|

Gerçekten Hüküm Allah’ın mıdır?
Hüseyin Alan
İnsanlar
ve cinler çoğunlukla kabul etmeseler de hüküm, külli şey'in kadir olan;
tek yaratıcı ve düzenleyici, rızk verici ve şekillendirici, öldüren ve
tekrar dirilten, hüküm koymada ortağı olmadığı gibi kendisinden başka
ilah da olmayan Allah'ındır ve ancak Allah'a aittir. Kâinatın bizzat
kendisi, içinde olanlar ve âlemlerin üzerlerinde taşıdıkları dâhil her
şey, isteyerek veya istemeyerek, ta başından bu yana Rableri olan
Allah'a boyun eğdiler ve onun her emrine teslim oldular. Onların her
biri kendilerine vahyedilen kurallara göre ve hiç itiraz etmeksizin
görevlerini tam olarak yapmaya devam ediyorlar. Bu anlamda arılar bal
yapmaya, ağaçlar meyve vermeye, denizler ve hayvanlar ürünlerini
sunmaya, ateş yakmaya, su serinleştirmeye, arz ve gökyüzü rahmetini
iletmeye, dağlar arzda dengeyi korumaya, gece ve gündüz birbirini takip
etmeye, güneş ısıtmaya ve aydınlatmaya, mevsimler peş peşe gelmeye… hep
devam ederken, bu arada canlılar istenilen zamanda doğmaya, büyümeye,
yaşlanmaya ve nihayet kendilerine takdir edilen ecele doğru koşuşturmaya
yine hep devam ediyorlar. Bu düzen 'dünya hayatı' olarak ilk başlangıçta
kurulduğu gibi mükemmel bir insicam içinde ve emrolunduğu üzere,
dosdoğru olarak tıkır tıkır işliyor. Âlemler ve içindekiler fıtratlarına
uygun olarak; yeryüzünde fesat çıkarmadan (itaat etme sözlerine sadık
kalarak, sorumluluklarının bilincinde ve görevlerini hep yerine
getirerek), zulme karışmadan (her ne yapmaları gerekiyorsa sadece onu
yaparak) ve küfretmeden (nankörlük ve itaatsizlik etmeden) yaşayıp
duruyorlar. Böylece onlar yapmaları gerekenleri yaparak, yapmamaları
gerekeni de yapmayarak kulluklarını hakkıyla ifa etmiş ve sözlerinde
durmuş oluyorlar. Üstelik onlara; tekrardan sorumluluklarını
hatırlatacak, hakikatleri bildirecek kitaplar ve kendi aralarından
seçilmiş elçiler gönderilmeye bile lüzum kalmadan… bu âlemde hükmün
gerçekten de ve yalnızca Allah'a ait olduğuna, kâfirlerin öteden beri
'var oluşa', 'eşyaya' ve 'yaşantıya' bir başka izah getirme, insanlığı
saptırma tutkularına ve çabalarına rağmen yaşayan herkes de şahitlik
edip duruyor.
