|

Apo
Bitince, İrtica Nasıl Ortaya Çıktı?
18.01.2006 / haber7.com
"Derin
devlet", dillerden düşmüyor. Emekli Tabib Albay Prof. Dr. Nevzat Tarhan
derin devleti, psikolojik harbi ve akla gelen her soruyu cevapladı.
Hakan Yılmaz Çebi'nin röportajı.
Devletin üstünde "Devlet İçin Devlete Rağmen" denen bir odak var. Bunlar
bir şekilde komutanlara ve Cumhurbaşkanı'na aracısız ulaşıp "alo"
diyebilecek kadar rahat kişiler. Bunların sayıları yüz kişiden biraz
fazla.. Sürekli bir araya gelip toplanan, tıpkı bir tarikat
ketumiyetiyle hareket eden gün geldiğinde yetkilerini alt kadrodan gelen
özel yetiştirilmiş kişilere devreden bir grup. Ve bunlar devletin gerçek
sahiplerinin kendileri olduğunu düşünüyorlar... Bunun içinde rejimin
dizginlerini tutabilmek gayesiyle sürekli bir strateji üretmeleri
gerektiğine inanıyorlar.
- Bu, "Devlet İçin Devlete Rağmen" denilen odak, bir şekilde bir kısım
komutanları da ikna ediyor. Şu anda Türkiye'deki Silahlı Kuvvetleri
yöneten komutanlar vatansever kişiler. Her şeyini feda edebilecek
kişiler. Fakat yanlış bilgilendirildiler ve yanlış yönlendirildiler.
Onlarda, post modern darbe denilen 28 Şubat sürecini yapmaya ikna
edildiler. Yani psikolojik harbe maruz kaldılar.
- Apo meselesi bittiği zaman huzur ve sükûn oluşursa Ankara'daki
egemenler ellerindeki ipleri istedikleri gibi kullanamayacaklardı. Onun
için "kontrollü bir gerilim stratejisi" güderek bir şekilde yeni bir
düşman belirlemeleri gerekiyordu. O düşmanı da "İrtica" olarak
belirlediler.
Bunun için de bu düşmana karşı hareket edecek komutanları ikna ettiler.
- Daha önce komünizme karşı silahlı güç olan Gladio'ya artık ihtiyaç
kalmadı. Bundan dolayı uluslar arası silah kaçakçılığı ve uyuşturucu
işine girdiler. Bu işe girdikleri için tasfiye edildiler. Şimdi yeni bir
sivil yapılanma içerisindeler. Türkiye'de şu anda bunun üzerine gidecek
siyasi bir irade yok.
- Rahmetli Ayhan Songar, "Türkiye'deki solculardan psikopat, sağcılar
arasından da geri zekâlı çok çıkıyor" derdi. Tabii bunun yanında da
elindeki ekmeği vermek derecesinde bir saflık var. Şimdi yanlış da olsa
hareket devletten geliyorsa "amenna" diyen insanlar da var ortada.
Devleti yönetenleri bir insan olarak görmüyor. Devleti yönetenlerin
yanlışlarına hukuk çerçevesi içersinde "yanlış yapıyorsunuz" demeyi
düşünemeyen insanlar var.
- Bir arkadaşım bu 28 Şubat hareketi içersinde görev yapan birisine
gidiyor, "Halk 28 Şubat'ı desteklemiyor Komutanım, yanlış yaptınız"
diyor. O da kendisine ben öyle düşünmüyorum? "Baksanıza bana topu topu 8
tane mektup geldi bu konuda!.." Buradan da anlaşılıyor ki halkımız,
kendi düşüncesini Türkiye'yi yönetenlere yeterince anlatamıyor.
-Hocam, derin devlet ve psikolojik harp konularını analiz etmeden evvel,
Adaleti Savunanlar Derneği İstanbul İl Başkanı olmanız hasebiyle önce bu
derneği tanıtmakta yarar görüyorum... Adaletten yana bir sıkıntınız mı
var(?!)
-Türkiye'de özellikle son yıllarda yoğunlaşan adaletsizlik hususunda
toplumsal bir boşluk var. Toplum olarak külliyen bir haksızlığa
uğruyoruz. Fakat bunun karşısında şuursuz bir hak arama veya arayamama
gibi bir durum var. Evvela bu hak arama meselesini halletmemiz gerekiyor.
