmektedir. Nitekim Barzani ile MİT
Müsteşarı Emre Taner' in görüşmeleri, aynı zamanda Türkiye'deki alt
kimlik-üst kimlik tartışmaları ve yeni bir pişmanlık yasasının telaffuz
edilmeye başlanılması bu çerçevede dikkat edici gelişmeler olarak
gündemdeki yerlerini almış bulunmaktadır. Ki gazeteci Hüsnü Mahalli'nin,
Akşam Gazetesinde yer alan Barzani ile yaptığı söyleşide bu bağlamda
önem arz etmektedir. Söz konusu söyleşi de Barzani'nin, MİT dahil
Türkiye'deki kurumlar ve ABD'de de yaptığı temasları sonucunda bir
şekilde müdahil olmaya mecbur kalacağını bildirdiği PKK'ya silah
bıraktırma konusundaki formülü şöyle özetlenmektedir: Başlangıçta genel
af çıkartılması... Bu afla birlikte dağdaki PKK'lıların büyük bir
kısmının silah bırakıp köylerine dönmelerinin sağlanması... Daha sonra
yapılacakların ilk işaretlerini ise, Türkiye' de Kürt sorununun kabul
edilmesi, alt-üst kimlik tartışmaları vb. çıkışlarıyla Başbakan Erdoğan
vermektedir... Böylelikle bu sorunun "demokratik" çözümü konusunda bir
zemin oluşturulmaya çalışılırken kritik ve önemli adımlar da atılmış
oluyor. En önemlisi de bu çözüm önerisini zorlayan odakların arasında,
AB'nin de ötesinde ABD ve müttefiklerinin bulunuyor olması...
Barzani, bir yandan, ABD ve müttefiklerinin zorlaması ve şartlar öyle
gerektirdiği için PKK konusunda Türkiye ile işbirliğine hazırlanırken,
diğer yandan kendi yandaşlarına da mevcut şartlardaki durumlarını
övünerek aktarmaktan geri kalmamaktadır. 15 yıl öncesine (Körfez Savaşı)
göre hayal edilemeyecek bir düzeyde olduklarını, ancak bazı hayati
gerçekleri de unutmamaları gerektiğinin altını kalın çizgilerle çizen
Barzani, şöyle devam etmektedir: "Gerçekçi olmak zorundayız. Bağımsızlık
Kürtlerin de hakkıdır, ama etrafımıza baktığımızda bize açık bir kapı ya
da dünyanın diğer ülkelerine bağlanacak bir deniz yolu mevcut değil.
Kendi bölgesinde izole edilmiş bağımsız bir Kürdistan yerine şu an ki
gibi gevşek, federal bir Kürdistan'ın çoğulcu, demokratik, federal bir
Irak içinde kalması en akılcı olanıdır." Bu sözleri telaffuz etmek, hem
de ırkçı taraftarlarına bunları söylemek şüphesiz Barzani için kolay
olmamıştır. Ancak, tüm dış destekli yapılanmalar gibi Barzani ve
yandaşları için de başka çıkış yolu gözükmemektedir. Çünkü, ABD ve
müttefiklerinin çıkarları ve telkinleri bölgesel şartlarla da birleşince
başka çıkar yolları kalmıyor...
Öyleyse, tüm bu gerçeklere ve global güçlerin bölgeye yansıyan temel
politikalarına bakarak şu soruyu sormak durumundayız: ABD, Kuzey Irak'ta
bir Kürdistan kurulmasında yarar umuyor mu? Eğer bu sorunun cevabı evet
ise, bunun ABD'nin global ve bölgesel politikalarıyla paralelliği nasıl
sağlanabilecektir?
Bilindiği gibi ABD'ne yakın çevreler ve Türkiye'deki "ulusalcı" kesim,
böyle bir ihtimali gündeme getirmektedirler. Daha doğrusu, bazen Türkiye
ile ABD ilişkilerinde sorun yaşandığında konu gayri resmi kuruluşlarca
seslendirilirken, bazen daha da ileri gidilmekte, Türkiye'nin desteği ve
koruması altında bir Kürdistan senaryoları gündeme getirilmektedir.
Yanısıra, bölgede politika oluşturan, oyun kuran güçler, zaman zaman bu
ve benzeri "kullanışlı" unsurlardan yararlanarak önlerini açmak
istemekte, bu da günümüzde olduğu gibi bir sonucun ortaya çıkmasına
fırsat verebilmektedir. Ama bu gerçekliğe rağmen çeşitli versiyonlarıyla
milliyetçi çevreler, durumu, “ülke bölünüyor, bağımsızlık elden gidiyor”
türünden yaygaralarına malzeme olarak kullanmaktadırlar. Sanki, yakın
geçmişte ABD ile birlikte Türkiye ve bölgede, hatta dünyanın öteki
ucunda, belirli mülahazalarla sıkı işbirliği içinde olanlar kendileri
değilmiş gibi. Sol kanadıyla, sağ kanadıyla geçmişte neler yaptıkları
bilenlerce bilinmekte, bilinmeyenler ise günbegün ortalığa saçılan
rezaletleri duydukça, okudukça öğrenmektedirler herhalde... Yine,
aslında, soluyla, sağıyla konuyla yakından alakalı herkes bilmektedir ki
bölgede bir Kürt devletinin kurulması kolay değildir. Ve böyle bir
gelişme, Irak'ta ortaya çıkaracağı istikrarsızlığın ötesinde tüm bölgeyi
kaosa sürükleyebilecek hassasiyetleri tetikleyebilecek domino taşı
misali bir etkileşime neden olacaktır. Dolayısıyla böyle bir devlet
kurulmasının ancak global güç odaklarının bundan yarar ummalarıyla
mümkün olacağı gerçeğini unutmadan konuyu değerlendirmekten başka bir
yaklaşımın spekülatif ve manipülatif olmaktan öte bir anlam taşımayacağı
gerçeği net olarak ortadadır.
