|

Sınırsız Tiranlıklar
Atasoy Müftüoğlu
Bugünün
dünyasında, toplumlarında, hukukun üstünlüğü kimi zaman ideolojik
nedenlerle, kimi zaman ırkçı nedenlerle, kimi zaman politik çıkarlar
nedeniyle, askıya alınabiliyor. Güvenlik adına hukuktan
vazgeçilebiliyor, güç yasaüstü kullanılabiliyor. Egemenler yasaüstü
ayrıcalıklara sahip olabileceklerini iddia edebiliyor. Nesnel
çözümlemeler, değerlendirmeler, yorumlar yok artık. Tek kutuplu dünya
konusunda, tek kutuplu toplum konusunda vahşi bir saplantı var. Hemen
her toplumda ayrıcalıklı kesimler ideolojik klişelere sığınarak,
toplumsal, siyasal ve ekonomik ayrıcalıklarını sürdürebiliyor. Tüm
hayatların kutsallığı ilkesi açıkça çiğnenebiliyor. Irksal ve etnik
çerçeveler belirleyici olmaya devam ediyor. İslam toplumları etrafında
bir korku iklimi oluşturuluyor. Bir yandan bunlar yaşanırken bir diğer
yanda, Ümmet’in sorunlarına ayrılması gereken petrol gelirleri, debdebe/
ihtişam/ sefahat içerisinde yaşayan krallar, kraliçeler, prensler ve
prenseslerin saltanatı için harcanıyor.
Medya sistemi, egemenlerin ürettiği şiddeti, dehşeti ve vahşeti
göstermiyor, yansıtmıyor, egemen şiddete, vahşete verilen tepkileri
yansıtıyor. Teröre neden olanların, terörle mücadele sloganları
kesinlikle inandırıcı olmuyor. Gerçek dünyada yaşamakla, medya
tarafından yansıtılan dünyada yaşamak birbirinden çok farklı şeyler.
Medya tarafından yansıtılan dünyada yaşamak, gerçek dünyada yaşanan pek
çok şeyin farkına/ bilincine varmadan yaşamaktır. Medya aracılığıyla
yığınların istenilen doğrultuda yönetilebilir hale getirilmesi,
yığınların zihinlerinin işgal altına alınmasıyla mümkün olabiliyor.
Kamuoyunun zihnine egemen olmayı başaranlar, kamuoyunu diledikleri gibi
yönetebiliyor. Türkiyede hemen her dönemde yaşandığı üzere, ideolojik
şiddet’in, medya şiddetinin ne tarihsel, ne ahlaki, ne kültürel, ne de
entellektüel bir boyutu var.
Bugünün dünyasında, Iraklı hayatların, Filistinli hayatların,
Afganistanlı hayatların, Çeçen hayatların saygınlıkları yok, bu hayatlar
için acı çekilmiyor, bu hayatlar için yas tutulmuyor. Sınırsız tiranlık
iktidarı, Müslüman halkları, toplumları, tutsakları insan saymıyor.
Guantanamo tutsakları temel insan haklarından, yasal haklarından
süresizce ve keyfi olarak mahrum bırakılıyor. Guantanamo tutsaklarının
neyle suçlandıkları bilinmiyor, suçlu olup olmadıkları bile bilinmiyor,
haklarında suçlu olduklarına dair bir delil bulunmuyor, mahkemeye
çıkarılma hakları bulunmuyor. Guantanamo tutsaklarının hayatları
değersiz hayatlar olarak görülüyor. Bu tutsaklar suçlu oldukları için
değil, emperyalistlerin, çok aşağılık işbirlikçilerinin ihbarları sonucu
Guantanamoda tutuluyor. Tutsaklar arasında henüz reşit olmayan çocuklar
olduğunu biliyoruz.
Günümüzde hiç birimizin İslami tercihlerimiz güvence altında değil.
İslami dile, hukuka, tanımlara göre değil, haklarımızı, modern kavram ve
kurumların çerçevelerine göre aramaya çalışıyoruz. Reelpolitik adına,
medya politikaları aracılığıyla, Müslümanlar marjinalize ediliyor.
İslam’ın ancak simgesel boyutları gündeme alınılabiliyor. İnsanlık
tarihi ideolojik amaçlar doğrultusunda saptırılıyor. Avrupalılar
Avrupalı olmayanlar karşısında ayrıcalıklı olduklarını düşünüyor.
Avrupalı olmayanlar hakkında gerçek olmayan değerlendirmeler yapılıyor.