Dernek mensupları bu durumun en fazla acısını çeken insanlar olarak,
böyle bir dernek kurma yoluna gittik.
-En fazla acısını çekenlerden olan bizler ifadesini kullandınız, sizler
ne gibi bir acı çektiniz?
-Efendim, 1994'lerde başlayan toplumsal bir paranoya hali var. Bu
paranoyanın etkisiyle psikolojik savaş kavramını da burada vurgulamak
gerekiyor. Bir kere ülkeyi yönetenler zaman zaman dostuyla düşmanını
karıştırdı. Bu bozuk bir ruh halinin göstergesidir. Sağlıklı düşünememek,
yanlış muhakemedir. Bu hâl üzerine devlete dost olan insanlara düşman
gibi muamele yaptılar. Bunun neticesinde de özellikle Silahlı
Kuvvetlerde büyük bir tasfiye yaşandı. Kadro kıyımı yapıldı.
-Bu kıyım istâtistik olarak ne kadar?
-3 binden fazla subay astsubay son 5-6 sene içersinde Silahlı
Kuvvetlerden uzaklaştırıldı. Bunların bir kısmı da çeşitli tacizler
sebebiyle kendileri ayrılmak zorunda kaldı.
-Bu tacizler nasıl oluyor?
-Göreviyle âlâkası olmayan yerlere tayin edilerek, ayrıca sizin yaşam
tarzınızı beğenmiyoruz gibi sözlerle psikolojik baskı kurarak yapıyorlar.
Kara Kuvvetleri eski Komutanı Füsunoğlu bununla ilgili bir gazetede, "Ordu'da
Cuma namazına gidenler hoş karşılanmaz " diyordu. Bu açıklama bir kere
evrensel insan haklarına aykırı. Bu tür uygulamalar karşısında bir
düşünürün akla gelen çok güzel bir sözü var: "Bir insan toplumu için
güzel bir fikir bulur ve bunu söylemezse ya bencildir, ya korkaktır ya
da tenbeldir" diyor.
PSİKOLOJİK HARBİ İLK DEFA
ÇİNLİLER UYGULADI
-Efendim şimdi meseleyi biraz daha genele getireyim. Lafzını sıkça
ettiğimiz Psikolojik harp ve sosyal psikiyatri nedir? İzninizle bir
uzman olarak bunları açalım sizinle ..
-Bu harp modelini ilk defa Çinliler uyguluyorlar. Ortaasya'daki Moğol ve
Türklere karşı. Bunu çok iyi uyguladıkları için dünya üzerinde bir
kıyıma uğramadan bu kadar kalabalık bir millet haline gelebilmişler. Bu
konudaki ilk kitapları da onlar yazıyor. Uyguladıkları en etkili yöntem
düşmanı olan halkları birbirlerine düşürmek. Daha sonra Moğollar,
ardından Fatihle birlikte Osmanlılara uyguluyor. Meselâ Moğollar da
Timur bu konuda çok başarılıdır. Ordusunun çok güçlü olduğunu, girdiği
yeri yakıp yıkacağını, taş taş üstünde bırakmayacağını duyurarak
karşısındaki ordu üzerinde korku salıyor. Osmanlılar da şöyle yapıyor;
tabâsı içersindeki alim kişileri, bilge kişileri, gönül adamlarını
fethedecekleri yerlere önceden gönderiyorlar ve halk arasında "Ancak
Osmanlı tabası olursanız rahat edersiniz" kanaati oluşturuyorlar. Bu
hakikaten gerçekçi olarak bizim 'beyaz propaganda' dediğimiz türden bir
uygulamadır. Yani eskilerin lisan-ı hal dedikleri sözün öze karışmasıdır.
Yoksa sömürmek veya şovenist galibiyet dürtülerini tatmin için değil.
