|

Malik
Bin Nebi / Konya
SORU-1 Bu ayki sayıda namazla ilgili bir soru sorulmuş ve cevaben
namazın rekatlarının peygamber (a.s.) tarafından belirlendiğini
yazmışsınız. Şimdi benim şöyle bir sorum olacaktı: Kur'an bize bu konuda
bir şey söylemiyor, peygamber bunu neye göre belirledi? Kişi tek başına
istediği rekat namaz kılamaz mı?
CEVAP-Bu
konuyu anlamak için Kur'an'ın/vahyin, bir hükmü beyan ederken ortaya
koyduğu yöntemin bilinmesi gerekir. Çünkü mesaj sahibinin muradı verilen
emrin anlaşılması ve istediği biçimde yerine getirilmesidir. Bu amaç,
bütün emirler ve emri verenler tarafından hedeflenen şeydir. Bu nedenle
Allah Kur'an için: "Düşünüp anlayasınız diye Arapça bir Kur'an olarak
indirdik"(12/2) buyuruyor. Murad-ı ilahi bu olduğu içindir ki, bilinen
bir şeyin yapılmasını veya terk edilmesini isterken, sadece "şunu
yapınız, bunu terk ediniz" gibi kısaca hatırlatmada bulunulmakta,
toplumun bilmediği yeni bir hüküm için ise en ince ayrıntısına kadar
bilgilendirme yapılmaktadır:
"Namazı kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin."
(2/43)
"Zinaya yaklaşmayın, çünkü o açık bir hayasızlıktır ve çirkin bir
yoldur."(17/32)
"Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzünüzü ve dirseklere kadar
ellerinizi yıkayın. Başınızı meshedin ayaklarınızı da topuklara kadar.
Eğer cünüpseniz yıkanıp temizlenin. Şayet hasta veya yolculukta iseniz
veya içinizden biri ayak yolundan gelmişse, yahut kadınlara dokunmuş da
su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin. Yüzlerinizi ve
ellerinizi onunla meshedin. Allah size hiçbir güçlük çıkarmak istemez.
Fakat O, sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki
şükredesiniz."(5/6)
Yukarıya dönerek ayetleri bu gözle incelediğimizde görülecektir ki,
namaz ve zekat için sadece isimleri anılarak "namazı kılın, zekatı verin
ve rüku edenlerle birlikte rüku edin" denilmektedir. Namazın, zekatın ve
rüku'nun ne olduğu, nasıl yapılacağı ile ilgili bir açıklama
yapılmamıştır. Çünkü bu toplum İbrahim(a.s)'dan beri namazın ne
olduğunu, nasıl kılındığını ve rükunun da namazın bir rüknü olduğunu
bilmektedirler. Yine zekatın, ataları Kusay'dan beri uygulanan,
zenginden alınıp muhtaçlara verilen bir sadaka olduğunu bilmektedirler.
Daha sonra sadakaların verileceği yeri sınırlandırıcı veya tespit ve
tayin edici Tevbe suresi altmışıncı ayetini göndererek murad-ı ilahiye
uygun olanı belirtmiştir.
Zina konusuna gelince, yine bilinen bir eylem olması nedeniyle herhangi
bir açıklamada bulunmadan sadece "zinaya yaklaşmayın" demekle
yetinmiştir.
Abdest konusuna gelince "Abdest alın veya temizlenin" buyurup
geçmemiştir. Bu ifade ile neyin nasıl yapılmasını istediğini,
sınırlarını ve niteliklerini belirterek açıklamıştır. Bu yeni bir
uygulama olduğundan murad-ı ilahinin bilinmesi için istediği şeyi
açıklayarak bildirmiştir.
