|

İslam Nasıl Bir Dindir?
Abdi Keçeli
Bu sorudan
hareketle, öncelikle dinin tanımını yapmakta fayda var sanırım. Yani din
nedir sorusunun cevabını almamız lazım ki, İslam'ın nasıl bir din
olduğunun farkına varalım. 'Din nedir' sorusuna farklı farklı cevaplar
verilmiştir. Kimine göre din, kutsallara verilen genel bir isim, kimine
göre kuru bir inanç, kimine göre de manevi değerler toplamı olarak
yorumlanmıştır. Sözlükte ise, kısaca gidilen yol, tutulan ve benimsenen
yöntem olarak tarif edilmektedir. Bu tarifi biraz daha genişletecek
olursak, "Din, bir yaşam biçimi öngören, hayatın ilkelerini belirleyen
bir anlayıştır" demek mümkündür. Yani yaşanan hayatın ekonomik, sosyal,
siyasal ve hukukî ilkelerinin dayandığı, referans alındığı kaynaktır ve
her din, ismini, dayandığı sistemden alır. Buna göre, insanın hayatını
etkileyen, düzenleyici kuralları olan bütün sistemler din sayılır ve bu
anlamda dini iki guruba ayırmak mümkündür: beşerî dinler ve ilahî, bir
başka tabir ile semavi dinler. Ki bu sonuncu da İslam dinidir.
Beşeri dinler, adından da anlaşılacağı üzere, kurallarını insanların
belirlediği, tamamen insan merkezli bir düşüncenin ürünü olup, insanlara
kendi anlayışları ile hükmetmektir. Bugün insanlar Müslüman olduklarını
ifade etmelerine rağmen, gerçekte ve pratikte başka dinlerin ilkelerini
hayatlarının belirleyicisi olarak kabul etmiş bulunmaktadırlar. İnsanın
hayatına müdahale eden ve bu müdahaleye boyun eğip tasdikleyen, kabul
eden ve hayatını o kurallara göre belirleyen bir şahıs o anlayışa iman
etmiş olur. Öyle ise bu anlayışlar yani bu dinler nelerdir? Bunları ilk
bakışta Yahudilik, Hıristiyanlık, komünizm, sosyalizm, heva ve heves,
Mecusilik, tasavvuf, şamanizm, demokrasi ve atalar dini olarak
sıralayabiliriz. Bugün insanların çoğu İslam dinine mensup olduğunu
söylemesine rağmen İslam dininin ilke ve kurallarını bir bütün olarak
almadıklarından şirke düşmelerine neden olmaktadırlar. Oysa İslam dini
hayatın kendisine göre düzenlendiği ve yaşamın esas düzenleyicisi olarak
kabul görüldüğü zaman bir değer ifade eder. Dinin gerçek anlamını bilen
her şahıs, elbette inandığı dinden, yani inandığı sistemden, ideolojiden
başka anlayışları taşımaz, bilakis bünyesinde eritir.
Bugün yeryüzünde yürürlükte olan sistemlerin yani dinlerin hepsi beşeri
dinlerdir. Dolayısı ile Allah'ın hükümlerine muhalefet etmektedirler.
Keza Allah'ın dininin yeryüzünde hakim olma, iktidar olma biçimlerinin
önüne oturup insanları haktan saptırmanın yoluna bakarlar. Allah'ın
nişanelerini hiçe sayar, yani faizi helal sayar başörtüsünü yasaklar.
Haram olanları helal, helal olanları ise haram sayar. Beşeri sistemler
içinde bugün en iyi olarak kabul gören sistem demokratik sistemdir. Bu
sistem dikkatle incelendiği zaman firavun anlayışı ile paralellik arz
etmektedir. Firavun nasıl ki, kural koyucu sıfatıyla insanları sınıflara
ayırarak, kuralları sadece kendisi belirliyor ve böylece insanların neye
saygılı neye saygısız olması gerektiğini tesbit edip ele geçirdiği güçlü
şirk sistemiyle, yine din adamları yoluyla rableşiyor idiyse, aynı
anlayış bugünkü sistemde de ne yazık ki varlığını sürdürmektedir. Geniş
kitleleri servetten mahrum edip, sömürü politikaları ile insanları ezip
sindirip, oylarını alıp adam yerine koymayarak kendisine muhtaç
etmektedir. Beşeri dinlerin hemen hepsi bu anlayışa sahiptirler.
Peki din bir yaşam tarzı ve kurallar koyan bir anlayış olduğuna göre,
İslam dini nasıl bir dindir? Biz insanlara nasıl bir hayat sunar? Bu
bağlamda İslam'ın bir tevhid dini olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Bu
dinin sahibi olan Allah, kuralların, ana ilkelerin, yasanın tamamen
kendisine ait olduğunun altını çizmektedir. Kendisinin 'bir' olduğu
gibi, özelliklerinin de sadece kendisine ait olduğunu vurgulamaktadır.