Onun için de İstanbul fethedilmeden evvel Bizans halkı arasında
"Kardinal külahı görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz"
şeklinde Osmanlılar lehinde olumlu bir kanaat doğmuştur. Ayrıca bu
savaşı Hitler de çok iyi kullanmıştır. Bu amaçla "Kavgam" kitabını
çıkarıyor ve evlenen her çifte bu kitabı hediye ediyor. O zamanın
Almanya'sında savaştan önce tam 5 milyon adet bahse konu kitaptan
dağıtılmış. Neticede de ortada ciddi bir savaş meselesi olmadan, Almanya
halkını savaşa ikna ediyor...Diğer taraftan, bu psikolojik savaşın
olumlu meyvesi ise 1989 yılında psikolojik bir sınır olan Berlin
duvarının yıkılması oldu ki, bu duvar neşeyle yıkıldı. Bu psikolojik
harbin bir örneğini de ben Özal döneminde biliyorum. O dönemde bir
Kültür Bakanı sinemaların tekelleşmesinden rahatsız oluyor. Çünkü
Amerikan firmaları Türk sinemalarına tek tek elde sahip oluyor. Neticede
o zamanın bakanı, bununla ilgili bir yasa teklifi hazırlıyor. Bu yasa
teklifi çıkmak üzereyken, George Bush özel olarak Başbakan'ı arayarak bu
yasanın çıkmamasını istiyor. Bugün Caca Cola'ların, Parlament'in, Mac
Donalds'ın girdikleri ülkelerde özel bir misyonu vardır: Amerikan yaşam
tarzına özendirip kimliksiz bir toplum oluşturup yönetmek!.. Hâl böyle
olunca da daha önce yemediğiniz, içmediğiniz garabetteki şeyler bile
sofranızda olmadan yemeğe oturmuyor, onların dayattığı eşyaları
kullanmadan aşağılık duygusundan kurtulamıyorsunuz.
-Anlattıklarınızdan ehemmiyetine binaen bir köprü daha kurarak bir yere
geleceğim. Sabri Yirmibeşoğlu Özel Harp Dairesi'nin başkanı olduğu
sıralarda "Modern Mücadele Yöntemi ve Özel Harp Uygulaması" adında bir
kitap yazdı. Kitapta günümüzde büyük bir uygulama alanı bulan psikolojik
faaliyetlere psikolojik harp ve psikolojik harekât deyimleri
kullanmaktan kaçınılmaktadır, zirâ bu ön deyimler uluslar arası alanda
politikacıların, diplomatların hatta bazı komutanların bile şüpheyle
karşıladıkları sevilmeyen sözcükler olmuştur" diyor. Yaşayan bir gerçek
olmasına rağmen niye sevilmiyor?..
-Bunun böyle söylenmesi de psikolojik harbin gereği. Şimdi bakın
psikolojik harp şöyle tanımlanıyor; Düşman ve dost topluluklarının
duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının, yaşam tarzlarının belli
bir hedefi elde etmek için planlanarak, değiştirilmesi. Biliyorsunuz
psikolojik savaşın üç türlü propaganda yöntemi var...
-Gri, siyah ve beyaz mı?..
-Evet, beyaz propaganda yöntemi doğruları açık açık söylemek. En
tesirlisi budur, tabii yapılabilirse. Gri propaganda da, propagandayı
yapan belirsizdir. Siyah propaganda da, propagandayı karşı düşman
yapıyormuş gibi gösterilir. Büyük bir hile vardır orada. Şimdi burada
psikolojik savaş yapılıyor ama yapıldığının bilinmemesi gerekiyor. O
sebeple, Yirmibeşoğlu'nun sözleri de psikolojik harbin gereği. Özellikle
son yıllarda Türkiye'de psikolojik harbin en canlı örnekleri yaşanıyor.
-Bu özel sürece yakın çekim yapabilir miyiz?..
- Tabii. Toplumda şu anda bütün dünyada olduğu gibi bir dindarlaşma
süreci var. Bu doğal bir seyir. Ancak bunun farkına varmayan veya
çeşitli propagandaların etkisiyle varamayan odaklar bu süreci tersine
çevirmek istiyorlar. Bu tersine düşünenlere de ibret olsun diye
anlatayım bugün Norveç nüfusu 4-5 milyon civarında bir ülke. Günlük
gazete tirajı ise 3 milyon. Yani Türkiye kadar. İki kişiye bir araba
düşüyor. GSMH 20-25 bin dolar. Yılda 5 milyona yakın kitap satılıyor.
Böyle zengin ve kültürlü bir toplum. Fakat boşanma oranı yüzde 52.
Cinayetler gün geçtikçe artıyor ve gençlerin çoğu uyuşturucu bağımlısı.
