|

Yardım
Eden Yargıç da Kontrgerilla
Neşe Düzel / 23.01.2006 / Radikal
Avukat Ergin
Cinmen'e göre yargıya kontrgerilla da mafya da sızabilir
NEDEN? Ergin Cinmen
Bir toplumda her türlü sorunu çözme imkânınız vardır. Sorunları
çözebilme gücüne sahip olmak ise ancak bir şartla mümkündür: 'Güvenilir
bir hukuk sistemi kurabilmiş olmak.' Hukuk sistemi güvenilir ve güçlü
olmadığı zaman, toplumun temeli çürüyor ve hiçbir şey durması gerektiği
yerde durmuyor. Türkiye artık en ciddi sorunuyla yüzleşmek zorunda.
Herkes, hukuk sistemindeki çarpılmaların düzeltilmemesi halinde
Türkiye'nin ilerleyemeyeceğini anlıyor. Yanlış eğitimden geçtikleri
gittikçe açığa çıkan hukukçularımızın, hukuk yerine 'devleti' koruma
refleksleri, bu ülkede hukuku da, devleti de çökecek noktalara getirdi.
Devletin içindeki gizli birimlerin, 'devleti korumak' parolasıyla
hukuktan yandaş aradığı kuşkuları güçlendi. Peş peşe gelen garip olaylar
da, bu kuşkuları yaydı. Ağca'nın tahliyesi, Şemdinli'de adam öldürmekten
sanık çavuşun tutukluluğuna son verilmesi, hukukla ilgili sorunları
tekrar su üstüne çıkardı. Biz de Susurluk, Şemdinli gibi hukuksuzluklara
tepkide sivil hareketin öncülerinden olan ceza avukatı Ergin Cinmen'le
hukuk ile kontrgerilla arasında olabilecek bağları, yargının durumunu,
Ağca'nın tahliyesini konuştuk.
Şu anda Türkiye'dehukuk sistemi bir numaralı sorun haline geldi. Oysa
yıllarca tabuydu bu konu. Pek eleştirilmezdi. Nasıl oldu da bu 'kutsal'
müessese ülkenin en çok tartışılan, en güven vermez kurumuna dönüştü?
Aslında bugün yaşadığımız sorun hukuk değil, yargı sorunudur. AB süreci
yazılı hukukumuzu bir şekilde düzeltti, ama şimdi bu değiştirilen
yasaların uygulanması sırasında yargı sisteminde çok ciddi sıkıntılar
yaşanıyor. Mesela üç üniversitenin birlikte düzenlediği Ermeni
Konferansı'nı idare mahkemesinin durdurma kararı hukuk için bir yüz
karasıdır. Üstelik önümüzdeki dönemde, 'yargı sistemi'nde çok daha ciddi
sorunlar yaşanacak.
Niye?
Nedeni, AB süreci. Türkiye'nin geleneksel devlet yapısı, Avrupa'nın
insan haklarına, birey hak ve özgürlüklerine dayalı ulus üstü hukukuna
uygun değil. Oysa Türkiye'de AB süreci ilerledikçe, insanlar demokrasi,
hukuk ve adalet isteklerini daha açığa vuruyorlar. Buna karşılık AB
sürecini engellemek isteyen ve demokrasiden yana olmayan birtakım güçler
de bazı olaylarda yargıyı tetikçi olarak kullanıyorlar. Bu ülkede artık
sağ-sol çatışması yok. Bu ülkede demokrasi ve hukuk isteyenlerle eski
kapalı, militarist düzenin sürmesini isteyenler arasında bir mücadele
var. İşte bu mücadelede hukuk, tetikçi olarak kullanılmak isteniyor.
Mehmet Ali Ağca'nın salıverilmesi bütün ülkede tepkiyle karşılandı.
Adalet sistemine olan biraz güven varsa sanırım bu da Ağca olayıyla
yıkıldı. Ağca'nın salıverilmesi hukuka uygun muydu?
Ağca'ya, İtalya'da Papa suikastından verilen mahkûmiyetin Türkiye'de
Abdi İpekçi cinayetiyle ilgili verilen mahkûmiyetten indirilmemesi
gerekirdi. Nitekim Yargıtay bu yönde karar verdi ve Ağca tekrar
cezaevine girdi. Ama ne büyük tesadüftür ki, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı,
Oral Çelik ve Alaaddin Çakıcı gibi isimlerle ilgili olarak yargı, hep
bir şekilde bir yanlışlık yapıyor, yanlış tahliyeler gerçekleştiriyor.
Niye? Çünkü bu kişiler geçmişte devlet içindeki bazı yapılanmalar
tarafından görevlendirilmişler. Bulundukları cezaevlerinden
kaçırılmışlar. Bunlara sahte kimlikler, yeşil pasaportlar verilmiş.