Bilindiği gibi Allah kâinatta olan yaratıklar içerisinden sadece
insanlara ve cinlere farklı bir özellik vermiştir; o da kısmi bir alan
çerçevesinde serbesti tanınarak iradi bir güç, yetenek ve karar vererek
tasarruf etme yetkisi ile ekstradan donatılmış olmalarıdır. Bunların
böyle imtiyazlı kılınmış olması, onların bu halden imtihan edilecek
olmaları yüzündendir. Bunun için de Allah, dünya hayatının onlara
tanınan bir 'sınama' alanı kılındığını ve belirlenmiş bir sürenin
zamanının verilmiş olduğunu açıklamaktadır. Onları yaratmada; olumlu
özellikler ile (yaratılmışlara rahmet etme, servetinden rızk verme,
hükmünde adil olma, kullara karşı emin olma, sahip olduklarını kendisine
verenin dediği yerde ve yolda harcama-şükretme, yaptıklarına doğru şekil
verme, rehberlere itaat etme, emanetlere ihanet etmeme, dosdoğru yolda
kalmaları…) fıtratlarını donatıp bildirilen hakikate (inzal edilen
vahiy) uygun davranması istenirken, bu arada nefislerine yüklenen
olumsuz özelliklerin (hırs, tamah, zulüm, kıskançlık, cimrilik,
nankörlük, sapkınlık, ilahlık…) değiştirilmesi bilgisini, gücünü ve
iradesini de bir hak ve yetki olarak tanımıştır. Kâinatta var olan her
şeyin onların emrine sunulduğunu, ayrıca dünya hayatında kendilerine
takdir edilen (ziynetler; iktidar, zenginlik, sağlık, eşler-evlatlar,
mülk, devlet, ömür…) farklı nimetlerle donatıldığını biliyoruz. Bunlara
karşılık olarak da 'dünya hayatında' kan dökmeden ve fesat çıkarmadan,
kendilerine bildirilenlere uygun olarak yaşamaları, kulluk etmeleri
gerektiği öğütlenmiştir…
Allah'ın hükmünün bu alanda da geçerli kılınması, kulların bu alanda da
itaat etmeleri istenmiştir. Bunun için onlardan da geçmişte söz alınmış,
Rableri ile yapılan akitleşmede sözlerine sadık kalmaları beklenmiştir.
Buna rağmen ve ilaveten sırf onlar için uyarıcılar, hatırlatıcılar da
gönderilmiştir. Onlara benzerlerinden, kendi içlerinden, aynı dilleri
konuşan elçiler gönderildiği gibi beraberlerinde çok rahat
anlayabilecekleri rehber kitaplar da indirilmiştir. Böylece hadi olan
Allah hidayetini göstermiş; rehberlerini göndermiş ve yolların eğri ve
doğru olanını, bu yollarla varılacak yerleri de açıkça ortaya koymuştur.
Bundan böyle, yine Allah'ın takdiri ile insanlar artık dosdoğru yolda
yürümek ile eğri yolda kalmak üzere serbest bırakılmışlardır. Allah
dileyeceğini böyle dilemiş iken gerisi, kullarının kendi dilemesine,
iradelerine bırakılmıştır. Böylece, tercih edilerek yaşanan dünya
hayatından kazanılacak olanla, ebedi kalış yeri olan ahiret yurdunu da
herkes kendisi seçmiş ve kazanmış olmaktadır.
Bu çerçevede anlatılanlarda Allah'ın hükmü; bu alanları düzenleme
çerçevesinde geçerli iken tuğyan etmiş, ilahlık taslamış kullarının
iktidarına ve bu ilahlığı kabul edip onlara itaat eden kullarının
işlerine şamil değildir. Bu iş, ilahlık taslayanların becerisi ve
onlardan korkanların desteği ile gerçekleşen ve onlara tanınan süre ile
de sınırlanan bir durumdur, bir haktır. Bu hakkı elde edenlerdir ki;
yeryüzünü fesada uğratanlar, zulmü yaygınlaştıranlar, Allah'ın hükmünü
geçersiz kılarak onun yerine kendi hükümlerini geçerli kılan
tağutlardır… Ancak Allah, kullarından işitip itaat edenlere, rehberlere
uyanlara ve yaratılmışlardan şerefli olmayı tercih edenlere; hilafet
etme yetkisi tanındığını, bunun için lazım gelen irade, kapasite ve gücü
onlara verdiğini bildirmiştir. İlaveten onlara her yerden yardım
edeceğini vaad ederek kendi hükümlerinin geçerli kılınmasını görevleri
olarak yüklemiştir. Tuğyan edip iktidarı ellerine geçirerek Allah'a
karşı duranları, hükümlerini geçersiz kılarak fesadı yaygınlaştıranları,
zulmü ayakta tutup insanları köleleştirenleri, sahip olduklarını
azgınlıklarını pekiştirmek için kullananları, bu zalimlere destek
olanları ve nihayet Allah'tan aldıkları ile Allah'a karşı savaş açanları
cezalandırmak, işte bu kulların, bu halifelerin işi, görevi kılınmıştır.