Neden böyle oluyor diye Norveç Parlamentosu, "Manevi Değerler Komisyon"u
kuruyor. Ve Norveç Başbakanı Papaz kökenli biri oluyor. Toplumdaki bu
gidişatı dini değerlerin kaybedilmesi ve yozlaşması olarak adlandırıyor.
Bu konuda teşvik programları hazırlıyor.
-Böyle manevi potansiyeli olan ülkede de (Türkiye'de) tam tersi bir
uygulama reva görülüyor.
-Türkiye'yi yönetenler karar mekanizmasının başında olanlar, 28 Şubat
sürecini gerçekleştirirken çeşitli korkuların tesirinde kaldılar. Bu
korkulardan bir tanesi İran korkusu. Şimdi 28 Şubat komutanının sözde
doğruymuş gibi olan ancak aslında yanlış yorumladığı bir gerçek var. O
da şuradan kaynaklanıyor: 1980 yılında İran Kara Kuvvetleri Komutanı
Türkiye'ye sığınıyor, Sayın Karadayı ise o sırada Tugay Komutanı.
Meslektaşına İran'daki irticai faaliyetleri niye durduramadıklarını
soruyor. Şah'ın generali de ona; "Biz olanları masum dini hareketler
diye tanımladığımız için göz yumduk, neticesi de bu oldu" diyor.
Maalesef 28 şubat gibi psikolojik bir savaşta bu beyanatları argüman
olarak kullandılar. Bu açıklamalardan yola çıkarak Türkiye'de İran gibi
olacak korkusuyla hareket ediyorlar.
İRAN HİÇBİR ZAMAN MÜTTEFİKİMİZ OLMADI Kİ?!
-Efendim burada büyük bir anlayış ve algılayış güdüklüğü var. Tarihin
hiçbir devresinde Osmanlı ile İran müttefik olmadığı gibi hep o cenahtan
da cihanşümul politikaları engellenmiştir. Hatta Yavuz Sultan Selim bile
Batı'ya yapacağı seferlerin bu yüzden Doğu'ya kaydırmıştır...
-Evet bu işin tarihi bir gerçeği. Ayrıca İran toplumunu iyi analiz etmek
gerekiyor. Oradaki halkın Şah'ı istemeyip Humeyni'yi istemesinin sebebi
neydi?! Şimdi Şah petrolden kaynaklanan zenginliklerini silaha yatırdı,
müthiş bir ordu kurdu. Bunun yanında halka hiç yatırım yapılmadı ve halk
sürekli olarak ezildi. Geçim sıkıntısının yanında bir de aşağılanıp,
horlandı. Bunun yanında büyük adaletsizlikler de vardı. Tüm bunlar
karşısında insanlar Humeyni'yi sığınacak bir kale gibi gördüler.
Buradaki İran halkının tepkisi kendilerine yapılan zorbalığa karşıydı.
Yani Humeyni'nin yaptığı dini propagandanın neticesi olmadı devrim. Adam
zaten 20 senedir dışarıda. Ne tanıyanı var ne de bileni. Halk
Humeyni'nin arkasından dini kaygılarla gitmedi. Ancak, Türkiye'de de
gelişmekte olan dini duyarlılığı yanlış analiz ediyorlar. Oysa durum tam
tersi. Hatta Humeyni tarzı düşünenlerin ekmeğine bile yağ sürüyorlar
bugünkü uygulamalarla.
TİB KİMİN İÇİN ÇALIŞIYOR?
-Oysa bu analizleri sağlıklı yapması gereken Toplumla İletişim
Başkanlığı (TİB) diye bir birim var. Bu birimden de biraz bahsedebilir
miyiz?.
-Kamuoyunda buna derin devlet deniyor. Psikolojik harp dairesi deniyor.
Bu konuda somut bir şey söylemek doğru değil ..
-İlk olarak, 1954 yılında Seferberlik Tetkik Kurumu (STK) olarak
organize ediliyor, halen daha taşrada bu şekilde çalışıyor...
-Evet, şimdi de Özel Kuvvetler Komutanlığı deniyor. Bu bütün dünyada
kurulduğu gibi, Türkiye'de de soğuk savaşın neticesi olarak kuruldu.
