Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 326 | Şubat  2006

                   

 

 


BAKIŞ AÇISI

 

Abdullah Arıcı

abdullaharici06@hotmail.com

Ne zaman, bir olayı acaba doğru mu değerlendirdim diye kendime soracak olsam veya bir konuda gözden kaçırdığım bir şey var mı diye düşünsem, yıllar önce yaşadığım bir olay aklıma gelir. Bir arkadaşla oturmuş sohbet ediyorduk. Bu arada televizyonda bir film oynuyordu. Filmde yaşlı bir kadın, yanan evinden son anda kurtulmuş, içeride kalan köpeğinin çıkması için ona sesleniyordu. Birden köpeği yanan evden çıktı ve kendini kurtardı. Bunu gören yaşlı kadın, sevinçten köpeğine sarıldı. Ben kendimi sahneye kaptırmış; oh sonunda kurtuldu derken, arkadaşım birden bir kahkaha patlattı. Ben de, bu sahne karşısında nasıl gülebildiğini sordum. Çünkü ortada acı çeken bir insan vardı, nasıl böyle katı olabilirdi? "Yahu kadının evi yanıyor, o kalkmış köpeğine üzülüyor" dedi. Arkadaşımın tavrını yanlış bulabilirdim ama çocukluğunu köyde geçirdiğini, doğanın çetin koşullarını yoğun bir şekilde yaşadığını düşündüm. Kendini yaşlı kadının yerine tam anlamıyla koymuş, kendi evinin yanmasını gözünde canlandırmıştı. Tam o anda kadının köpeğini düşünmesi ona komik ve saçma gelmişti. Çünkü kadın neredeyse her şeyini kaybetmişti. Arkadaşımın bakış açısı bana çok doğal (el değmemiş) görünmüştü.
Bir olay karşısında acaba asıl hissetmemiz gerekenleri mi hissediyoruz; yoksa yanlış duygu ve düşüncelere kapılıp, yanlış tepkiler mi ortaya koyuyoruz? Duygu ve düşüncelerimizin bizi yanıltmamasını sağlayabilir miyiz? Bu konuda dışarıdan bir bakış açısı, bize kısa bir süre için fayda sağlayabilir, tıpkı yolumuzu aydınlatan bir şimşek çakması gibi. Ama tüm bir hayat düşünüldüğünde, bizim için sürekli bir ışık gerektiği kesin. Nasıl ki hayatımızı devam ettirmemiz için güneşin yaydığı ısı ve ışık gerekiyorsa, en az onun kadar kendi vücut ısımıza da ihtiyacımız var. Eğer sıcaklık, ta içimizden gelmiyorsa, dışardan gelecek sıcaklığın ne kadar faydası olabilir. Kendi düşüncemize, bakış açımıza sahip değilsek, kendi ihtiyacını üretemeyen sadece tüketen bağımlı yığınlar haline geliriz. Başkası tarafından bizim için seçilen bir elbisenin, üzerimize uyması ve yakışması için temenniden başka yapacak bir şeyimizin kalmaması gibi.
Goethe: "Güçlü bir karakter ile güzel bir düşünce birleşince harikalar ortaya çıkar" demiş. Yani, doğru aletlere sahip değilsek, ustalığımızı bir yere kadar gösterebiliriz. Yanlış yolda isek, hızımız ne işe yarar? Güçlü, dürüst bir karaktere sahip olmamız ve doğru düşünce ile hareket etmemiz, doğru yolda kalmamızın; bilgimiz ise ilerlememizin garantisi. Bütün bunlara sahip isek, birilerinin bizim yerimize düşünmesine ve hayatımıza yön vermesine ihtiyacımız yok. Bir kere buna izin verecek olursak, dahası için cesaret vermiş oluruz. Bir de bakarız ki birileri, bizi karşıdan karşıya geçirmek için gözümüzü kapatmamızı istiyor, biz de âmâ olmadığımız halde, bunun gerektiğine inanmaya başlamışız.
