Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 326 | Şubat  2006

                   

 

 


Camiler ve Üniversiteler

Gülay Göktürk / 30.01.2006 / Bugün

Başı açık Cuma namazı tartışmaları olanca hızıyla sürüyor. Bir kere, olayı iyi anlayabilmek için, 25 yıldır gündemimizde olan "türbanlı kadınlar" olayı ile "başı açık namaz kılan kadınlar" olayının birbirinin zıddı süreçler değil, aynı sürecin iki ayrı fotoğrafı olduğunu anlamamız gerekiyor.
Şimdi bazı kadınların başı açık namaz kılmasını İslamiyet'te reform isteği olarak değerlendirenler, bazı kadınların başı kapalı üniversiteye gitmek istemesini kökten dinci bir kabarış olarak görmüşlerdi. Oysa, o da bir yanıyla İslamiyet'te bir reform isteğine denk geliyordu, bunca sene bunu yazdık ama anlatamadık.
Türbanlı genç müslüman kadınlar, geleneksel İslam içinde kadınların ikinci cins olarak görülmesine, eş ve anne rolüyle sınırlanmasına, kamu alanı dışında tutulmasına isyan ediyorlardı aynı zamanda. Okumanın, meslek sahibi olmanın, geleneksel aile içi rolleri sorgulayarak kocalarıyla eşit ilişki kurmanın mücadelesini veriyorlardı.
Bu iki hareketin özüne bakılınca, her ikisinin de İslamiyet'te kadının yeri ve konumu meselesini yeniden tartışmaya açtığı görülür.
Bir tanesi laik rejimin kalesi olan üniversitelere, kendi İslami kimliği ile girerek, laik modernleşme projesine kendi İslami kimliği ile eklemlenmeye çalışıyor; diğeri de kadını ikinci cins olarak tutmakta israr eden bir anlayışın sembolü olarak gördüğü camiye başı açık girerek, kendi çağdaş kimliği ile müslümanlığı bağdaştırmaya çalışıyor.
Türbanlı öğrenci, İslami kimliğinden vazgeçmeden aydın olmak, meslek sahibi olmak, kamu alanında yer almak, yani modern hayata eklemlenmek istiyor.
Başı açık namaz kılan kadın da çağdaş kimliğinden vazgeçmeden müslümanlığı yaşamak istiyor.
Her ikisi de haklıdır, her ikisi de yenilikçidir.
Ve üniversiteyi ancak başı açıkların mekanı olarak düşünenlerle, camiyi ancak başı kapalıların mekanı olarak düşünenler arasında yenileşme akımına direnme açısından bir fark yoktur.
Kadınların başı açık ve erkeklerle yan yana namaz kılmasının İslamiyet'e aykırı olduğunu düşünenlerin ve bundan rahatsız olanların önerebilecekleri tek şey, ayrı cami uygulaması olabilir ancak... Kimse totalci bir anlayışla İslamiyet'in yorumunu kendi tekeline alamaz.
***
Türkiye'de İslamiyet'in yaşanış biçimiyle ilgili olup bitenleri Hristiyanlık içi tartışmalara ve 16. Yüzyıl Avrupası'na atıf yaparak anlamaya çabalamak, Hristiyanlığın kavramlarıyla düşünmeye ve tartışmaya çalışmak, Türkiye'de 80'li yıllarda Özal'la birlikte başlayan bu büyük dönüşümü anlama zaafının bir göstergesi olabilir ancak. Böyle bir benzerlik kurma çabası, yaşananların bize özgü yanlarını gözlerden gizlediği için sakıncalıdır.
Ama daha büyük sakıncası, arada geçen 450 yılda yaşananları, kazanılan tecrübeleri gözardı etmesidir.
Bir benzerlik kuruyorsak, bunu tek noktada kuramayız. Bugün "Türkiye'nin Calvin'i kim?" sorusuna cevap arayanlar, din savaşlarını başlatan protestan katliamının düzenleyicisi Guise Dükü'nün yerine kimi koyacaklar? 36 yıllık o kanlı iç savaşı nereye yerleştirecekler?
İnsanlık, 1560'lardan bugünlere gelirken, uzun ve kanlı çatışmalardan geçerek, büyük trajediler yaşayarak "tek doğru" fikrinden "farklı doğru"lar olabileceği fikrine ulaştı. Din yorumları dahil her konuda herkesin kendi doğrusu doğrultusunda yaşama özgürlüğünün kıymetini anladı.
Böyle bakıldığında, bugün Türkiye'de yaşananla 16. Yüzyıl'da Avrupa'da yaşanan arasında benzerlik değil, benzemezlik esastır.
Şükürler olsun ki, böyledir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...