Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 326 | Şubat  2006

                   

 

 


Irak, Hem Yakın Hem Irak!

A. Burak Bircan

Her ne kadar ABD'nin gücü, dolayısıyla yapabileceklerinin sınırı konusunda kompleksli, abartılı, hatta haddi aşan söylemlerle insanımızın direnci kırılmak isteniyor, bu çerçevede ideolojik, ekonomik ve askeri boyutlarıyla psikolojik harp teknikleri kullanılarak bu imaj kalıcı hale getirilmek için çalışılıyorsa da beyhude!... Evet, ABD, küresel bir güç olarak dünyadaki hakimiyetini güçlendirmekte, bu doğrultuda orta ve uzun soluklu politikalarını hayata geçirmek üzere her türlü stratejik ve taktik ataklarına aralıksız devam etmektedir. Ama, tüm bu abartılı gücüne ve rakipsiz görünümüne karşın ABD, kendini korumaktan aciz bir büyük devlet olarak her türlü zulmü, sömürüyü, işkenceyi, terörü amaçları doğrultusunda kullanan bir zavallı konumundadır aynı zamanda. İran Devrimi sonrası gerçekleştirmeye çalıştığı tüm saldırılarda hüsrana uğrayan ABD, ikiz kulelere yapılan saldırılarla da ciddi bir itibar kaybına uğramış, bunları telafi için azgınlığını daha da arttırarak tam anlamıyla "Büyük Şeytan" rolünün gereğini yapmaya kaldığı yerden devam etmiştir. Ve terörle mücadele adı altında tüm dünyada uyguladığı devlet terörünü sürdüren ABD, "Savaşların Amerika kıtasının uzağında tutulması ve zorunlu hallerde mümkün olan en uzak hatta kabullenilmesi" (A.Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları) ilkesinin gereğince hareket etmeyi de ihmal etmemiştir. Ancak, ABD' nin söz konusu ilke gereğince hareket etmesi, artık yeni dengelerini arayan ve giderek globalleşen dünyada anlamsızlaşmaktadır. Öyle ki herhangi bir bölgedeki uluslararası kriz, önce etrafını, sonra da tüm dünyayı etkisi altına almaktadır. Hele bu bölge, uluslararası güç odaklarının global politikaları ve hegemonik amaçları doğrultusunda hayati öneme sahip "Ortadoğu" ise, bu etkinin çok daha geniş çaplı olması durumu karşımıza çıkmaktadır. Başta ABD olmak üzere uluslararası güç odaklarının hayati öneme sahip petrol kaynaklarını kontrol etmek ve bölgede yaşayan ve kendilerini İslam ile tavsif eden halkın Kur’an İslamı’yla tanışmalarını önlemek üzere bölgeyi ateşe vermeleri tabiidir ki öncelikle Müslümanları etkileyecektir. Ancak söz konusu güçler, bu ateşin öyle ya da böyle kendi kıtalarına, çıkarlarını da etkilemesine mani olamayacaklardır. Temenni edilir ki bu etki, ilkesel, derinlikli, sürekliliği olan mücadelelerle kendini göstersin. Yoksa ilkesel ve ahlaki temeli tartışılan, müslümanları ve mazlumları hak etmedikleri bir konuma düşüren reaksiyoner eylemlerle değil... Bunun için de, Kur’an’ın emrettiği ve peygamberlerin örneklediği insan tipolojisinin damgasını vurduğu bir topluluk ve bu topluluğun oluşturacağı bir yapının tüm insanlığa bir medeniyet projesi sunması gereği vardır. Bu gerçekleşinceye kadar müslümanların İslam'ın emrettiği ilkesel duruşlarını hiç kaybetmemeleri ise hayati öneme sahip bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Aksi taktirde, Sünniler, Şiiler, Kürtler, Türkmenler, vb. tamamen sun’i ve batılı egemenlerin çıkarları doğrultusunda oluşturulmuş terminolijilerle tanımlanan, konjonktürel ve pragmatik politikalarla saf tutan ve zamanla global sisteme entegre olmaları sonucunu doğuracak tuzaklara hassasiyet göstermeyen odakların müslümanları temsil etmesi bahtsızlığı ile karşı karşıya kalmaktan kurtulamayız. Ya da, reaksiyoner eylemlerle küfür güçlerinin tuzağına düşüp, müslümanların ve İslam’ın onurunu koruyacağı zehabına kapılan odakların gölgesinden istesek de kendimizi koruyamayız... Tabii bu temel gerçeklerle birlikte reel durumu doğru okumayı ve nüansları gözden kaçırmadan bir duruş sergilemeyi de sürdürmek zorundayız. Ki, global emperyalizmin/küfrün politikalarını üzerine bina ettiği demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve uluslararası hukuk gibi temel kavramları içselleştirenlerin kimlerin değirmenine su taşıdıklarını görelim...
