Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 326 | Şubat  2006

                   

 

 


Malik Bin Nebi / Konya


SORU-1 Bu ayki sayıda namazla ilgili bir soru sorulmuş ve cevaben namazın rekatlarının peygamber (a.s.) tarafından belirlendiğini yazmışsınız. Şimdi benim şöyle bir sorum olacaktı: Kur'an bize bu konuda bir şey söylemiyor, peygamber bunu neye göre belirledi? Kişi tek başına istediği rekat namaz kılamaz mı?

CEVAP-Bu konuyu anlamak için Kur'an'ın/vahyin, bir hükmü beyan ederken ortaya koyduğu yöntemin bilinmesi gerekir. Çünkü mesaj sahibinin muradı verilen emrin anlaşılması ve istediği biçimde yerine getirilmesidir. Bu amaç, bütün emirler ve emri verenler tarafından hedeflenen şeydir. Bu nedenle Allah Kur'an için: "Düşünüp anlayasınız diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik"(12/2) buyuruyor. Murad-ı ilahi bu olduğu içindir ki, bilinen bir şeyin yapılmasını veya terk edilmesini isterken, sadece "şunu yapınız, bunu terk ediniz" gibi kısaca hatırlatmada bulunulmakta, toplumun bilmediği yeni bir hüküm için ise en ince ayrıntısına kadar bilgilendirme yapılmaktadır:
"Namazı kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin." (2/43)
"Zinaya yaklaşmayın, çünkü o açık bir hayasızlıktır ve çirkin bir yoldur."(17/32)
"Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzünüzü ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı meshedin ayaklarınızı da topuklara kadar. Eğer cünüpseniz yıkanıp temizlenin. Şayet hasta veya yolculukta iseniz veya içinizden biri ayak yolundan gelmişse, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin. Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla meshedin. Allah size hiçbir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O, sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz."(5/6)
Yukarıya dönerek ayetleri bu gözle incelediğimizde görülecektir ki, namaz ve zekat için sadece isimleri anılarak "namazı kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin" denilmektedir. Namazın, zekatın ve rüku'nun ne olduğu, nasıl yapılacağı ile ilgili bir açıklama yapılmamıştır. Çünkü bu toplum İbrahim(a.s)'dan beri namazın ne olduğunu, nasıl kılındığını ve rükunun da namazın bir rüknü olduğunu bilmektedirler. Yine zekatın, ataları Kusay'dan beri uygulanan, zenginden alınıp muhtaçlara verilen bir sadaka olduğunu bilmektedirler. Daha sonra sadakaların verileceği yeri sınırlandırıcı veya tespit ve tayin edici Tevbe suresi altmışıncı ayetini göndererek murad-ı ilahiye uygun olanı belirtmiştir.
Zina konusuna gelince, yine bilinen bir eylem olması nedeniyle herhangi bir açıklamada bulunmadan sadece "zinaya yaklaşmayın" demekle yetinmiştir.
Abdest konusuna gelince "Abdest alın veya temizlenin" buyurup geçmemiştir. Bu ifade ile neyin nasıl yapılmasını istediğini, sınırlarını ve niteliklerini belirterek açıklamıştır. Bu yeni bir uygulama olduğundan murad-ı ilahinin bilinmesi için istediği şeyi açıklayarak bildirmiştir.
İşte bu mantıktan hareketle Namazın bütün yönleriyle o toplumda ve ehli kitap olan komşu topluluklarda da bilinen ve yerine getirilen bir ibadet olduğu gerçeği anlaşılmaktadır. Mekke'de, kentlerin anası olan yerde Kabe ve makamı İbrahim bulunuyordu. İbrahim ve İsmail(a.s) bu kentte yaşamış, Kabeyi inşa etmiş, Namaz, Zekat, Hacc ve Umreyi bu mekanlarda ifa etmişlerdi. Bunların izleri de silinmemişti. Ancak bazı yönleri deforme olmuştu. Kureyş'in kış ve yaz seyahatlerinde meslekleri gereği Ehli Kitap olan topluluklar ile de devamlı temas halinde bulunuyorlardı. Bir yanda Roma diğer yanda Habeşistan ile Medine ve civarında ve Suriye'de de Yahudi ve Hıristiyan toplumlarıyla temas halinde idiler. Bu nedenle tüm Ortadoğu'daki toplumların inançlarından da haberleri vardı. Bu yüzden ilahi dinin ibadet şekillerini yakinen biliyorlardı. Bunun içindir ki namaz ve zekat gibi bilinen ibadetlerin yapılmasını isterken sadece "namazı kılın, zekatı verin" demekle yetinmiştir.
Namazın diğer ümmetlerdeki varlığını da şu ayetlerden öğreniyoruz:
Ey Muhammed! Ailene namazı kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren biziz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır.(20/132)
(İsa (a.s) beşikte iken şöyle konuştu): Nerede olursam olayım, Rabbim beni mübarek kıldı ve sağ oldukça bana namazı kılmamı ve zekatı vermemi emretti. (19/31)
Musa ve kardeşine Mısır'da toplumunuza evler hazırlayın. Evlerinizi namaz kılınacak yer yapın, namazı kılın ve müminleri müjdeleyin diye vahyettik.(10/87)