Onlara bu belgeleri kimlerin verdiği de gizli değil. Zaten bu yüzden
bizde derin devlet yok. Devletin kendisi 'derin' bizde. Eğer sığ ya da
sivil devlet denilen yapı derin devletin faaliyetlerine engel olmuyorsa,
aksine bizdeki gibi derin devletin önünü açıyorsa, bu olayların faili
artık derin devlet falan değildir.
Kimdir?
Devletin kendisidir. Bu belgeleri verenler isim isim belli. Belgelerin,
pasaportların arkasında devletin, MİT'in önemli isimlerinin imzaları
var. Bu kimlikleri, belgeleri onlara vermedim diyen de yok zaten.
Susurluk olayının önde gelen eski MHP'lisi Çatlı'nın üzerinden 'Emniyet
teşkilatımızdandır, gereken her türlü kolaylığın gösterilmesini
istiyorum. Her türlü silahı taşıyabilir' diye zamanın Emniyet genel
müdürünün imzalı yazısı çıktı. Şimdi neresi derin bu işin? Devlet
görevlileri bu işleri açıkça yapıyorlar. Devletin kendisi bu işlerin
içinde. Türkiye'de derin devletle sığ devletin birleştiği artık ortaya
çıktı. Son Şemdinli olayında da görüldü. Eğer bir başbakan, Şemdinli
olayının aydınlanması için gereken siyasi iradeyi göstermiyor ve
elindeki yasal araçları kullanmıyorsa, derin devleti engellemiyor, bu
tip eylemlere onay veriyor demektir. Susurluk'ta hiç olmazsa Başbakanlık
Teftiş Kurulu olayın üzerine gönderilmişti. Erdoğan bunu bile yapmadı.
Yetkileri sınırlı Meclis Araştırma Komisyonu'yla yetinilecekse, Şemdinli
olayı kapatılıyor demektir.
Peki Ağca'nın tahliye kararının bozulması konusunda Yargıtay nasıl bu
kadar çabuk karar verdi?
İstediği zaman böyle çabuk kararlar verebiliyor. Ağca işini Yargıtay öne
aldı. Bu prosedür doğaldı.
Adalet Bakanlığı, Ağca'nın tahliye kararının bozulması için Yargıtay'a
başvurmakta niye gecikti peki? Bu doğal mıydı?
Adalet Bakanlığı daha erken davranabilirdi. Ağca olayında geç kaldı.
Ağca'nın salıverilmesinin hukuka uygun olmadığı anlaşıldı. Böyle bir
hata, basit bir olay mıdır?
Çok ciddi bir hatadır bu.
Bu tür hatalar yargıda çok sık yapılıyor mu?
Bence yapılıyor. Basına yansıdığı zaman biz bunların farkına varıyoruz.
Peki bu hatayı yapanların cezası ne olacak?
Hiçbir cezası yok bu hataların. Bu tür hatalarla ilgili bir hâkim
hakkında ceza davası açamazsınız. Ancak soruşturma sonucunda siciline
bir olumsuzluk düşebilirsiniz. Burada önemli olan sistemin çalışmasıdır.
Bakın... Ağca olayında sistem çalıştı. Mahkeme hukuka aykırı olarak
Ağca'nın tahliyesine karar verdi ama, Adalet Bakanlığı yetkisini
kullandı ve kararın bozulması için Yargıtay'a gitti. Yargıtay 'İtalya'daki
mahkûmiyet Türkiye'deki cezadan düşülemez' dedi ve kararı nı bozdu.
Polis, Ağca'yı izliyordu ve onu yakalayarak Yargıtay'ın kararını
uyguladı, cezaevine gönderdi. Eğer Adalet Bakanlığı yetkisini kullanıp
Yargıtay'a gitmeseydi, Ağca'yı salıveren hatalı mahkeme kararı egemen
olacaktı.
Ama olamadı, bu olayda sistem çalıştı.
Kamuoyu baskısı olmasaydı sistem çalışır mıydı?
Kamuoyu baskısı olmasaydı Ağca bugün kesinlikle dışarıdaydı.
Bizim sistemimizde Ağca'nın salıverilişini açıklamak için, "Bir insan 36
yıldan fazla yatmaz" denildi. Bunu tam anlamadım. Bir adam birisini
vurup 36 yıl yatarsa, bir daha cinayet işlediğinde artık hapis
yatmayacak demek mi bu?
Yatması ve cezasını çekmesi lazım tabii ki. Ama 36 yıl yattıktan sonra
yeniden suç işlerse, sanki cezaevinde yatmayacak türünden yorumlar da
var.
Peki bizim adalet sistemimiz nasıl oldu da iki ayrı suçu tek suç gibi
bir araya getirip ortak bir hesap çıkararak Ağca'yı bırakabildi?
Bunun hiçbir açıklaması yok. Bu karar hukuka uygun değildi, yanlıştı.