Bu bağlamda, uzun dönemli bir projeksiyonla bölgemizde politika belirleyen uluslar arası aktörlerin stratejik tercihlerini anlamlandırmak üzere sınırları dikkate almadan haritaya baktığımızda anlamlı bir çarpıklığı hemen fark edebiliriz: "Ortadoğu"da sınırlar sun’i sınırlardır ve emperyalist güçler bu sınırları (1. Dünya Savaşı sonrası) çizerlerken, bilerek ve isteyerek bazı kritik düzenlemeler yapma gereği duymuşlardır. Dolayısıyla bilerek, isteyerek oluşturulan bu sorunlu yapıdaki bir taşı oynatmanın nelere mal olacağını en iyi bilen de bu güçlerdir. Bu nedenle mevcut yapıyı tamamen yıkıp yeniden yapmak yerine meydana gelmesi kuvvetle muhtemel siyasi depremlere dayanıklı hale getirilmesi yeğlenmiş gözükmektedir. Ama bunu gerçekleştirmeye çalışan global güç odakları, zaman zaman güç durumda kalmaktadır. Ne var ki, bölge insanının ilkesel ve uzun soluklu bir mücadele hazır siyasi bilince sahip olmamasının avantajlarını kullanarak bu dönemsel krizleri aşabilmektedirler.
Nitekim, Irak' ı işgal eden, Suriye' yi bölgesel politikalarına uygun davranması için zorlayan ve bu çerçevede her türlü komplo, siyasi cinayet vb. araçlara başvuran, İran konusunda da tam bir açmaza düşen ABD, söz konusu dönemsel krizleri sık sık yaşamaktadır. Ama, her defasında bu krizler, bir zihniyet savaşına dönüşme aşamasına gelmeden, ne yazık ki, aşılabilmektedir. Kimileri bu krizlerin, Bush yönetiminin hatalarından, uluslararası hukuku (?!) ve insan haklarını (?!) hiçe saymasından kaynaklandığını iddia etmektedir. Diğerleri ise, ABD karşıtlığı ötesinde bir seçeneğe sahip olamamanın handikapıyla ABD'nin Irak bataklığında boğulacağına, küresel intifadanın an meselesi olduğuna kendilerini inandırmak için uğraşmaktadırlar. Sanki, ABD ve yandaşları askeri açıdan yenilgiye uğratılıp bölgeden atıldıklarında sorun temelden çözülecekmiş gibi. Zira asıl sorun, Irak başta olmak üzere tüm bölgeyi ve dünyayı kontrol altına almak isteyen ABD veya diğer emperyalist güçlerin püskürtülmesi değildir. Sorun, bu oyunun temelde nasıl bozulacağıdır. Oynanan bu oyunu bozacak, bu gayri insani ve gayri İslami zihniyetin bölgeye ve dünyaya hakimiyetini engelleyecek ve tüm insanlığı kadim bir sistemle yeniden tanıştırabilecek bir toplumun oluşturulmasıdır. Asıl sorun... Böyle bir gelişme olmadan ve bu topluluk her halükarda nebevi bir çizgide azimle ve sabırla yürüyecek iradeyi göstermeden ne Sünni güçler olarak ifade edilen ve içinde her dünya görüşünden insanların bulunduğu heterojen yapıda, ne de Şii güçlerden sadra şifa bir tavır beklemek imkanı gözükmemektedir. Etnik kimliklerini ön plana çıkaran, üst kimlik olarak sunan laik-demokrat güçler ise mevcut konjonktürden azami şekilde yararlanmaktan başka bir kaygılarının bulunmadığı da bilinmektedir.