Özellikle dünyayı saran komünizm tehlikesi üzerine oluşturuldu. Herhangi
bir sıcak harp zamanında gerilla savaşıyla halkı örgütlemek için
düşünüldü. 12 Eylül'den önce komünizme karşı çok iyi kullanıldı. Ama
bugün Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın bu amaçla kullanıldığını söylemek
yanlış olur. Bugün bu ÖKK'nın dışında Batı Çalışma Grubu (BÇG) tarzında
fikir üreten bir grup var.
-O zaman bu örgüt bizden iyice çıktı demektir?
-Ben bu konuda bir kısım komutanlarımla fikir teatisinde bulunmuştum.
Bir komutanımız bana bugünkü olayları yorumlarken, Silahlı Kuvvetlerin
emir komuta zinciri dışında bir odak var bu odak bu işleri istiyor
demişti!..
ODAĞIN ADI: 'DEVLET İÇİN DEVLETE RAĞMEN'
-Emir komuta zincirinin dışında?!
-Evet.. Kimisi bu odağın adını da veriyor: "Devlet İçin Devlete Rağmen".
Bu odak bir şekilde komutanları ikna ediyor. Şu anda Türkiye'deki
Silahlı Kuvvetleri yöneten komutanlar vatansever kişiler. Her şeyini
feda edebilecek kişiler. Fakat yanlış bilgilendirildiler ve yanlış
yönlendirildiler. Onlarda psikolojik harbe maruz kaldılar. Bundan
üç-dört sene sonra bu hatalarını anlayacaklar. Hatta bir kısmı şimdiden
anladılar bile.
-"Devlet İçin Devlete Rağmen" denen bu örgüt; Türkiye'deki bugünkü kriz
ortamını da organize ediyor...
-Bu psikolojik savaşın yöntemlerinden biri "Kontrollü Gerilim Stratejisi".
Yani ne savaş ne de barıştan yanalar. Şimdi bu örgüt, kontrollü gerilim
stratejisini devam ettiriyor. Çünkü Apo meselesi bittiği zaman huzur ve
sükun oluşursa Ankara'daki egemenler ellerindeki ipleri istedikleri gibi
kullanamayacaklar. Onun için kontrollü bir gerilim stratejisi güderek
bir şekilde yeni bir düşman belirlemeleri gerekiyordu. O düşmanı da "İrtica"
olarak belirleyerek, bunun için de bu düşmana karşı hareket edecek
komutanları ikna ettiler.
KİMLER 100-200 KİŞİLİK BU ŞER GRUP?..
-Peki bu "Devlet İçin Devlete Rağmen" örgütünü bir uzman olarak nasıl
çözümlersiniz?..
-Bir kere bunlar bir şekilde komutanlara rahatlıkla ulaşan kimseler. Ve
Cumhurbaşkanlarına da aracısız "alo" diyebilecek kadar yakın kişiler.
Bunların sayıları yüz kişiden biraz fazla. Sürekli bir araya gelip
toplanan, tıpkı bir tarikat ketumiyetiyle hareket eden gün geldiğinde
yetkilerini alt kadrodan gelen özel yetiştirilmiş kişilere devreden bir
grup. Ve bunlar devletin gerçek sahiplerinin kendileri olduğunu
düşünüyorlar. Bunun içinde işin dizginlerini tutabilmek gayesiyle
sürekli değişik bir strateji üretmeleri gerektiğine inanıyorlar. Bununla
ilgili konseptleri belirliyorlar ve bunun içinde psikolojik savaş
içerisinde kendilerine bağlı ekiplerle ikna hareketine girişiyorlar.
Tıpkı 28 Şubat sürecinden önce, medya gücünü de kullanarak Fadime Şahin,
Ali Kalkancı, gibi kişileri yazdıkları senaryolarda oynattıktan sonra bu
hadiseleri örnek göstererek bu hareketin komutanlarını ikna ettikleri
gibi. Öte yandan, her yerde nükleer silah olduğundan dolayı kimse
dünyanın sonu gelir korkusundan dolayı artık büyük savaş girmez. 21.
yüzyıl savaşları psikolojik savaş üzerine kurulu..
YASEF NASSİ'DEN BU YANA NELER DEĞİŞTİ?