Madde açık çünkü. 'Bir kişi yurtdışında işlediği suçtan Türkiye'de de
yargılanırsa, yurtdışında cezaevinde yattığı süre Türkiye'de aldığı
cezadan düşülür diyor. Ağca, Türkiye'de Papa suikastından ötürü
yargılanıp ceza almadı ki. Ağca İpekçi cinayetinden yargılandı ve ceza
aldı. Papa suikastından ötürü yatılan süreyi İpekçi cinayetinin
cezasından nasıl mahsup edebilirsiniz ki?
Ağca'nın askeri bir hapishaneden kaçırılması da, pasaport alması da,
yurtdışında saklanması da kendisine devletin içinden bir yardım
geldiğini gösteriyor.
Tabii ki...
Son salıverilişi de devletin içinde bulunan bir gücün, Ağca'ya bir
yardımı gibi mi değerlendirmeliyiz?
Oradaki savcıya ve mahkemelere karşı bir şey söylemek istemiyorum. Bunun
bir hukuki müeyyidesi olur.
Ama tahliye kararı hukuka son derece aykırıydı. Ağca'nın salıverilişini
ciddi garipsedim. Gelin, Ağca işini başından ele alalım. Ağca, 1978'de
Abdi İpekçi'yi öldürüyor. İdamla yargılanırken, askeri cezaevinden
kaçırılıyor. Zamanın sıkıyönetim komutanlığı, Ağca'nın kaçırılmasıyla
ilgili bir idari soruşturma yapmıyor. Askeri cezaevinden kaçırılışında
kimlerin sorumlu olduğu soruşturulmuyor. Hatta İstanbul Sıkıyönetim
Komutanı org. Necdet Üruğ, polisin soruşturmanın derinleştirilmesi için
Ağca'nın gözaltı süresini uzatma talebini de kabul etmiyor. Ağca
cezaevinden kaçtıktan sonra Abdullah Çatlı'nın evinde saklanıyor. Bir
süre sonra da başka cinayetlerin sanığı olan Çatlı ve Haluk Kırcı
tarafından Türkiye dışına çıkarılıyor. 1992'lere geliyoruz...
Ne görüyoruz?
Abdi İpekçi'nin katilini saklayan ve yurtdışına çıkaran Haluk Kırcı
Erzurum'da evleniyor. Katliam hükümlüsü Kırcı o sırada kaçak bir katil.
Nikâh şahidi kim? 1991'in İstanbul Emniyet Müdürü, 1992'nin Erzurum
Valisi Mehmet Ağar. Susurluk olayında Çatlı'nın cebinden silah
kullanabilir kimliği çıkıyor. İmza kimin? Mehmet Ağar'ın. Evet İpekçi'yi
Ağca öldürdü ama, bu, İpekçi cinayetinin faili belli demek değildir.
İpekçi cinayeti bir faili meçhuldür. Zamanın devletinin kocaman
ilişkiler ağı var bu olayda.
Devletin içindeki gizli örgütlerle ilişki kurmuş olan suçluların,
Türkiye'de hukuksal olarak bir dokunulmazlığa kavuştuğunu söylemek
mümkün mü peki?
Evet öyle. Türkiye'de gizli bir mevzuat var. Devlet İstihbarat
Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu bu. Bu kanunun her bir
maddesi MİT'in nasıl çalışacağını, mesela dışarıdan insanları nasıl
kullanacağını, sözleşmeli personelinin nasıl olacağını belirliyor. Her
maddenin sonunda da, 'Bu kanun maddesinin detayları bir yönetmelikle
belirlenir' deniyor. Kanunun son maddesine geliniyor. O da, 'Yukarıda
sözü edilen yönetmeliklerin tümü gizlidir' diyor. Susurluk olayında
suçluların cebinden çıkan 'silah kullanabilir' kimliklikleri var ya...
Tahminimce, suçluların kullandıkları silahların ebatları ve iznin kimin
tarafından imzalanacağı bile o yönetmeliklerin birinde belirlenmiştir.
Bu yüzden olmalı, Susurluk olayında sanık durumundaki devlet görevlileri,
'Biz talimata, kanunlara uygun davrandık' dediler. Aslında biz o
yönetmeliklere bakabilseydik...
Ne olurdu?
Yurtdışında uyuşturucudan mahkûm olmuş Çatlı'ya yurtdışında devlet
görevi verilmesi gibi, devletin suçlu kişilerle ilişkisi bir bir ortaya
çıkardı. Ben İstanbul Barosu yönetimindeyken Susurluk Meclis Araştırma
Komisyonu'na, 'Bu işin iskeletini açığa çıkarmak istiyorsanız, bu
yönetmelikleri isteyin. Devletin içindeki Susurluk yapısı nasıl işliyor,
kimlere kadar uzanıyor, devlet görevlileri bu faaliyetleri nasıl yasal
görüyor, bunlar ortaya çıkar' diye yazı yazdık. Ama komisyon
inceleyebilecekken, bu yönetmelikleri ve devletin Susurluk yapısını
incelemedi.