Onlar dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıkları şeylerden, yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana Namazın mı emrediyor? Aslında sen yumuşak huylu ve aklı başında bir insansın.(11/87)
(Lokman oğluna şöyle vasiyet etti:) Ey oğulcuğum! Namazı kıl, uygun olanı buyurup kötülükten vazgeçir. Başına gelene karşı dayanıklı ol. Bunlar üzerinde durulmaya değer işlerdendir.(31/17)
İbrahim (a.s) şöyle yakarmıştı: Rabbim! Beni ve soyumu namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz duamı kabul buyur.(14/40)
Allah, peygamber gönderilen kimselerin asli görevlerini bildirirken şöyle buyuruyor: (Biz o peygamberleri) emrimiz altında inananlara doğru yolu gösteren rehberler kıldık. Onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar, sadece bize kulluk eden kimselerdir.(21/73)
Bu ayetlerin bize verdiği bilgiye dayanarak diyoruz ki, namaz ve zekat bütün ümmetlerde ortak bir ibadettir. İnsanlık tarihinde yok olmadan nesilden nesile intikal ederek ve her elçiyle yinelenerek Muhammed (a.s)a kadar gelen bir ibadettir. Bu nedenle vakitleriyle, kılınış biçimiyle, kıratıyla, rüku ve secdesiyle ve de rekatlarıyla bilinmesinden dolayıdır ki, yerine getirilmesi için sadece ilahi emir yinelenmiş ve teferruatının açıklanmasına girilmemiştir. Peygamberimizin namaz uygulamasıyla ilgili bir ikaz almamış olması da bunun meşruiyetinin kanıtıdır. Kendisinden bir önceki gelen İsa (a.s) da beş vakit namazla emrolunmuştur ki, ittika sahibi Rahib'lerin de günde nafilelerle birlikte yedi, normal olarak da beş vakit namaz kıldıkları nakledilmektedir (Bir Rahibin Yirmi Dört Saati isimli eserde). Bizde de aynı olması bir tesadüf olmasa gerek diyoruz. Beş vakit farzın yanında gece kılınan Teheccüd, gündüz kılınan kuşluk namazı bile aynı oluşunun hikmeti, hepsinin aynı kaynaktan beslenip belirlendiğinden olsa gerektir diyoruz. Bugüne kadar bozulmadan gelen rahibelerdeki tesettür anlayışının da vahyin tüm insanlığı kucaklayan kuşatıcılığının tezahürü olması gibi.
Bir insanın istediği kadar namaz kılması konusuna gelince; belirlenen beş vakitte kılınması istenen farz namazlar konusunda Peygamberimizin kıldığı miktara aynen ittiba etmek zorunluluğu vardır. Bu namazlar kitlelerce peygamberimizin imametinde yıllarca kılınmasına rağmen, ayniyetini korumuştur. Birinde sabah namazını iki diğerinde dört kılmamıştır. Bunların dışında kişi nafile olarak istediği yer ve zamanda dilediği kadar namaz kılabilir. Nitekim Peygamberimiz de her farzdan önce ve sonra hane-i saadetlerinde nafile cinsinden namaz kılmış ve Müslümanları da evlerinde namaz kılmaya teşvik etmiştir. Ancak her şeyinde bir ölçü ve denge olan peygamberimiz, yapılan ibadetler konusunda da "az, öz ve devamlı olanı" öğütlemiştir. Onun gece ibadetlerini soranlara Hz. Ayşe validemiz(r.a): "Ramazan geceleri de dahil Hz. Muhammed onbir rekattan fazla namaz kılmadı" buyurmuştur. Bunların üçü vitir, sekizi de teravih olmak üzere onbir rekattır.
Allah Ramazan orucunu bir ay belirlediği gibi, namazlarla ilgili de bir ölçü koymuştur. Aksi halde insanların inisiyatifine bıraksa idi ne hale geleceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.
Dergimizin bir önceki sayısında da vurgulamaya çalıştığımız husus şu idi:
Müslümanların bugün bunu tartışmasının anlamı yoktur. Peygamberimiz devlet başkanı olarak on yıl Medine mescidinde bu işi bil fiil uygulamış ve taşları yerine oturtmuştur. Bu süreçte vahyin inmeye devam etmesine rağmen bu uygulamaların yanlışlığı ile ilgili bir uyarının gelmemiş olması, yapılanın doğruluğunu gösteren bir hüccettir. Bize düşen buna tabi olmaktır. Bu uygulamaları görmezden gelerek el yordamıyla bir yerlere varılamayacağını; varılan noktanın da doğru bir nokta olup olmadığını onaylayan yeni bir vahiy gelmeyeceğini beyanla kaygılarımızı dile getirdik. Emin olunan ise bu konuda fiili sünnete uymak olduğunu söylemeye çalıştık. Bu ümmet bin dört yüz yıldır inkıtaa uğramadan bu ideali devam ettirmeye çalışmıştır. Medine'nin İmamı İmam Malik(R.a) kendisine getirilen hadislerle ilgili doğru olanı tespit için Medine halkının uygulamalarına bakarak ona uygun olup olmadığına hükmedermiş. Uygun değilse kabul etmez ve "bu halk uzun süre Peygamberle birlikte yaşadı. Eğer ondan böyle duysalardı ona aykırı davranmazlardı" diyerek reddedermiş. Bugün de bu yöntem işletilebilir. Kitleler halinde yaşanarak intikal eden fiili sünnetlere aykırılık arz eden anlayışların bu kıstasa vurulması gibi.