-Burada bir köprü daha atacağım benimde tanışma fırsatı bulduğum ÖHD'de
etkin bir görev almış Sami Karamısır Paşa, II. Selimin dayısı Yasef
Nassi'den bu yana Yahudiler Türkiye içersindeki gizli örgütlerde etkili
olmuşlardır. Az evvel üstünü çizdiğiniz "Devlet İçin Devlete Rağmen"
örgütünün ardında da tröst devletler hükmündeki siyonist lobilerin gücü
ve adamları var...
-Bunlar medya-siyaset-sermaye destekli organize bir hareket. Sermayeyi
kullanarak Ankara'daki yüksek rütbeli bürokratlara ulaşarak onları ikna
ederek faaliyetlerini belirliyorlar. Bunların başarısında sermayeyi
yanlarına almalarının büyük rolü var. Şu anda, bazı kimselerin ismini
vererek kimlerin bunu yaptığını söylemek şimdilik yanlış olur. Bu
mekanizma, uluslar arası bir organizasyonun Türkiye ayağıdır diyebiliriz.
Ve bunlar tarafından organize bir çalışmayla Türkiye'deki devlet
adamları ve komutanlar yanıltılarak ikna edildi. Yanıltılıp kullanılmada
en önemli argüman özellikle az evvel değindiğim gibi İran olayının
yanlış yorumlanıp, aksettirilmesi olmuştur.
-Bu propaganda ve provokasyon karşısındaki Türk toplumunun durumunu
nasıl analiz edersiniz.
-Bu provokasyonların karşısında özellikle cemaat ve tarikatlar çok
olumlu bir psikolojik harp uyguladılar. Hatta bu konuyu değindiğimiz
Sudanlı bir meslektaşım, o bana Türkiye'deki bu insanlara inançlarından
dolayı yapılanlar bizim orada yapılsaydı kesinlikle savaş çıkardı dedi.
Türkiye'de bu savaşın çıkmaması çok ilginç. Bu da Türkiye'deki toplumun
demokratik ve hukuk olgunluğu içerisinde olmasından kaynaklanıyor.
Ayrıca bunların askerin karşısında demokratik bir şekilde durmaları
olabilecek bir çok hadiseyi engellediği gibi bir kısım komutanların
gözünü açmasına da vesile oldu.
PSİKOLOJİK HARBE KARŞI PSİKOLOJİK HARP
-Türkiye'de psikolojik harbe karşı psikolojik harple cevap veren cemaat
ve tarikatlar var diyorsunuz biraz daha açar mısınız?..
-Şimdi Ashab-ı Kehf'le ilgili çalışmalara da dikkat ettiğimizde, oradaki
seçilmişler hep kendi doğrularını anlatmışlar ve bu doğruların arkasında
durmuşlar. Yani kendi inançlarına ters hiçbir şey yapmamışlar. Yani
silaha sarılıp terör estirmek, insanı öldürmek gibi. Bu öyle bir şey ki,
sen Peygamber Efendimizi (S.a.v) örnek alıyorsun, hayatında hiç kimseyi
azarlamamış, tokat atmamış onun arkasından giderken daha dostunu
düşmanını ayırt etmeden masum insanları öldürmeye teşebbüs ediyorsun. Bu
inancın özüne aykırı. Bugün bu stratejiyi keşfetmiş guruplar biraz yavaş
bir yolla ama doğru bir yolla kendi doğrularını anlatmak istiyorlar.
Bunu da gerçek bir vatan sevgisi ve Allah inancıyla yapmak istiyorlar.
Bugün bu tarz yaklaşımlar takiyye diye algılanıyor. Takiyye ne demektir?
Bir insanın inanmadığı şeyi yapması demektir. Bugün bakıyorsunuz
üniversitelerde gençler takiyye yapmak durumunda kalıyor. Yani inandığı
gibi yaşattırılmıyor. Buna rağmen teröre bulaşmayıp demokratik hak arama
yöntemini seçtiler.
SUİKASTLER İNFİAL İÇİNDİ
-Bu işin analizini yaptığımızda bunca provokasyona rağmen Türkiye'yi iç
harbe sürükleyemediklerini görüyoruz. Ancak iş, sonunda bam teline
dokunmaya gelecektir. Bu amaçla ırza tecavüzler, cemâat ve tarikât
liderlerine suikastlar, cami ve çevrelerine sabatojlar şeklinde
alevlendirilerek, önüne alınmayacak bazı hareketlerle meseleyi
istedikleri yere çekebilirler. Böyle bir vaziyet sergilenebilir mi?..