Bu ahval içerisinde Irak'taki durumu değerlendirmeye çalıştığımızda yukarıda anlatmaya çalıştıklarımız daha anlamlı hale gelecektir. Bir tarafta ABD ile belirli konularda mutabakata varmış gözüken çoğunluktaki "Şiiler"in büyük bir ekseriyeti, diğer tarafta ise Barzani ve Talabani etrafında toplanan ve çıkar birliği kuran "Kürtler"in büyük bir çoğunluğu... Bu iki kesim Irak'taki yeni yapının belirleyici odakları olarak karşımıza çıkmaktadır. Doğal olarak, federal yapı içerisinde en büyük güç olarak işbirlikçi Şiiler gözükse de, işbirliğinin ötesinde ABD ve İsrail ile çok yakın durumdaki Kürtler de güçlerinin üstünde bir ağırlıkla federal yapıdaki yerlerini almak istemektedirler. Görünen odur ki, kısa vadede elde ettikleri bu orantısız güçlerini korumak, en azından kabul edilebilir bir düzeyde tutabilmek için Kürtler, her yola başvurmaktan çekinmemektedirler. Oysa, orta ve uzun vadede durumlarını belirleyecek etken, konjonktüre bağlı olarak ABD'nin kendilerinden beklentileri, dolayısıyla desteği olacaktır. Ancak bölge insanı nezdinde tüm işbirlikçi ve tetikçilerinin hak ettikleri konuma yerleşeceklerdir. Bu durumun, İsrail ile geleceklerini ABD'ne endeksleyen Kürtlerin hayrına olmayacağı muhakkaktır. Bu iki temel unsura ilaveten Irak federal yapısı içerisinde Sünni güçlerin de kendilerine bir yer bulması, Irak'ın geleceği açısından hayati öneme sahip gözükmektedir. Çünkü mevcut durumda direnişçi gurupların çoğunun içinde barındığı ve Saddam döneminde iktidara çok yakın olan Sünni güçlerin sisteme entegrasyonu, ABD'nin planları açısından, aşılması gereken bir aşamadır. Öyle ki, Ocak 2004’te yapılan seçimlerde yer almayan, seçimi boykot eden bu heterojen güçler, 15 aralık 2005'teki Irak meclisi seçimlerinde sandığa giderek ABD planına uyum sağlama arzularını ortaya koymuşlardır. Dolayısıyla son seçimlerle birlikte ortaya çıkan manzara, "dinsel" ve etnik temelde ortaya çıkması muhtemel bir parçalanma trendinin zayıfladığını, ABD'nin bölgede asker çekmesi yolundaki senaryoların önünü açtığını göstermiştir. Bu durum, Irak'taki seçimlere Sünni güçlerin de ilgi göstermesinde stratejik bir yarar uman Ankara'yı memnun etmiştir. Zaten Sünni gruplarla ABD'nin Bağdat Büyükelçisi Halilazad'ın İstanbul'daki gizli buluşmasını organize eden Türkiye'nin beklentisinin de bu yönde olduğu bilinmekteydi. Yakın zamanda CIA ve FBI başkanlarının peşpeşe Türkiye'yi ziyaretleri de Irak'taki son gelişmelerle alakalı temaslar olarak değerlendirilebilir. Bunlar aynı zamanda Türkiye ile ABD arasında yaşanan güven