Burada Allah'ın hükümlerinin geçerli olması; salihlerin, sözlerine sadık
kalanların ve şahitliğini doğru yapanların çaba ve gayretlerine
bağlılığı ile doğru orantılıdır. Nihai takdir ve sonuç Allah'a aittir
ama salih kişiliklerin fıtri çabalarla sorumlu olması da bir esastır.
Allah bu kulları eliyle diğerlerini bu dünya hayatında cezalandırmak ve
kendi hükümlerini geçerli kılmak ister. Allah kendi üzerine düşeni
elbette yapacaktır ve orası ona ait bir iştir. Lakin bu kullar ancak
kendi üzerlerine düşenleri yerine getirmekten de sorumlu tutulmuşlardır.
İşte burada Allah'ın hükmünün geçerli olması salih kullarının
gayretlerine bağlı kılınmıştır.
Hükmün Allah'a ait olması demek; evvela insanların ve cinlerin serbest
olduğu ve imtihan edildiği alanlar hariç olmak üzere, diğer bütün
alanlarda ve işlerde geçerli her hükmün ve kuralın Allah'ın olması
demektir. Allah bu hükmünde hiç kimseyi ortak, eş ve danışman olarak
kabul etmez. Dilediğini dilediği biçimde yapar. Nihayet her şey O'nun
dediği gibi neticelenirken hiçbir güç de ona karşı koyamaz… Allah'a
kulluk bu alanlarda ve işlerde tam olarak ve onun dilediği bir şartta
gerçekleşir. Yine Allah'ın dilediği bir şart olarak imtihan için
yaptığını söylediği kullarının serbestlik işlerinde de kendi
hükümlerinin tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi gerçekleşmesini istemesi
bu yüzdendir. İmtihanı, şartlarını ve sonuçlarını da yine kendisi
açıklamaktadır. Kullarından insanlar ve cinler, dünya hayatını; topluluk
işlerini, dostluk-düşmanlık ölçüsünü, siyasi-ekonomik düzenlerini,
savaş-barış hallerini iki şekilde düzenleme ve yaşama şansına
sahiptirler. Ya kendilerine önceden verilen fıtri özelliklerine ve
ilaveten kitabi hükümlere uygun olarak yaşayacaklar ve
düzenleyeceklerdir yahut da itaati reddederek nefislerinde olanlara
uygun, kendilerince makbul bulunan yolda çözecekler ve
düzenleyeceklerdir. İşte bu bir tercih işidir. Allah kullarını tercihte
serbest kılmıştır ama hükmünün geçersiz kılınmasından, kendisine karşı
gelinmesinden de razı değildir. Buna bağlı olarak her tercihin bir
sonucunun olması, tercihe uygun olarak 'ahiret yurdunda' bir karşılığın
bulunması da Allah'ın adaletinin bir gereğidir. Pek tabii olarak tercih
edilen yolun ve ona uygun olarak yaşayışın sonucuna katlanmak ve ona da
itiraz edememek adaletinin bir başka kuralıdır.
Dünya hayatında yaşayışını ve toplumsal düzenlemesini, dostluk ve
düşmanlık ilişkisini, siyasi ve sosyal faaliyetlerini, savaş ve
barışlarını kendi tercihleri doğrultusunda kuran ve bu konularda
Allah'ın hükümlerini reddedenlerin ve dolayısıyla Allah'a razı
gelmeyenlerin kendi aralarında ne yapıp ettikleri bir bakıma çok da
önemli sayılmamalıdır. Burada hatırlanması gereken şeyin; onların bu
yapageldikleri işlerin adının yeryüzünü fesada uğratmak, fıtratı bozmak,
kan dökücülük yapmak ve Allah'ın hükümlerini geçersiz kılarak Allah'a
isyan etmek olduğunun bilinmesi ve öyle anılması gerektiğidir.