-Teorik olarak bu olabilir. Ancak, bu hareketi yapabileceklerini
anlasalardı şimdiye kadar yaparlardı. Böyle bir şey yapılabilmesi için
öncelikli olarak zihinsel ikna gerekiyor. Dikkat ederseniz son yıllarda
Çetin Emeç'ten, Uğur Mumcu'ya kadar toplumda bir infiale sebep olacak
kimseler öldürüldü. Tabii bu plan dairesinde Turgut Ö- zal'a da suikast
düzenlendi. Bunları yapanlara bakın hepsi belli bir ideolojinin
eğilimindeki insanlar. Birine bir şeyi şartlandırıp yaptırmak için onun
ikna olması gerekiyor.
- Efendim CIA'deki raporlarda, "Türkiye'deki solcuların da vatanperver
olduğu ve bu insanlarla birlikte kullanılacak diğer kimselerin de ancak
vatan için yapıyorsunuz bilinci verilerek kullanılabilecekleri" ifade
ediliyor...
-Evet, o şekilde söyleniyor. Bunun içinde provokatörleriyle devleti
tehdit eden irticai bir kalkışma hareketi doğurmaları lâzım. Bunu
vurgulamak için de rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar, "Türkiye'deki
solcular da psikopat, sağcılar arasından da geri zekâlı çok çıkıyor"
derdi. Tabii bunan karşısında da elindeki ekmeği vermek derecesinde bir
saflık da var ortada. Şimdi yanlış da olsa hareket devletten geliyorsa
amenna diyen insanlar da var ortada. Devleti yönetenleri bir insan
olarak görmüyor. Devleti yönetenlerin yanlışlarına meşru daire içersinde
"yanlış yapıyorsunuz " demeyi düşünemeyen insanlar var.
- Bu şuradan kaynaklanıyor hocam. İnsanlarımız bir vatandaş olarak
devletin asli olup kendinden müteşekkil olduğunu bilmekten
uzaklaştırılmış. Devletin kurumlarını ağababalarının çiftliği gibi
kullanan insanları devletin kendisi olarak görüyorlar. Oysa devlet
halkın ta kendisi. Devletin mekanizmalarını kullanan kişi devleti temsil
etmiyor, o evin içersine giren yavuz hırsız hükmünde aslında...
-Zaten işin ipucu burada. Toplumun bazı şeyleri sorgulaması gerekiyor.
Ortada demokrasiyle militarizmin çatışması durumu var. Eğer Türkiye'de
bloklaşma gerekiyorsa demokrasiyle militarist zorbalığın bloklaşması
gerekiyor. Şimdi, toplumun demokratik yöntemlerle hak arama şuurun
oluşturulması gerekiyor. Mesela Rusya'da Çernobil olayından sonra Rus
halkının devlete olan güveni azaldı ve devleti sorgulamaya başladı. Bir
müddet sonra bunun sonucu olarak 1989 Kasım'ında Berlin duvarı yıkıldı.
Türkiye'de de Marmara depremiyle devlete olan güven sarsıldı. Şu anda
devlete toz kondurmayıp, yanlışında bile keramet arayan insanlar devlet
mekanizmaları tarafından geliştirilen uygulamaları mercek altına almaya
başladılar. Bugünkü ekonomik krizle de bu hız kazandı. Eğer, gerçek bir
demokratik gelişme sağlanamazsa Türkiye'nin şu hali büyük sosyal
patlamalara hazır bir halde. Ülkeyi yönetenlerin toplumu doğru
okuyacaklar ve toplumun beklentileri istikametinde devleti yeniden
yapılandırmaları gerekiyor.
"KİTLESEL İŞ TEHDİTİ"
-Strateji uzmanı Nurullah Aydın, "medya-mafya-sermaye-bürokrasi-asker"
ilişkisi derin devlet denen oligarşik yapının temellerini
oluşturmaktadır. Kullanılan terminolojileri de Atatürkçülük, Lâiklik,
Cumhuriyetçiliktir. Buradan yola çıkılarak kendi düşüncelerinde olmayan
insanları irticaya destek veriyor, cumhuriyeti tehlikeye düşürüyor
şeklinde harcamaya kalkıyorlar" diyor...