İşte bu mantıktan hareketle Namazın bütün yönleriyle o toplumda ve ehli
kitap olan komşu topluluklarda da bilinen ve yerine getirilen bir ibadet
olduğu gerçeği anlaşılmaktadır. Mekke'de, kentlerin anası olan yerde
Kabe ve makamı İbrahim bulunuyordu. İbrahim ve İsmail(a.s) bu kentte
yaşamış, Kabeyi inşa etmiş, Namaz, Zekat, Hacc ve Umreyi bu mekanlarda
ifa etmişlerdi. Bunların izleri de silinmemişti. Ancak bazı yönleri
deforme olmuştu. Kureyş'in kış ve yaz seyahatlerinde meslekleri gereği
Ehli Kitap olan topluluklar ile de devamlı temas halinde bulunuyorlardı.
Bir yanda Roma diğer yanda Habeşistan ile Medine ve civarında ve
Suriye'de de Yahudi ve Hıristiyan toplumlarıyla temas halinde idiler. Bu
nedenle tüm Ortadoğu'daki toplumların inançlarından da haberleri vardı.
Bu yüzden ilahi dinin ibadet şekillerini yakinen biliyorlardı. Bunun
içindir ki namaz ve zekat gibi bilinen ibadetlerin yapılmasını isterken
sadece "namazı kılın, zekatı verin" demekle yetinmiştir.
Namazın diğer ümmetlerdeki varlığını da şu ayetlerden öğreniyoruz:
Ey Muhammed! Ailene namazı kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol.
Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren biziz. Sonuç Allah'a
karşı gelmekten sakınanlarındır.(20/132)
(İsa (a.s) beşikte iken şöyle konuştu): Nerede olursam olayım, Rabbim
beni mübarek kıldı ve sağ oldukça bana namazı kılmamı ve zekatı vermemi
emretti. (19/31)
Musa ve kardeşine Mısır'da toplumunuza evler hazırlayın. Evlerinizi
namaz kılınacak yer yapın, namazı kılın ve müminleri müjdeleyin diye
vahyettik.(10/87)
Onlar dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıkları şeylerden, yahut
mallarımız hakkında dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana Namazın mı
emrediyor? Aslında sen yumuşak huylu ve aklı başında bir
insansın.(11/87)
(Lokman oğluna şöyle vasiyet etti:) Ey oğulcuğum! Namazı kıl, uygun
olanı buyurup kötülükten vazgeçir. Başına gelene karşı dayanıklı ol.
Bunlar üzerinde durulmaya değer işlerdendir.(31/17)
İbrahim (a.s) şöyle yakarmıştı: Rabbim! Beni ve soyumu namaz kılanlardan
eyle. Rabbimiz duamı kabul buyur.(14/40)
Allah, peygamber gönderilen kimselerin asli görevlerini bildirirken
şöyle buyuruyor: (Biz o peygamberleri) emrimiz altında inananlara doğru
yolu gösteren rehberler kıldık. Onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı,
zekat vermeyi vahyettik. Onlar, sadece bize kulluk eden
kimselerdir.(21/73)
Bu ayetlerin bize verdiği bilgiye dayanarak diyoruz ki, namaz ve zekat
bütün ümmetlerde ortak bir ibadettir. İnsanlık tarihinde yok olmadan
nesilden nesile intikal ederek ve her elçiyle yinelenerek Muhammed
(a.s)a kadar gelen bir ibadettir. Bu nedenle vakitleriyle, kılınış
biçimiyle, kıratıyla, rüku ve secdesiyle ve de rekatlarıyla
bilinmesinden dolayıdır ki, yerine getirilmesi için sadece ilahi emir
yinelenmiş ve teferruatının açıklanmasına girilmemiştir. Peygamberimizin
namaz uygulamasıyla ilgili bir ikaz almamış olması da bunun
meşruiyetinin kanıtıdır. Kendisinden bir önceki gelen İsa (a.s) da beş
vakit namazla emrolunmuştur ki, ittika sahibi Rahib'lerin de günde
nafilelerle birlikte yedi, normal olarak da beş vakit namaz kıldıkları
nakledilmektedir (Bir Rahibin Yirmi Dört Saati isimli eserde). Bizde de
aynı olması bir tesadüf olmasa gerek diyoruz. Beş vakit farzın yanında
gece kılınan Teheccüd, gündüz kılınan kuşluk namazı bile aynı oluşunun
hikmeti, hepsinin aynı kaynaktan beslenip belirlendiğinden olsa gerektir
diyoruz. Bugüne kadar bozulmadan gelen rahibelerdeki tesettür
anlayışının da vahyin tüm insanlığı kucaklayan kuşatıcılığının tezahürü
olması gibi.
