|

Camiler ve Üniversiteler
Gülay Göktürk / 30.01.2006 / Bugün
Başı açık
Cuma namazı tartışmaları olanca hızıyla sürüyor. Bir kere, olayı iyi
anlayabilmek için, 25 yıldır gündemimizde olan "türbanlı kadınlar" olayı
ile "başı açık namaz kılan kadınlar" olayının birbirinin zıddı süreçler
değil, aynı sürecin iki ayrı fotoğrafı olduğunu anlamamız gerekiyor.
Şimdi bazı kadınların başı açık namaz kılmasını İslamiyet'te reform
isteği olarak değerlendirenler, bazı kadınların başı kapalı üniversiteye
gitmek istemesini kökten dinci bir kabarış olarak görmüşlerdi. Oysa, o
da bir yanıyla İslamiyet'te bir reform isteğine denk geliyordu, bunca
sene bunu yazdık ama anlatamadık.
Türbanlı genç müslüman kadınlar, geleneksel İslam içinde kadınların
ikinci cins olarak görülmesine, eş ve anne rolüyle sınırlanmasına, kamu
alanı dışında tutulmasına isyan ediyorlardı aynı zamanda. Okumanın,
meslek sahibi olmanın, geleneksel aile içi rolleri sorgulayarak
kocalarıyla eşit ilişki kurmanın mücadelesini veriyorlardı.
Bu iki hareketin özüne bakılınca, her ikisinin de İslamiyet'te kadının
yeri ve konumu meselesini yeniden tartışmaya açtığı görülür.
Bir tanesi laik rejimin kalesi olan üniversitelere, kendi İslami kimliği
ile girerek, laik modernleşme projesine kendi İslami kimliği ile
eklemlenmeye çalışıyor; diğeri de kadını ikinci cins olarak tutmakta
israr eden bir anlayışın sembolü olarak gördüğü camiye başı açık girerek,
kendi çağdaş kimliği ile müslümanlığı bağdaştırmaya çalışıyor.
Türbanlı öğrenci, İslami kimliğinden vazgeçmeden aydın olmak, meslek
sahibi olmak, kamu alanında yer almak, yani modern hayata eklemlenmek
istiyor.
Başı açık namaz kılan kadın da çağdaş kimliğinden vazgeçmeden
müslümanlığı yaşamak istiyor.
Her ikisi de haklıdır, her ikisi de yenilikçidir.
Ve üniversiteyi ancak başı açıkların mekanı olarak düşünenlerle, camiyi
ancak başı kapalıların mekanı olarak düşünenler arasında yenileşme
akımına direnme açısından bir fark yoktur.
Kadınların başı açık ve erkeklerle yan yana namaz kılmasının İslamiyet'e
aykırı olduğunu düşünenlerin ve bundan rahatsız olanların
önerebilecekleri tek şey, ayrı cami uygulaması olabilir ancak... Kimse
totalci bir anlayışla İslamiyet'in yorumunu kendi tekeline alamaz.
***
Türkiye'de İslamiyet'in yaşanış biçimiyle ilgili olup bitenleri
Hristiyanlık içi tartışmalara ve 16. Yüzyıl Avrupası'na atıf yaparak
anlamaya çabalamak, Hristiyanlığın kavramlarıyla düşünmeye ve tartışmaya
çalışmak, Türkiye'de 80'li yıllarda Özal'la birlikte başlayan bu büyük
dönüşümü anlama zaafının bir göstergesi olabilir ancak. Böyle bir
benzerlik kurma çabası, yaşananların bize özgü yanlarını gözlerden
gizlediği için sakıncalıdır.
Ama daha büyük sakıncası, arada geçen 450 yılda yaşananları, kazanılan
tecrübeleri gözardı etmesidir.
Bir benzerlik kuruyorsak, bunu tek noktada kuramayız. Bugün "Türkiye'nin
Calvin'i kim?" sorusuna cevap arayanlar, din savaşlarını başlatan
protestan katliamının düzenleyicisi Guise Dükü'nün yerine kimi
koyacaklar? 36 yıllık o kanlı iç savaşı nereye yerleştirecekler?
İnsanlık, 1560'lardan bugünlere gelirken, uzun ve kanlı çatışmalardan
geçerek, büyük trajediler yaşayarak "tek doğru" fikrinden "farklı
doğru"lar olabileceği fikrine ulaştı. Din yorumları dahil her konuda
herkesin kendi doğrusu doğrultusunda yaşama özgürlüğünün kıymetini
anladı.
Böyle bakıldığında, bugün Türkiye'de yaşananla 16. Yüzyıl'da Avrupa'da
yaşanan arasında benzerlik değil, benzemezlik esastır.
Şükürler olsun ki, böyledir. |