Okuldayken, işletmelerin üretim ve pazarlama anlayışlarında zaman içerisinde meydana gelen değişiklikleri öğrenmiştik. Önceleri işletmeler üretmek için çaba sarf ediyordu, sonra ürettiğini satmak önem kazandı. Daha sonraları modern üretim ve pazarlama anlayışları gelişti, yani tüketicilerin ihtiyacı belirlenip ona göre üretim yapılıyordu. Ben bu anlayışın günümüzde daha da bir gelişme gösterdiğine inanıyorum. Yani önce insanlara ihtiyaç üretiliyor, sonra bu yapay ihtiyaçları karşılamak için üretim yapılıyor. Bir bireyin hiç ihtiyacı yokken bir eşyayı veya hizmeti görüp satın alması, ilk anda bize inanılmaz gelebilir. İnsanların böyle bir davranış göstermesi için önce kendini çeşitli nedenlerle kandırması gerekiyor. Bu davranışa 'moda' kavramı bir örnek olabilir. Herkes kullanıyorsa demek ki ihtiyaçtır, herkes yapıyorsa demek ki doğrudur, çoğunluk daima haklıdır anlayışı, doğru düşünmenin önündeki en büyük engel. İnsanlar böyle yaparak geleceklerini tehlikeye atacak olan kolaycılık tuzağına düşüyorlar. Kısa vadede rahat ve kolay bir yol gibi gelse de, uzun vadede hiçbir önemi olmayan bir bireye dönüşülüyor. Josef Kirshner, bir kitabında: "Başkasının yaptığını yapmak ve sürünün içinde bulunarak çevrenin o koruyucu örtüsü altına girmek, kolay ve rahattır, oysa hayatı kendi bildiğimiz doğrulara göre yaşamak zordur ve mücadele etmeyi gerektirir ama onun getireceği mutluluk ve tatmin, her şeyin üzerindedir" diye yazıyor. Kendi bildiği doğrulara göre yaşamak, inanan bir birey için, gerçek maddi ve manevi ihtiyaçlarının farkına varıp, onları karşılamaya çalışmaktır.
Hayatı bazen, balonla seyahat etmeye benzetiyorum. İhtiyacımız olan her şey ile yola çıkıyoruz. Tek yapmamız gereken balonun havada kalması için emek harcamak; yani balondaki havayı ısıtmak. Bazen kolayca yükselmek için ağırlık olarak gördüğümüz her türlü değerlerimizden kurtuluyoruz ve bu değerler aşağılara düştükçe yükseldiğimizi zannediyoruz. Bazen de tembellikten ve iradesizlikten balonla birlikte yere çakılıyoruz. Sonunda bizi yücelten değerlerden geriye çok az şey kalıyor. Yükselmek ve ilerlemek istiyorsak, bu değerlere sımsıkı sarılmalıyız; varoluş amacımıza uygun bir hayat akışı için emek harcamalıyız. Ama bu büyük çaba gerektirdiği için nefsimizin hoşuna gitmiyor.
Okuldayken bir arkadaşım, evde ailesine benden bahsetmiş, sanırım övmekte de biraz aşırıya kaçmıştı. Büyük kardeşi de, bir kişiye değer verirken aceleci davranmamasını, önce onu test etmesini tavsiye etmiş. Ertesi gün eline kelimelerden oluşan bir liste vermiş ve: "Bak bakalım arkadaşın bunlardan kaçının anlamını bilecek" demiş. O zaman bu kelimelerin çoğunu bilememiştim ama, bir şeyi çok iyi öğrenmiştim; kişiye aslında neyine göre değer verileceğini… Daha sonraları bu şekilde düşünen ve değerlendiren çok az insanla karşılaştım. Bir söz: "Bir insanın ne kadar mal varlığına sahip olduğunu çoğu kişi merak eder de; ne kadar iyi birisi olduğunu merak edene az rastlanır" der. Bir insanın malvarlığını merak etmek, bize ne kazandırabilir ki? Ama iyi bir insan olup olmadığı doğrudan bizi ve toplumu ilgilendirir. Çünkü insan sosyal bir hayat yaşamaya ihtiyaç duyan bir varlıktır. Etkileşim içerisinde olduğumuz insanların güvenilir(emin) ve iyi insanlar olması; bizim için, ailemiz için ve toplum için büyük bir kazançtır. Kaldı ki bizden uzak, dünyanın öbür ucunda bile olsa, bir insanın veya topluluğun iğrenç bir şekilde değil de, bilinçli ve varoluş amacına uygun bir şekilde yaşaması arzu edilmez mi?

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...