Bu çerçevede olayı değerlendirdiğimizde, 1)Bölgede bağımsız bir Kürt
devletinin kurulması ABD'nin, halen geçerli gözüken, global ve bölgesel
politikalarıyla uyumlu bir hamle olarak gözükmektedir. 2) Böyle bir
gelişmenin önemli yansımalarından biri de bölgede büyük bir Şii
devletinin doğmasıdır. Bu devlet, söz konusu güç odaklarıyla işbirliği
yapar ise ne ala. Ancak, tam tersi bir politika izlerse, bu, ABD ve
diğer batılı güçlerin güdümündeki ülkelerin güvenliğinin tehdit altına
girmesi anlamını taşıyacaktır. Aynı zamanda bu yeni durumun, İran'ın
bölgedeki hareket sahasını genişletip genişletmeyeceği, İsrail'in
güvenliğine ne derece hizmet edeceği de bahse konu güçlerin dikkat
kesileceği hususlardır. 3) Böyle bir devlete Türkiye'nin kol kanat
germesi beklenemeyeceği gibi etnik temelli bir devletin Türkiye başta
olmak üzere İran ve Suriye gibi ülkelerde etnik kargaşalara neden olması
da BOP ile çizilen stratejiye uygun düşmeyecektir...
Keza, Kürt devleti senaryolarının giderek daha çok prim yapmasının bir
nedeni de, Kürtlerin gerçek güçlerinin çok fevkinde imkanlarla Irak'ta
yapılanmaya çalışmalarıdır. Oysa bu görüntü çok aldatıcı bir manzarayı
ortaya koymaktadır. Ve bilinmektedir ki Kürtlerin mevcut kazanımları
konjonktüreldir. Global güçlerle uyum içerisinde işbirlikçiliklerine
devam ettikleri sürece ve şartların gereğince, azalarak da olsa bu
kazanımlarının bir kısmını koruyabileceklerdir. Aksi takdirde Kürtlerin,
hamilerinin sözlerinin dışına çıkmaları, oyun bozanlık yaparak dengeleri
bozacak taleplerinde ısrar etmeleri eski konumlarına doğru hızlı bir
dönüş yaşamalarını mukadder hale getireceği gibi Irak'taki
modernizasyonunun hızına bağlı olarak aşiret bağının da zayıflamasıyla
yeni bir çıkış arayacak potansiyeli de kaybedebilirler. Bunun için ABD
politikalarıyla uyumlu bir tavır sergilemeye ve çıkarlarını diğer
gurupların ortak çıkarlarıyla çelişmeyecek konuma taşımaya mecbur
gözükmektedirler. Tabii, bir de Müslüman Kürtlerin yapması gerekenler
var ki Kürtlerin hakiki kurtuluşunun bu tercihte olduğuna tarihi
gerçekler şahitlik etmektedir. Bu da, diğer unsurlarla birlikte İslami
kimliklerine sahip çıkmalarıdır... Böyle bir gelişme hayati öneme sahip
bir gelişme olup oyunun yeniden kurulmasını sağlayacak bir niteliğe
sahiptir.
Sonuç olarak Irak'taki gelişmeler, başta İsrail'in güvenliği olmak üzere
Türkiye'nin geleceğini, Suriye'deki gelişmelerin ivmesini ve İran'ın
yeniden basiretle yürütmeye başladığı politikalarının ABD ve diğer
odaklar karşısındaki hareket alanını stratejik düzeyde etkileyebilecek
öneme sahip gözükmektedir. Bunun da ötesinde Irak, sadece komşularını ve
tüm "Ortadoğu"yu ilgilendiren bir kilit coğrafya değildir. Aynı zamanda
başta ABD, AB, Rusya, Çin ve güç odaklarının vazgeçmeyeceği stratejik
önemdeki kaynakların da kapısı konumundadır. ABD'nin bölge politikası ve
beklentileri dikkate alındığında Irak'ın jeopolitik ve jeostratejik
önemi giderek artmaktadır. Bunun doğal uzantısı olarak Türkiye'nin ABD
ve AB açısından vazgeçilmezliği de daha net ortaya çıkmaktadır.
Lakin, görünen bu manzara hiç kimseyi aldatmamalıdır, Müslümanların
bilinç düzeyinin artması ve bunun gereklerini yapmaya başlamaları bu
oyunu muhakkak bozacaktır. Ama bugün, ama yarın. Hiç kimse şüphe
etmesin!.. |