bunalımının aşılması bağlamında karşılıklı olarak yapılan temasların önemli halkaları olarak da görülmelidir. Bu arada Suriye ve İran konusunda konuşulmaması tabii ki ihtimal dışıdır. Ancak, bu konularla ileri düzeyde plan ve programlara bağlanabilecek spekülasyonların ortaya atılması kamuoyunu hazırlamaktan öte bir niteliğe sahip gözükmemektedir. Ayrıca, ABD ile Türkiye arasındaki bunalımın tam anlamıyla aşılması ve ABD'nin Türkiye'nin "stratejik ortak" olarak yeniden (lafzen) vasıflandırılması aşamasına da henüz gelinmemiş olduğu rahatlıkla söylenebilir. Her ne kadar, ABD'nin tezkere krizi sonrasında Türkiye'yi cezalandırıcı, hatta küçük düşürücü söylem ve eylemleri olduysa ve askerlerin başına çuval geçirildiyse de bunların sanal karşılıkları da bir şekilde verilmektedir?! "Kurtlar vadisi-Irak" filmiyle Türkiye'de çuval olayının rövanşını almıştır herhalde!.. Ama her zaman olduğu gibi ABD'nin küçük düşürücü somut eylemlerine karşılık "sanal" bir cevaptır bu... Konunun magazin boyutu bir kenara bırakılırsa, ABD'nin üst düzey yetkililerinin Ankara ziyaretlerinin ana teması Irak'taki gelişmeler ve PKK konusu olmuştur. Zira Türkiye'nin, Kandil Dağı’ndaki PKK'yı etkisizleştirme çerçevesinde bir yandan ABD ile diğer yandan ABD'nin halen en itibarlı lejyoneri (paralı askeri) Barzani ile temaslarını sıklaştırdığı bilinmektedir. Nitekim Barzani ile MİT Müsteşarı Emre Taner' in görüşmeleri, aynı zamanda Türkiye'deki alt kimlik-üst kimlik tartışmaları ve yeni bir pişmanlık yasasının telaffuz edilmeye başlanılması bu çerçevede dikkat edici gelişmeler olarak gündemdeki yerlerini almış bulunmaktadır. Ki gazeteci Hüsnü Mahalli'nin, Akşam Gazetesinde yer alan Barzani ile yaptığı söyleşide bu bağlamda önem arz etmektedir. Söz konusu söyleşi de Barzani'nin, MİT dahil Türkiye'deki kurumlar ve ABD'de de yaptığı temasları sonucunda bir şekilde müdahil olmaya mecbur kalacağını bildirdiği PKK'ya silah bıraktırma konusundaki formülü şöyle özetlenmektedir: Başlangıçta genel af çıkartılması... Bu afla birlikte dağdaki PKK'lıların büyük bir kısmının silah bırakıp köylerine dönmelerinin sağlanması... Daha sonra yapılacakların ilk işaretlerini ise, Türkiye' de Kürt sorununun kabul edilmesi, alt-üst kimlik tartışmaları vb. çıkışlarıyla Başbakan Erdoğan vermektedir... Böylelikle bu sorunun "demokratik" çözümü konusunda bir zemin oluşturulmaya çalışılırken kritik ve önemli adımlar da atılmış oluyor. En önemlisi de bu çözüm önerisini zorlayan odakların arasında, AB'nin de ötesinde ABD ve müttefiklerinin bulunuyor olması...