Bu bakımdan İslam dini birleyici olmasından dolayı kendisinden başka
hiçbir sistemle hiçbir otorite ile bir araya gelmeyi (uzlaşmayı/otorite
bölüşümünü) asla kabul etmez. Çünkü Allah kendisine ortak tanımadığı
gibi, kendi sistemine de hiçbir görüşü ortak tanımaz. Bu bakımdan İslam
dinini tercih eden şahısların, başka düzen, sistem, kısaca başka dinleri
tercih etmelerine izin vermemiştir. Bilakis böyle tercihte bulunanları
müşrik, münafık, fasık küffar vb. gibi sıfatlarla sıfatlandırmıştır.
İslam dininin belirleyicisi Allah olduğundan, beşeri sistemlerin aksine
kesinlikle adaletsizlik söz konusu değildir. Din, dil, ırk, soy ve renk
ayrımı yapmadan ister bir dost, ister bir akraba, isterse bir düşman
olsun, adaletle davranılmasını emreder. Oysa beşeri dinlerde durum daha
farklıdır. Kuralı insanın belirlemesinden dolayı, insanı insana kul
yapmaya götürmekten başka bir şey değildir. Gaziantep'te, açlıktan
baklava çalan çocuklara dokuz yıl ceza verip ve buna rağmen, İstanbul'da
halkın malını gaspedip milyar dolarlar hortumlayana ise beyefendi demez
İslam adaleti. Çünkü islami hukuk sistemi kaynağını Kuran ve sünnetden
alır; yani kaynağı ilahidir. Onun içindir ki İslam, kendisine tabi
olanları onurlandırmayı garanti etmiş, haksızlık, ahlaksızlık,
hırsızlık, rüşvet, kısaca her türlü suistimale karşı savaş ilan
etmiştir.
İslam sisteminin ideolojisinin temeli tevhid anlayışına dayanır
demiştik. İslam sosyal düzeyinde ırk ayrımı yapmadan, bütün müslümanları
bir ümmet olarak kabul eder. Belli bir soyun diğerine üstünlüğü yoktur.
Kim Allah'a yakınsa, üstün olan odur; yani üstünlük takvadadır. Tek
hakim ve otorite olan Allah'ın koymuş olduğu kurallar aynen uygulanır ve
bu kurallar onun, "sizi en doğru yola götürür" dediği kitabı Kur'an'da
açık açık belirtilmiştir.
İslam'ın ekonomik sistemi yine beşeri dinlerin aksine ne kapitalist ne
de komünisttir. Esas olarak infak, kanaat ve merhameti ele alır. Herkes
çalıştığının karşılığını alır. Haksız kazanç yollarının önü tıkanmış,
faiz, tefecilik ve aşırı hırslanarak, tabiri caizse 'hep bana' anlayışı
yasaklanıp ayaklar altına alınmıştır. Buna göre doğal kaynaklar toplumun
refahı için kullanılmalı, toplumun geneli yoksun bırakılıp, asla
başkasına peşkeş çekilmemelidir. Buna rağmen tamamen asalak bir sınıfın,
yani çalışmadan başkalarının sırtından kazananların ortaya çıkmasını da
İslam engeller.
İslam dini, "içinizden iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan bir topluluk
bulunsun" diyerek iyiye tabi olmayı, Allah'ın rızasını kazanmayı ve yine
Allah'ın yoluna bağlı kalmayı hedefler. Bu anlayış, İslam'ın derin iç
bağımlılığı olan teslimiyetin asıl özünü ortaya çıkarmaktadır. İslam
dininde kişi kendi iradesini kullanarak iman etme ya da etmeme hakkına
sahiptir. İslam dini tüm ilahi dinlerin aynısıdır. Adem (as) dan
Muhammet (as)a kadar tüm peygamberlerin yüklendikleri misyon aynıdır.
İnsan Allah tarafından sorumlu bir varlık olarak seçilen, belirli
mükellefiyetlerle donatılan yegane varlıktır.