Bir insanın istediği kadar namaz kılması konusuna gelince; belirlenen
beş vakitte kılınması istenen farz namazlar konusunda Peygamberimizin
kıldığı miktara aynen ittiba etmek zorunluluğu vardır. Bu namazlar
kitlelerce peygamberimizin imametinde yıllarca kılınmasına rağmen,
ayniyetini korumuştur. Birinde sabah namazını iki diğerinde dört
kılmamıştır. Bunların dışında kişi nafile olarak istediği yer ve zamanda
dilediği kadar namaz kılabilir. Nitekim Peygamberimiz de her farzdan
önce ve sonra hane-i saadetlerinde nafile cinsinden namaz kılmış ve
Müslümanları da evlerinde namaz kılmaya teşvik etmiştir. Ancak her
şeyinde bir ölçü ve denge olan peygamberimiz, yapılan ibadetler
konusunda da "az, öz ve devamlı olanı" öğütlemiştir. Onun gece
ibadetlerini soranlara Hz. Ayşe validemiz(r.a): "Ramazan geceleri de
dahil Hz. Muhammed onbir rekattan fazla namaz kılmadı" buyurmuştur.
Bunların üçü vitir, sekizi de teravih olmak üzere onbir rekattır.
Allah Ramazan orucunu bir ay belirlediği gibi, namazlarla ilgili de bir
ölçü koymuştur. Aksi halde insanların inisiyatifine bıraksa idi ne hale
geleceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.
Dergimizin bir önceki sayısında da vurgulamaya çalıştığımız husus şu
idi:
Müslümanların bugün bunu tartışmasının anlamı yoktur. Peygamberimiz
devlet başkanı olarak on yıl Medine mescidinde bu işi bil fiil uygulamış
ve taşları yerine oturtmuştur. Bu süreçte vahyin inmeye devam etmesine
rağmen bu uygulamaların yanlışlığı ile ilgili bir uyarının gelmemiş
olması, yapılanın doğruluğunu gösteren bir hüccettir. Bize düşen buna
tabi olmaktır. Bu uygulamaları görmezden gelerek el yordamıyla bir
yerlere varılamayacağını; varılan noktanın da doğru bir nokta olup
olmadığını onaylayan yeni bir vahiy gelmeyeceğini beyanla kaygılarımızı
dile getirdik. Emin olunan ise bu konuda fiili sünnete uymak olduğunu
söylemeye çalıştık. Bu ümmet bin dört yüz yıldır inkıtaa uğramadan bu
ideali devam ettirmeye çalışmıştır. Medine'nin İmamı İmam Malik(R.a)
kendisine getirilen hadislerle ilgili doğru olanı tespit için Medine
halkının uygulamalarına bakarak ona uygun olup olmadığına hükmedermiş.
Uygun değilse kabul etmez ve "bu halk uzun süre Peygamberle birlikte
yaşadı. Eğer ondan böyle duysalardı ona aykırı davranmazlardı" diyerek
reddedermiş. Bugün de bu yöntem işletilebilir. Kitleler halinde
yaşanarak intikal eden fiili sünnetlere aykırılık arz eden anlayışların
bu kıstasa vurulması gibi.
SORU-2- "Kur'an'dan kolayınıza geleni
okuyun" denilmesine rağmen, namazda Kur'an'dan olmayan dualar da
okunmaktadır. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?
CEVAP-
Bu ayetle kastedilen Namazın kıratıdır ki, bu ayakta iken Fatiha ile
birlikte Kur' an'dan bildiğimiz bir veya birkaç ayet okuyarak yerine
getirilir. Buna bu literatürde kıraat denir ve namazı namaz eden
rükünlerden birisidir. Kıratı olmayan namaz, namaz olmaz. Her insanın
bilgi ve imkanı farklıdır. Asgarisini belirlerken uzun bir ayet veya
kısa üç ayet kadar olması yeter şart sayılmasına rağmen, kişi kendince
kolayına gelen kadar okuyarak bunu yerine getirir.