Nefislerde olanları fıtri olanlarla (ilahi buyruklarla) değiştirmemek,
dini hükümleri geçersiz kılarak azgınlaşmak, tağutlaşmak, ilahlaşmak ve
nihayet Allah'a isyan etmek demek işte bu haldir, bu durumdur. Yani
insanların gerek kendi nefislerinde gerekse diğerleri arasında
kurdukları ilişkilerde, üstelik Allah'ın kendilerini sahip kıldıkları
her şeyin-nimetin kullanılmasında, Allah'ın bildirdikleri yolla iş
görmemenin adıdır Allah'ı ret, kâfirlik, zalimlik, müfsitlik ve
nankörlük. Sonuçta yapılan bütün işler tekrar Allah'a döndürüldüğünde;
verilecek bir cevabın olmaması, sığınılacak bir mazeretin kalmaması da
böyle anlaşılmalıdır…
Müslüman olmak; Allah'ın gönderdiği dine uygun bir yaşama biçimi üzere
yaşamak, önüne çıkan engelleri yine onun dediği yolla aşarak
hükümlerinin geçerli kılınacağı bir düzen kurmak yani her durumda onun
hükümlerine tabii olmak ve aksine bir davranıştan sakınmak demektir de.
Nefislerde olanları Allah'ın buyrukları ile değiştirerek, onun razı
geleceği davranışları sergilemek ve her durumda onun hükümlerini geçerli
kılarak ondan razı gelmektir. Böylece kişide başlayan bu değişim
toplumsal ilişkileri kapsadığında, her türden işlerin hallinde onun
hükümlerine teslim olunduğunda, uyulacak kural ve kaideler kitaptan
referansla konulduğunda, münkerlerin nehyi, marufların ayakta tutulması
için muktedir olunduğunda Allah'ın hükümleri böylece her pozisyonda
geçerli kılınmış olacaktır. Allah hükmünü böyle buyurmuş, kendisine
teslim olanlardan da böyle davranmalarını istemiştir. Kadın erkek her
müminin de bu emre itirazsız itaati bunun için istenmiştir. Dünya
hayatında var olan bütün işlerin gerek hallinin, gerekse yeniden
kurulmasının bu yolla olmasıdır ki Allah'ın razı geldiği, övdüğü
salihler olunsun ve sonucunda vaat edilen ebedi yurtta mükâfatı hak
etmiş sakinlere karışılsın.
Kayın pederimizin vefatı dolayısıyla memlekette kaldığımız birkaç gün
içerisinde, Müslüman ahalinin, konu komşunun taziye ziyaretleri vesilesi
ile bildik şeyler yaşadık. Geleneksel başsağlığı dilekleri, beraberinde
hocaların Kur'an'dan ayetler okumaları ve arkasından acılı ailenin
sıkıntısını hafifletmek üzere tekrarlanan; " 'hüküm Allah'ındır', bu
emre karşı kimsenin duracak hali yok, takdir böyle imiş ve bu takdire
boyun eğmek gerekir…" sözleri hep tekrarlandı. Benzer konuşmalar hemen
her yerde tekrarlanıp durur ve hepimiz biliriz ama gerçekte
Müslümanların bu konuda 'yalancı şahitlik' yaptıklarına da bakar
dururuz. İtikaden; ulûhiyetin sadece Allah'a ait kılınmasını kabul
etmekle ancak Müslüman olduğumuzu, keza başkalarına da ulûhiyetten bir
pay verilmesi ile ilahları çoğaltarak şirk koşmaktan özellikle
sakındığımızı da peşinen kabul ederiz. Buna şahitlik ettiğimizi,
şahitliğimizden emin olduğumuzu ve dahi zerre miktar şüphe de
etmediğimizi ayan beyan kabul, tasdik ve de ilan ederiz… Ederiz de;