Barzani, bir yandan, ABD ve müttefiklerinin zorlaması ve şartlar öyle gerektirdiği için PKK konusunda Türkiye ile işbirliğine hazırlanırken, diğer yandan kendi yandaşlarına da mevcut şartlardaki durumlarını övünerek aktarmaktan geri kalmamaktadır. 15 yıl öncesine (Körfez Savaşı) göre hayal edilemeyecek bir düzeyde olduklarını, ancak bazı hayati gerçekleri de unutmamaları gerektiğinin altını kalın çizgilerle çizen Barzani, şöyle devam etmektedir: "Gerçekçi olmak zorundayız. Bağımsızlık Kürtlerin de hakkıdır, ama etrafımıza baktığımızda bize açık bir kapı ya da dünyanın diğer ülkelerine bağlanacak bir deniz yolu mevcut değil. Kendi bölgesinde izole edilmiş bağımsız bir Kürdistan yerine şu an ki gibi gevşek, federal bir Kürdistan'ın çoğulcu, demokratik, federal bir Irak içinde kalması en akılcı olanıdır." Bu sözleri telaffuz etmek, hem de ırkçı taraftarlarına bunları söylemek şüphesiz Barzani için kolay olmamıştır. Ancak, tüm dış destekli yapılanmalar gibi Barzani ve yandaşları için de başka çıkış yolu gözükmemektedir. Çünkü, ABD ve müttefiklerinin çıkarları ve telkinleri bölgesel şartlarla da birleşince başka çıkar yolları kalmıyor...
Öyleyse, tüm bu gerçeklere ve global güçlerin bölgeye yansıyan temel politikalarına bakarak şu soruyu sormak durumundayız: ABD, Kuzey Irak'ta bir Kürdistan kurulmasında yarar umuyor mu? Eğer bu sorunun cevabı evet ise, bunun ABD'nin global ve bölgesel politikalarıyla paralelliği nasıl sağlanabilecektir?
Bilindiği gibi ABD'ne yakın çevreler ve Türkiye'deki "ulusalcı" kesim, böyle bir ihtimali gündeme getirmektedirler. Daha doğrusu, bazen Türkiye ile ABD ilişkilerinde sorun yaşandığında konu gayri resmi kuruluşlarca seslendirilirken, bazen daha da ileri gidilmekte, Türkiye'nin desteği ve koruması altında bir Kürdistan senaryoları gündeme getirilmektedir. Yanısıra, bölgede politika oluşturan, oyun kuran güçler, zaman zaman bu ve benzeri "kullanışlı" unsurlardan yararlanarak önlerini açmak istemekte, bu da günümüzde olduğu gibi bir sonucun ortaya çıkmasına fırsat verebilmektedir. Ama bu gerçekliğe rağmen çeşitli versiyonlarıyla milliyetçi çevreler, durumu, “ülke bölünüyor, bağımsızlık elden gidiyor” türünden yaygaralarına malzeme olarak kullanmaktadırlar. Sanki, yakın geçmişte ABD ile birlikte Türkiye ve bölgede, hatta dünyanın öteki ucunda, belirli mülahazalarla sıkı işbirliği içinde olanlar kendileri değilmiş gibi. Sol kanadıyla, sağ kanadıyla geçmişte neler yaptıkları bilenlerce bilinmekte, bilinmeyenler ise günbegün ortalığa saçılan rezaletleri duydukça, okudukça öğrenmektedirler herhalde... Yine, aslında, soluyla, sağıyla konuyla yakından alakalı herkes bilmektedir ki bölgede bir Kürt devletinin kurulması kolay değildir. Ve böyle bir gelişme, Irak'ta ortaya çıkaracağı istikrarsızlığın ötesinde tüm bölgeyi kaosa sürükleyebilecek hassasiyetleri tetikleyebilecek domino taşı misali bir etkileşime neden olacaktır. Dolayısıyla böyle bir devlet kurulmasının ancak global güç odaklarının bundan yarar ummalarıyla mümkün olacağı gerçeğini unutmadan konuyu değerlendirmekten başka bir yaklaşımın spekülatif ve manipülatif olmaktan öte bir anlam taşımayacağı gerçeği net olarak ortadadır.