Gerçek tanımı bu şekilde olan İslam dini zaman içinde gerçek anlamını
yitirerek kuru bir inanç haline dönüşüp hayat sahnesinde bu etkin rolünü
yitirmiştir. Tarihi süreç içinde vahiyden kültüre dönüşen İslam dini
toplumun sadece manevi ihtiyaçlarını karşılayan bir vicdan meselesi
haline dönüştürülüp camilere ve yine vicdanlara hapsedilmiştir. Ondan
boşalan boşlukları beşeri dinler doldurmuş, böylece İslam dini
Müslümanların hayatlarında ancak kendisine izin verildiği kadarı ile yer
almıştır. Oysa Allah'ın dininden başka diğer dinleri kabul edenleri
biraz önce de ifade ettiğimiz gibi Allah, müşrik, münafık, küffar olarak
niteliyor. Halbuki kendilerini Müslüman sayanlar Allah'ı birledikleri
gibi O'nun sistemini yani dinini de birlemedikçe asla mü'min
olamayacaklarını bilmek zorundalar. Çünkü İslam'ın esası Allah'ın
dininin tüm dünyaya yüceliğini taşımaktır. Mü'minin en önemli özelliği
Allah'ın dininden başka bütün sistem ve otoriteleri reddetmektir. Allah,
Al-i İmran suresi 19. ayette "hiç şüphesiz Allah katında din İslam'dır"
ve bir başka ayette ise "kim İslam'dan başka bir din arzularsa ondan
kabul edilmeyecektir"(3/85) buyurmaktadır. İslam dininin ne anlama
geldiği Kur'an'da bütün açıklığı ile ortaya konmasına rağmen, Müslüman
olduğunu söyleyen kimselerin, İslam ile birlikte başka dinleri yani
sistemleri de kabul etmeleri izah edilecek bir şey değildir. "Müşrikler
istemese de dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasulü'nü hidayet ve
hak din ile gönderen O'dur" (9/33) ayetinde görüldüğü gibi, kendi
koyduğu kurallara din diyen Allah, müşriklerin yaşamlarını uydurdukları
yasalara, kurallara da din demektedir. Yusuf suresi 76. ayetinde de "Biz
Yusuf'a böyle bir plan ilham ettik zira kralın dinine göre kardeşini
asla alıkoyamazdı" buyurmaktadır. Buradan da anlaşılıyor ki Allah kralın
yasalarına ve kanunlarına din demektedir.
İdeoloji veya sistemlerin günümüzde din olarak adlandırılmaması ise
İslam'ın siyasi, ekonomik ve hukuki boyutunun açığa çıkmasından
çekinildiği içindir. Aksine İslam'ın yegane düşmanları İslam'ı bir
ruhbanlıkmış gibi tanıtıp dünyevi hiçbir kural ve kaidesinin olmadığını
ve insanı kesinlikle muasır medeniyetler seviyesine çıkaramayacağını,
aksine ortaçağ karanlıklarına mahkum edeceğini insanlara devamlı telkin
etmekte, empoze etmekte ve bu yönde programlar yapmaktadırlar. "Sen
onların dinine uymadıkça onlar senden asla hoşnut olmayacaklardır. De ki
Allah'ın yolu, asıl yol bu yoldur, eğer sen sana gelen bunca ilimden
sonra onların heva ve heveslerine uyarsan Allah'tan sana ne bir dost ne
de yardımcı bulamazsın." (2/120) buyurarak İslam'dan başka dinlere de
uymanın getireceği hezimeti bildirmektedir.
Tüm bunlara rağmen, dinimizi çok iyi seçip ve seçtiğimiz dini ise iyi
tanımayı kendimize görev bilmeliyiz. Bu seçtiğimiz dinin kriterleri
Allah tarafından mı belirlenecek, yoksa insan tarafından mı
belirlenecek? O'ndan yani Allah'tan başkaları tarafından belirlenecekse
mutlak anlamda bu din 'şirk' dini, batıl din demektir. Çünkü
yaratılmışın asla ve asla yaratanın hüküm alanına müdahale etme hakkı
yoktur. Her kim bu alanda Allah'a rağmen bir şeyler dayatmaya kalkar, ya
da kurallar koymaya kalkarsa ve kim de bu kuralları ilke olarak kabul
ederse, Allah'a savaş ilan ettiğini unutmasın. Yıllardan beri din
denince insanların aklına ya Yahudilik ya Hıristiyanlık ya da İslam
gelmektedir. Oysa belirttiğimiz gibi milliyetçiliğin, tasavvufun,
demokrasinin, komünizmin de tesirli bir din olduğunu unutmamak gerekir.
Bu dinlerin hepsi insanı kendi kriterlerine çağırmaktadır. Hepsinin de
ekonomik, askeri, hukuki müeyyideleri vardır. Ne yazık ki Müslüman
olduğunu söyleyen insanlar bu anlayışlardan birine bilerek ya da
bilmeyerek tabi olarak kendilerine ilke edinmişlerdir. Bunun korkunç bir
zulüm olduğu ise ne kürsülerde ne hafızların yetiştiği Kur’an
kurslarında ne de din eğitimi veren okullarda dile getirilmiştir.