Topluma imam olan kimselere, cemaatin en zayıfının tahammül edebileceği
kadar okuması peygamberimizce öğütlenmiştir. Ancak kişi yalnız başına
kılarken kıyamını, kıratını, rükusunu ve secdesini dilediği kadar
uzatabilir. Kendisi tahammülünün sınırlarını bizden daha iyi
bileceğinden kendisine işkence etmeden yeter miktarda uzatabilir. Bu
namaz nafile bir namaz ise, dilediği rekat sayısınca da kılabilir.
Bu ibadeti yerine getirirken ayakta okuduğumuz Fatiha ve Kur'an'dan ayet
ve surelerin dışında da dualar okunmaktadır. Bunlar namazda kıratı
oluşturan rükünler değildir. Rükünlerin arasında yapılan tespih, tahmid,
tekbir, dua ve temennilerdir. Salat'ın bir anlamı da duadır.(17/110)
Namaz kulun Rabbine yaptığı kulluk görevinin zirvesidir. Allah'a en
yakın bulunduğu zamandır. Burada her rüknün arasında yapılan tespih ve
övgülerin ardından dilediği gibi rabbine yalvarır, yakarır, umarak ve
korkarak yalvara-yakara gizlice dua eder. Bunlar Kur'an'dan ayet
mealleri, peygamberlerin yaptığı dualar ve bizim birebir
sıkıntılarımızı, dertlerimizi, istek ve temennilerimizi kendi
kelimelerimizle yapabileceğimizin imkanıdır. Kişi secdede başını yere
koyduğu anda Rabbine en yakındır ve orada bütün samimiyeti ile Rabbine
yönelir ve istediğini sadece ondan ister.(1/5) Bunun hiçbir mahzuru
yoktur, bilhassa olması gereken budur. Peygamberimiz de böyle yapıyordu.
Bu da bize oradan gelmektedir. Gece mescide gelen ve Rasulullah’ı namaz
kılarken bulan kimse ona tabi olarak namaz kılmaya başlar; başına geleni
şöyle anlatıyor:
"Peygamberi namaz kılarken bulunca hemen ona tabi oldum. Öyle bir kıyam
yaptı ki hiç rüku yapmayacak sandım. Sonra öyle bir rüku yaptı ki hiç
kıyam yapmayacak sandım. Sonra orada o kadar kaldı ki hiç secde
etmeyecek sandım. Sonra secdeye vardı ve öyle bir secde yaptı ki hiç
başını kaldırmayacak sandım ve ila ahir böyle devam etti. Neredeyse
dayanamayıp arkasından kaçacaktım." Bu kadar uzun süre peygamberimizin
ne yaptığını düşünüyorsunuz? Kur'an'ın dışında yaptığı dualar, tesbih ve
tahmitlerden oluşuyordu. İşte bunlardan en meşhur olanları bütün
Müslümanlar tarafından, rükuda secdede ve tahiyyatta okunmaktadır.
Bunlarla birlikte bu dualara benzer duaları ve ayet meallerini dua
amaçlı okuyabiliriz. Nitekim tahiyyatta okuduğumuz Rabbena ifadeleriyle
başlayan ayetler, İbrahim(a.s)'ın okuduğu dualardır. Allah bize Hz.
İbrahim'in örnek bir peygamber, aynı zamanda bir mümin, bir evlat ve bir
baba olarak yaptığı duaları naklediyor. Biz de aynı duygularla, bu
ifadelerle Rabbimize iltica ediyoruz.
O ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır. Bizler de sadece ona
yöneliyor, ona sığınıyor, sadece ona kulluk edip ondan yardım diliyoruz.
Ona açılan ellerin boş dönmeyeceğine gönülden inanıyoruz. (2/186)
|