-Bu da işte psikolojik bir savaş yöntemi. 1994 ve 95'de brifingler
yapıldı. Bu brifinglerde işlenen konu şu; "Türkiye'deki irticaî
faaliyetler öyle artı ki, böyle giderse 2005 yılında ülke irticanın
eline geçecek" deyip. Bu irticaî faaliyetler olarak da toplumun cami
yapmasını, Kur'an kursları açmasını, İmam Hatiplerin ve başörtülü
bayanların artmasını misâl gösterdiler. Yani toplumdaki doğal olan
dindarlaşmayı terörist bir hareket gibi algıladılar. Bir de dikkat
ederseniz kimse "irtica" kelimesini tanımlamıyor. Bu da şuurlu olarak
yapılıyor. Bunun içinde "Kitlesel İş Tehditi"ni kullanıyorlar. Bu
faşizmin bir yöntemi.
GLADİO YENİ BİR YAPILANMA İÇERSİNDE
- Bugün 3 Mayıs Türkçülük Günü kutlamalarıyla legal bir yüz gibi
piyasaya sunulan bir Ergenekon hareketi var. Bu hareketi de
sorgulayabilir miyiz?..
-Daha önce komünizme karşı silahlı güç olan Gladio'ya da artık ihtiyaç
kalmadı. Bundan dolayı uluslar arası silah kaçakçılığı ve uyuşturucu
işine girdiler. Bu işe girdikleri için tasfiye edildiler. Şimdi yeni bir
sivil bir yapılanma içerisindeler. Türkiye'de şu anda bunun üzerine
gidecek siyasi bir irade yok.
-Son olarak şunu sorayım hani askeri kendi çıkarları için gruptan
bahsettik. Peki asker niye kendini kullandırıyor? Oysa birçok uzmandan
oluşan ve son derece vatanperver insanlardan müteşekkil kendi istihbarat
birimi var?..
-Türkiye'de asker bir konuda karar verirken, iyi karar verir. İyi
istihbarat ve planlama yapar. Daha sonra uzman subaylar projeleri
incelerler. Buna rağmen 28 Şubat süreciyle ilgili veriler yanlış
toplandı. Türkiye'de. İstihbarat yapılırken toplum yanlış okundu. Bu
yanlışın er geç farkına varılacak. Bu yanlışın bir an evvel farkına
varılması için Türkiye'deki toplumun yaşadığının doğruluğunu ifade
etmesi gerekiyor. Bu sebeple halk, bir evladın babasını uyarması gibi
mektupla, faksla edepli bir üslûpla Devlet yetkililerini MGK' da dahil
olmak üzere uyarmalı. Bu konuda Recep Yazıcıoğlu'nun güzel bir sözü var:
"Bizim toplum söyleniyor ama söylemiyor" diyor. Meselâ bir arkadaşım bu
28 şubat hareketi içersinde görev yapan birisine gidiyor, "Halk 28
Şubat'ı desteklemiyor Komutanım, yanlış yapıldı" diyor. O da kendisine
"Ben öyle düşünmüyorum, baksanıza bana topu topu 8 tane eleştiri mektubu
geldi..." Buradan da anlaşılıyor ki halkımız, kendi düşüncesini
Türkiye'yi yönetenlere anlatamıyor. Maalesef halkımızda bir yılgınlık,
nemelâzımcılık var. Bu ada Özal'ın açtığı toplumdaki canlanmanın
sönmesidir. Bu söndüğü için insanlar nemelazımcılığın yanında
bencilleşti bireysel çıkarları toplumsal çıkarların önüne aldı. Bu
psikolojideki en önemli unsur gene devlete ait. Zirâ halkını küçük
görerek, onu aşağılayarak en ufak fikri bir açıklamada cezalandırarak bu
merhaleye gelmesine sebep oldu. Yeniden kendi kendimize motive ederek
vatanın asıl sahipleri olduğumuzu demokratik yollardan, kaliteli bir
şekilde göstermeliyiz. Dünya'daki sivil toplum örgütleri de zaten iş
için kuruldu. Üstelik, Sivil Toplum Kuruluşları HABİT 1'de ülke
yönetiminin katılımcısı kabul edilirken, HABİTAT 2'de ülke yönetiminin
katılımcısı olarak kabul edildi.. |