Devletin içinde Özel Harp Dairesi gibi, kontrgerilla, JİTEM gibi
örgütlenmeler var. Mesela JİTEM yok denildi ama var olduğu olaylarla
ortaya çıktı. Onların da böyle yönetmelikleri var mıdır sizce?
Mutlaka vardır ve gizlidir. Sadece bazı kişiler bilir bu yönetmelikleri.
Ağca'nın ve birçok başka suçlunun Kontrgerilla olarak bilinen gizli
örgütle ilişkisi olduğu seziliyor. Kontrgerilla'nın hukuk sistemimiz
içinde önemli gücü var mı?
Tahmin ediyorum var. Bir MİT elemanının, Yargıtay Başkanı'ndan Alaaddin
Çakıcı'yla ilgili bilgi aldığı ortaya çıktı. Böyle kim bilir kaç tahe
daha olay yaşandı. Zaten kendileri de söyledi. 'Biz daha önce de gelip
dosyalarla ilgili bilgi alırdık' dediler. Böyle bir hukuk anlayışı var
bu ülkede. Türkiye'de yargı bağımsız değil. Eğer yargı bağımlıysa ve
devletle temas halindeyse, kontrgerilla veya başka bir yapı, buraya çok
rahat ve doğal olarak nüfuz edebiliyor.
Hukuk sistemi Kontrgerilla'dan çekindiği için mi onun adamlarına
hoşgörülü yoksa bu sistemin içinde Kontrgerilla'nın adamları mı var?
Yargı da bu toplumun kurumlarından biri. Türkiye'deki sistemin resmini
çektiğinizde, şüphe duymak doğaldır.
Kontrgerilla'nın hukuk sistemimizin içine sızdığını söylemek mümkün mü?
Tabii mümkün. Türkiye'de güçsüz bir yargı var. Çünkü bu devlet hukuk
istemiyor. Hukukun zaaf içinde olmasını istiyor. Yargıya bütçeden binde
7 ayrıyor. Bir kurumu güçsüz bırakmak istiyorsanız onu
fakirleştirirsiniz. Türkiye'de yargı bağımlıdır ve fakirdir. Zayıf ve
bağımlı yargı varsa, ona kontrgerilla da, mafya da sızar. Herkes sızar.
Eğer hukuk sistemi şu ya da bu ilişkisinden dolayı bir suçluyu kayırırsa,
bir başkasına verilen cezayı ona vermezse, bu, Anayasa'nın eşitlik
ilkesine aykırı olmaz mı? Bir anayasa suçu işlenmiş olmaz mı?
Bu, Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırıdır ama bir müeyyidesi, cezası
yoktur. Sadece o hukuk sistemi, insanların gözünde meşruiyetini kaybeder.
Bir hukukçunun bir Kontrgerilla üyesini kayırdığı ortaya çıkarsa bunun
cezası nedir peki? O hukukçu ne kadar ceza alır?
Böyle bir şey olmuştur ama bugüne kadar hiç ortaya çıkmadı. Bu bir
görevi suiistimaldir. Kontrgerilla yasadışı, gizli bir yapıdır. Eğer
yargıç, Kontrgerilla üyesi olduğunu bile bile bazı nedenlerle suçluyu
kayırıyorsa, hâkimin kendisi de zaten bir şekilde kontrgerilla üyesidir.
Aynı şekilde eğer hâkim mafyaya bilerek yardım etmişse, kendisi de mafya
üyesidir. Her suç için bu böyledir.
Tam ülke Ağca'yı tartışırken, Şemdinli'de halkın üstüne ateş açtığı ve
bir kişiyi öldürdüğü iddia edilen çavuş da serbest bırakıldı. Mahkeme,
olayın tanıklarının anlattıklarına itibar etmedi. Bu karar kamu
vicdanında nasıl iz bıraktı?
Toplumda yargıya güven herhalde iyice aşağılarda bu dönemde. Aslında şu
anda Şemdinli olayında yargılanan üç-dört kişi önemsiz. Bombayı atan da
önemsiz. Önemli olan, bu insanların içinde bulundukları örgütlenme. Ama
tecrübeyle biliyoruz, bu ülkede böyle olaylarda hep buzdağının üstü
görünüyor, onlar yargıç karşısına çıkarılıyor. Buzdağının altı ise
olduğu gibi kalıyor.
Hukuk sistemimizde devlet görevlileri, devletin çıkarı için suç işlerse
ona hoşgörülü davranılmalı diye gizli bir içtihat mı var?
Yerleşik kanaat budur. |