Avrupalı olmayanların tarihleri yokmuş gibi davranılıyor.
Avrupamerkezciliğin gündeminde tüm insanlığın bulunmadığını görüyoruz.
Batı’nın İslam tahayyülü yanlış temeller üzerinde kurulmuştur. Batılılar
farklı kültürlere etnografik çerçeveden bakıyor. Avrupalı olmayan
kültürler bir şekilde baskı altında tutuluyor, kimi kültürlere
kültürsüzleştirme yoluyla egemen olunabiliyor. İnsanlık tarihinin en
büyük uygarlıkları Avrupa uygarlığı tarafından aşağılanarak
tanımlanıyor. Müslüman halkların kültür, bilim, sanat, uygarlık
başarıları Yunan kültürüne maledilmeye çalışılıyor. Batı uygarlığı her
alanda küresel mülkiyet iddiasında bulunabiliyor.
Dizginsiz bir egemenlik karşısında, Türkiye örneğinde olduğu gibi,
toplumlar, tam olarak nerede duracağını, nerede durması gerektiğini tam
olarak bilemiyor, kestiremiyor. Bu toplumlar iki arada, bir derede
tutunmaya çalışıyor. Türkiye’nin kültür ve uygarlık kimliği ile,
stratejik kimliği arasındaki gerilim ve çatışma büyüyor. Egemenlik adına
şiddet üreten bir siyaset anlayışı bütün toplumları kısıtlıyor,
engelliyor. Toplumlar, ABD ve AB tekyanlılığını yansıtan perspektiflere
mecbur ve mahkûm ediliyor. Irksal histeri derinleşiyor. Emperyalist
söylem ırkçı/ faşist perspektifleri yönetiyor, onaylıyor. Bilimde,
kültürde, siyasette ve din de ırkçı tezahürler artıyor. İslam Dünyası
toplumlarını her alanda kontrol edebilmek için, aralarında ideolojik
akrabalık bulunan yeni ve eski emperyalistler birlikte hareket ediyor.
Müslüman olarak, hassasiyetlerimizi, kaygılarımızı, düşüncelerimizi,
öfkemizi, muhalefetimizi, kamusal bir biçimde dile getiremiyoruz.
Neonurculuk örneğinde somutlaştığı üzere, mevcut dünya durumu karşısında
aşırı bir pasifizmi temsil eden, moda’ya çok uygun bir Müslümanlık öne
çıkarılıyor.
Varoluş nedenimiz üzerine içtenlikle düşünmeliyiz.
Anlamlı etkinlikler, hizmetler, eylemler içerisinde bulunmaksızın
yaşamak, ya otomatik olarak yaşamayı seçmek ya da yaşamayı bırakmaktır.
Müslümanlarla ilgili, insanlıkla ilgili hiç bir konuda tepki vermeyen,
statükonun etkisi altında bulunan, bütün durumlara boyun eğen, hiç bir
olumsuzluğa karşı koymayan, hiç bir kötülüğe karşı koymayan, direnme
ihtiyacı duymayan, muhalefet etmeyen bir İslam algısı olamaz. Böyle bir
algılama ahlakın, onurun ve bilincin iflas ettiği anlamını taşır.
Hepimiz, kamusal irdeleme, sorgulama bilincine ve iradesine sahip
olmalıyız.
Bugün, her zamandan daha çok niteliksel bir altüst oluşa ihtiyacımız
var. Adalet için mücadele etmesi gerekenler bir direniş kültürü
oluşturabilmelidirler. Sorumluluk duygularının ve bilincinin
oluşturulması hayati önemi olan bir konudur. Tarafsızlık ve kayıtsızlık,
duyarsızlığın bir başka biçimidir. Hepimiz, düşünmeye, yapmaya, irade
sahibi olmaya cesaret etmeliyiz. Hayatımızın her safhasında İlahi
iradeyi temsil bilinci ve kararlılığı içerisinde olabilmeliyiz. Aziz
İslam ailesi adına, sorumlulukları bilinçli bir özne olarak paylaşmanın,
ortak bir sorumluluğa, ortak bir duyarlığa, ortak bir iradeye dayalı
olan her çabanın, her yönelişin ahlaki değeri kuşkusuz çok yüksek
olacaktır.
Varoluşu bir oyun ve eğlence olarak algılamama, varoluşu bir sorumluluk
idraki içerisinde yaşamak gerekir.
İslami ilkeleri, yükümlülükleri ve tanımları zamanı - mekanı
dönüştürecek ilkeler ve yükümlülükler olarak algılamak gerekir. |