ilahımızın buyruklarından bir kısmına itaat ederken aslında çoğuna itaat
etmeyiz. Yani; hayatımızı çoklu ilahlara itaat ederek geçiririz… Bunun
adının yalancı şahitlik olduğunu, itikada küfür karıştırmakla
neticelendiğini ve '… İnsanların çoğunun şirk koşmadan iman etmediği…'
buyruğuna muhatap olarak amellerimizin boşa çıktığını ise pek kabul
etmek istemeyiz. Oysa akitleşmede, akdin bütün kurallarının birlikte
yerine getirilmesi ile ayakta tutulduğunu ve taraflarca geçerli
kılındığını, akdin şartlarından birisinin bile ihlalinden sonra, bütün
akdin bozulduğunu hem biliriz hem de kabul ederiz. Gerçekten de Müslüman
olduğunu söyleyen, Müslümanlığını şahitlik ederek sözlü teyit eden ama
verdiği sözüne sadık kalmayarak yaşantısına müşrik gibi devam eden, yani
akdin bazı kurallarını bozarak akdin devam ettiğini sanan büyük bir
çoğunluğun varlığını hep biliriz. İşte bu çoğunluğun aslında, sadece
ölüm olayı karşısında gerçekten teslim olduğuna ve akdine sadık
kaldığına maalesef bizler de yaşadıkça şahitlik edip dururuz…
Bu olay vesilesi ile değinmeli ki; kabir hayatı ve azabından başlayarak
bir sürü diğer uyduruk dini bilgilere, bilgilerin rehber kitaptan değil
karışık bir kültürden, hikâyelerden derlendiğine, farkında olunmadan
Allah'ın elçisine, alabildiğine iftiraların sıralandığına vs. bir defa
daha tanık olduk. Bilgilerin sahih olmadığı, insanların gerçekten çok
cahil oldukları bir yana, sahih bilgilere sahip Müslümanların da çok az
olduğuna vakıf olduk. Dokuz bin nüfuslu, üç camili bir kasaba halkının
içinde genç bir hocanın, ölülerin arkasından yapılan sapkın işlerin bir
kısmını düzeltmesi, başkaca yaptıkları işler dolayısıyla halk tarafından
sevilmesi ne güzel. Hocanın bildiklerinin bazılarının doğru olmasının
bile uygulamada bu güzelliklere yol açması, ayrıca bir güzellik. Sevgili
Zafer, Hüsam, Mehmet, Bahri ve Sinan'ın da tanık oldukları gibi
ahalimizin sahih bilgilere sahip Müslümanlara gerçekten ihtiyaç
duyduğunu, bilenlerimizin bilmeyenlere karşı bu alanda büyük bir
sorumluluk taşıdıklarını hatırladık. Bize düşeni yapmak her halde bize
yakışanı olmalı. Her alanda, her durumda gerçekten itikadının gereğini
yapanlara, verdiği sözünde durup akdinin bütününü gözeterek şahitliğini
sürdürenlere, Allah'ın hükümleri ile nefislerinde olanları
değiştirenlere, duruşu ile hakkın sembolü olup sabredenlere ve kendisini
kitaba göre ayarlayanlara müjdeler olsun. Hak onlarla yaşanmakta ve
bilinmekte, Allah'ın hükümleri onlarla ayakta durmakta, nesiller onların
destanları ile yeniden filizlenmekte, sahtelikler onlarla açığa
çıkmaktadır. Hakkın yaşanmasına, sağlam rahimlerden transferler
yapılmasına öyle çok ihtiyaç duyuluyor ki, hele günümüzde. Güzellik bu
halde duranlarla, haddini bilip itaatini sürdürenlerledir. Olmaya
çalışanlara ise, hadi bakalım kolay gelsin. |