Bu çerçevede olayı değerlendirdiğimizde, 1)Bölgede bağımsız bir Kürt devletinin kurulması ABD'nin, halen geçerli gözüken, global ve bölgesel politikalarıyla uyumlu bir hamle olarak gözükmektedir. 2) Böyle bir gelişmenin önemli yansımalarından biri de bölgede büyük bir Şii devletinin doğmasıdır. Bu devlet, söz konusu güç odaklarıyla işbirliği yapar ise ne ala. Ancak, tam tersi bir politika izlerse, bu, ABD ve diğer batılı güçlerin güdümündeki ülkelerin güvenliğinin tehdit altına girmesi anlamını taşıyacaktır. Aynı zamanda bu yeni durumun, İran'ın bölgedeki hareket sahasını genişletip genişletmeyeceği, İsrail'in güvenliğine ne derece hizmet edeceği de bahse konu güçlerin dikkat kesileceği hususlardır. 3) Böyle bir devlete Türkiye'nin kol kanat germesi beklenemeyeceği gibi etnik temelli bir devletin Türkiye başta olmak üzere İran ve Suriye gibi ülkelerde etnik kargaşalara neden olması da BOP ile çizilen stratejiye uygun düşmeyecektir...
Keza, Kürt devleti senaryolarının giderek daha çok prim yapmasının bir nedeni de, Kürtlerin gerçek güçlerinin çok fevkinde imkanlarla Irak'ta yapılanmaya çalışmalarıdır. Oysa bu görüntü çok aldatıcı bir manzarayı ortaya koymaktadır. Ve bilinmektedir ki Kürtlerin mevcut kazanımları konjonktüreldir. Global güçlerle uyum içerisinde işbirlikçiliklerine devam ettikleri sürece ve şartların gereğince, azalarak da olsa bu kazanımlarının bir kısmını koruyabileceklerdir. Aksi takdirde Kürtlerin, hamilerinin sözlerinin dışına çıkmaları, oyun bozanlık yaparak dengeleri bozacak taleplerinde ısrar etmeleri eski konumlarına doğru hızlı bir dönüş yaşamalarını mukadder hale getireceği gibi Irak'taki modernizasyonunun hızına bağlı olarak aşiret bağının da zayıflamasıyla yeni bir çıkış arayacak potansiyeli de kaybedebilirler. Bunun için ABD politikalarıyla uyumlu bir tavır sergilemeye ve çıkarlarını diğer gurupların ortak çıkarlarıyla çelişmeyecek konuma taşımaya mecbur gözükmektedirler. Tabii, bir de Müslüman Kürtlerin yapması gerekenler var ki Kürtlerin hakiki kurtuluşunun bu tercihte olduğuna tarihi gerçekler şahitlik etmektedir. Bu da, diğer unsurlarla birlikte İslami kimliklerine sahip çıkmalarıdır... Böyle bir gelişme hayati öneme sahip bir gelişme olup oyunun yeniden kurulmasını sağlayacak bir niteliğe sahiptir.
Sonuç olarak Irak'taki gelişmeler, başta İsrail'in güvenliği olmak üzere Türkiye'nin geleceğini, Suriye'deki gelişmelerin ivmesini ve İran'ın yeniden basiretle yürütmeye başladığı politikalarının ABD ve diğer odaklar karşısındaki hareket alanını stratejik düzeyde etkileyebilecek öneme sahip gözükmektedir. Bunun da ötesinde Irak, sadece komşularını ve tüm "Ortadoğu"yu ilgilendiren bir kilit coğrafya değildir. Aynı zamanda başta ABD, AB, Rusya, Çin ve güç odaklarının vazgeçmeyeceği stratejik önemdeki kaynakların da kapısı konumundadır. ABD'nin bölge politikası ve beklentileri dikkate alındığında Irak'ın jeopolitik ve jeostratejik önemi giderek artmaktadır. Bunun doğal uzantısı olarak Türkiye'nin ABD ve AB açısından vazgeçilmezliği de daha net ortaya çıkmaktadır.
Lakin, görünen bu manzara hiç kimseyi aldatmamalıdır, Müslümanların bilinç düzeyinin artması ve bunun gereklerini yapmaya başlamaları bu oyunu muhakkak bozacaktır. Ama bugün, ama yarın. Hiç kimse şüphe etmesin!..

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...