SORU-2- "Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun" denilmesine rağmen, namazda Kur'an'dan olmayan dualar da okunmaktadır. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

CEVAP- Bu ayetle kastedilen Namazın kıratıdır ki, bu ayakta iken Fatiha ile birlikte Kur' an'dan bildiğimiz bir veya birkaç ayet okuyarak yerine getirilir. Buna bu literatürde kıraat denir ve namazı namaz eden rükünlerden birisidir. Kıratı olmayan namaz, namaz olmaz. Her insanın bilgi ve imkanı farklıdır. Asgarisini belirlerken uzun bir ayet veya kısa üç ayet kadar olması yeter şart sayılmasına rağmen, kişi kendince kolayına gelen kadar okuyarak bunu yerine getirir.
Topluma imam olan kimselere, cemaatin en zayıfının tahammül edebileceği kadar okuması peygamberimizce öğütlenmiştir. Ancak kişi yalnız başına kılarken kıyamını, kıratını, rükusunu ve secdesini dilediği kadar uzatabilir. Kendisi tahammülünün sınırlarını bizden daha iyi bileceğinden kendisine işkence etmeden yeter miktarda uzatabilir. Bu namaz nafile bir namaz ise, dilediği rekat sayısınca da kılabilir.
Bu ibadeti yerine getirirken ayakta okuduğumuz Fatiha ve Kur'an'dan ayet ve surelerin dışında da dualar okunmaktadır. Bunlar namazda kıratı oluşturan rükünler değildir. Rükünlerin arasında yapılan tespih, tahmid, tekbir, dua ve temennilerdir. Salat'ın bir anlamı da duadır.(17/110) Namaz kulun Rabbine yaptığı kulluk görevinin zirvesidir. Allah'a en yakın bulunduğu zamandır. Burada her rüknün arasında yapılan tespih ve övgülerin ardından dilediği gibi rabbine yalvarır, yakarır, umarak ve korkarak yalvara-yakara gizlice dua eder. Bunlar Kur'an'dan ayet mealleri, peygamberlerin yaptığı dualar ve bizim birebir sıkıntılarımızı, dertlerimizi, istek ve temennilerimizi kendi kelimelerimizle yapabileceğimizin imkanıdır. Kişi secdede başını yere koyduğu anda Rabbine en yakındır ve orada bütün samimiyeti ile Rabbine yönelir ve istediğini sadece ondan ister.(1/5) Bunun hiçbir mahzuru yoktur, bilhassa olması gereken budur. Peygamberimiz de böyle yapıyordu. Bu da bize oradan gelmektedir. Gece mescide gelen ve Rasulullah’ı namaz kılarken bulan kimse ona tabi olarak namaz kılmaya başlar; başına geleni şöyle anlatıyor:
"Peygamberi namaz kılarken bulunca hemen ona tabi oldum. Öyle bir kıyam yaptı ki hiç rüku yapmayacak sandım. Sonra öyle bir rüku yaptı ki hiç kıyam yapmayacak sandım. Sonra orada o kadar kaldı ki hiç secde etmeyecek sandım. Sonra secdeye vardı ve öyle bir secde yaptı ki hiç başını kaldırmayacak sandım ve ila ahir böyle devam etti. Neredeyse dayanamayıp arkasından kaçacaktım." Bu kadar uzun süre peygamberimizin ne yaptığını düşünüyorsunuz? Kur'an'ın dışında yaptığı dualar, tesbih ve tahmitlerden oluşuyordu. İşte bunlardan en meşhur olanları bütün Müslümanlar tarafından, rükuda secdede ve tahiyyatta okunmaktadır. Bunlarla birlikte bu dualara benzer duaları ve ayet meallerini dua amaçlı okuyabiliriz. Nitekim tahiyyatta okuduğumuz Rabbena ifadeleriyle başlayan ayetler, İbrahim(a.s)'ın okuduğu dualardır. Allah bize Hz. İbrahim'in örnek bir peygamber, aynı zamanda bir mümin, bir evlat ve bir baba olarak yaptığı duaları naklediyor. Biz de aynı duygularla, bu ifadelerle Rabbimize iltica ediyoruz.
O ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır. Bizler de sadece ona yöneliyor, ona sığınıyor, sadece ona kulluk edip ondan yardım diliyoruz. Ona açılan ellerin boş dönmeyeceğine gönülden inanıyoruz. (2/186)
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...