Tüm bunlara rağmen vahiy yine gelmiştir. Fakat bu vahiy Kâbe inşaatından
bahsetmiyor, Safâ ve Merve'yi başka yere taşımıyor ve ihram yerine başka
bir elbise emretmiyor. Oysa İbrahim (as) inen ayetlerle yeniden
tanıtılıyor, oğlu İsmail'le inşa ettiği Kâbe şimdi putlarla dolduğu
halde gençliğinde bu putları nasıl kırdığı anlatılıyor. Maalesef düşünme
mağduru olan toplum bunu göremiyor. İbrahim yine mukaddes ama Kâbe yine
putlarla doludur. Dışımız Müslüman olmasına rağmen, içimize yerleşmiş
putları kah Allah'a yakın olma bahanesi ile, kah menfaat icabı, kah
gemilerimiz yüzsün diye bir türlü söküp atamıyoruz. Böyle olunca Allah
indinde yüceliğimiz, putlarla dolmuş Kâbe'nin meşruiyeti gibidir. Fakat
din adına bir şey oldu mu, hemen İslam elden gidiyor diye feveran
ediyoruz. Yaşamadığımız dini savunmaya kalkıyoruz. Sahi şu elimizden
gidecek olan İslam'a bir baksak söz açılmış iken. Böylece hangi İslam'ın
elden gittiğini de görmüş olur, İslam'a karşı sağlıklı bir yaklaşım
sergilemiş oluruz böylece.
Hangi İslam'ı kaybetmekten korkuyorsunuz gerçekten? İdeolojik sarhoşluk
altında kıldığınız ve sizi Allah'tan başkalarına da secde ettiren
namazınızı kaybetmekten mi korkuyorsunuz? Yoksa müstekbir sultanlarca
enflasyon, kriz, iç borç, dış borç dalgası altında çöp bidonlarını
karıştırıp bayat ekmek kuyruğunda ezilen bu insanları hatırlamayı
unuttuğunuz, oniki ay aklınıza getirmediğiniz ve Ramazan’da şatafatlı
çatılar altında gelenektir diye verdiğiniz iftar vaktinizin mi elden
gitmesinden korkuyorsunuz? Ya da hacca gidip şeytan taşladıktan sonra
sizi yeryüzündeki şeytanlarla sıkı fıkı eden akidenizin mi elden
gitmesinden korkuyorsunuz? "Allah'tan başka ilah yok" dedikten sonra bu
sözün ne anlama geldiğini bilmeden söylediğiniz kelime-i tevhidin mi
elden gitmesinden korkuyorsunuz? Ya da yıllardır Türkçesiyle de
Arapçasıyla da sanki bir ölü toprağına okunuyormuş gibi beş vakit okunan
ve uyukladığınız hayatınızda sizi uyandırmayan ezanın mı elden
gitmesinden korkuyorsunuz? Sahi biz hangi İslam'ın elden gitmesinden
korkuyoruz? Cevabı gayet basittir. Kaybetmekten korktuğumuz İslam,
sistem tarafından asla kaybına fırsat verilmeyen, fakat Peygamber
tarafından da asla yaşanmamış İslam'dır. Bir baş örtüsü karşısında sapır
sapır dökülen bu toplumun sorunu ameli salih değil, akide sorunudur
Bir hayatın İslam olabilmesi için, inanmanın ve yaşamanın ilkeleri İslam
dininin kurallarına göre belirlenmelidir. Hayatı İslam kurallarına göre
belirlenmemiş kişi, kurum ya da toplumların dinine İslam denemez.
Kısaca, yaşam biçimini hangi sistemden alıyorsa o sistem o kişinin
dinidir. Bunun böyle olduğu hususunda Allah Kafirun suresinde şu
ayetlerle bizi ikaz etmektedir. "De ki: ben sizin kulluk ettiklerinize
kulluk edecek değilim; siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek
değilsiniz. Sizin dininiz size benim dinim banadır." Bir başka ayette
ise Allah, "İçinizden iman edenlere ve iyi iş işleyenlere kendilerinden
öncekileri hükümran kıldığı gibi onları da yeryüzünde hükümran
kılacağını kendileri için hoşnut olduğu dinlerini yine onlar için iyice
yerleştireceğini ve korkulu hallerini güvene çevireceğini vaad etmiştir.
Çünkü onlar yalnız bana ibadet ederler ve hiçbir şeyi bana ortak
koşmazlar. Bundan sonra her kim küfrederse işte fasık olanlar onlardır"
(24/55) buyurarak vaadini ilan etmektedir.
Evet, kurtuluşu başka sistem ya da dinlerde değil, yalan yanlış vaadler
veren liderlerin peşinden giderek değil, zeytin diyarını, inciri, Tur-u
Sina dağını, İbrahim'in Kâbesini, emin beldeyi aydınlatan kaynağa vahye,
yani Allah'ın sistemi olan Kur'an'a dönerek bulabiliriz. Çünkü hak
gelince batılın yaşama şansı olmayacaktır. |