|

BAKIŞ AÇISI
Abdullah Arıcı
abdullaharici06@hotmail.com
Ne zaman, bir olayı acaba doğru mu
değerlendirdim diye kendime soracak olsam veya bir konuda gözden
kaçırdığım bir şey var mı diye düşünsem, yıllar önce yaşadığım bir olay
aklıma gelir. Bir arkadaşla oturmuş sohbet ediyorduk. Bu arada
televizyonda bir film oynuyordu. Filmde yaşlı bir kadın, yanan evinden
son anda kurtulmuş, içeride kalan köpeğinin çıkması için ona
sesleniyordu. Birden köpeği yanan evden çıktı ve kendini kurtardı. Bunu
gören yaşlı kadın, sevinçten köpeğine sarıldı. Ben kendimi sahneye
kaptırmış; oh sonunda kurtuldu derken, arkadaşım birden bir kahkaha
patlattı. Ben de, bu sahne karşısında nasıl gülebildiğini sordum. Çünkü
ortada acı çeken bir insan vardı, nasıl böyle katı olabilirdi? "Yahu
kadının evi yanıyor, o kalkmış köpeğine üzülüyor" dedi. Arkadaşımın
tavrını yanlış bulabilirdim ama çocukluğunu köyde geçirdiğini, doğanın
çetin koşullarını yoğun bir şekilde yaşadığını düşündüm. Kendini yaşlı
kadının yerine tam anlamıyla koymuş, kendi evinin yanmasını gözünde
canlandırmıştı. Tam o anda kadının köpeğini düşünmesi ona komik ve saçma
gelmişti. Çünkü kadın neredeyse her şeyini kaybetmişti. Arkadaşımın
bakış açısı bana çok doğal (el değmemiş) görünmüştü.
Bir olay karşısında acaba asıl hissetmemiz gerekenleri mi hissediyoruz;
yoksa yanlış duygu ve düşüncelere kapılıp, yanlış tepkiler mi ortaya
koyuyoruz? Duygu ve düşüncelerimizin bizi yanıltmamasını sağlayabilir
miyiz? Bu konuda dışarıdan bir bakış açısı, bize kısa bir süre için
fayda sağlayabilir, tıpkı yolumuzu aydınlatan bir şimşek çakması gibi.
Ama tüm bir hayat düşünüldüğünde, bizim için sürekli bir ışık gerektiği
kesin. Nasıl ki hayatımızı devam ettirmemiz için güneşin yaydığı ısı ve
ışık gerekiyorsa, en az onun kadar kendi vücut ısımıza da ihtiyacımız
var. Eğer sıcaklık, ta içimizden gelmiyorsa, dışardan gelecek sıcaklığın
ne kadar faydası olabilir. Kendi düşüncemize, bakış açımıza sahip
değilsek, kendi ihtiyacını üretemeyen sadece tüketen bağımlı yığınlar
haline geliriz. Başkası tarafından bizim için seçilen bir elbisenin,
üzerimize uyması ve yakışması için temenniden başka yapacak bir
şeyimizin kalmaması gibi.
Goethe: "Güçlü bir karakter ile güzel bir düşünce birleşince harikalar
ortaya çıkar" demiş. Yani, doğru aletlere sahip değilsek, ustalığımızı
bir yere kadar gösterebiliriz. Yanlış yolda isek, hızımız ne işe yarar?
Güçlü, dürüst bir karaktere sahip olmamız ve doğru düşünce ile hareket
etmemiz, doğru yolda kalmamızın; bilgimiz ise ilerlememizin garantisi.
Bütün bunlara sahip isek, birilerinin bizim yerimize düşünmesine ve
hayatımıza yön vermesine ihtiyacımız yok. Bir kere buna izin verecek
olursak, dahası için cesaret vermiş oluruz. Bir de bakarız ki birileri,
bizi karşıdan karşıya geçirmek için gözümüzü kapatmamızı istiyor, biz de
âmâ olmadığımız halde, bunun gerektiğine inanmaya başlamışız.
Okuldayken, işletmelerin üretim ve pazarlama anlayışlarında zaman
içerisinde meydana gelen değişiklikleri öğrenmiştik. Önceleri işletmeler
üretmek için çaba sarf ediyordu, sonra ürettiğini satmak önem kazandı.
Daha sonraları modern üretim ve pazarlama anlayışları gelişti, yani
tüketicilerin ihtiyacı belirlenip ona göre üretim yapılıyordu. Ben bu
anlayışın günümüzde daha da bir gelişme gösterdiğine inanıyorum. Yani
önce insanlara ihtiyaç üretiliyor, sonra bu yapay ihtiyaçları karşılamak
için üretim yapılıyor. Bir bireyin hiç ihtiyacı yokken bir eşyayı veya
hizmeti görüp satın alması, ilk anda bize inanılmaz gelebilir.
İnsanların böyle bir davranış göstermesi için önce kendini çeşitli
nedenlerle kandırması gerekiyor. Bu davranışa 'moda' kavramı bir örnek
olabilir. Herkes kullanıyorsa demek ki ihtiyaçtır, herkes yapıyorsa
demek ki doğrudur, çoğunluk daima haklıdır anlayışı, doğru düşünmenin
önündeki en büyük engel. İnsanlar böyle yaparak geleceklerini tehlikeye
atacak olan kolaycılık tuzağına düşüyorlar. Kısa vadede rahat ve kolay
bir yol gibi gelse de, uzun vadede hiçbir önemi olmayan bir bireye
dönüşülüyor. Josef Kirshner, bir kitabında: "Başkasının yaptığını yapmak
ve sürünün içinde bulunarak çevrenin o koruyucu örtüsü altına girmek,
kolay ve rahattır, oysa hayatı kendi bildiğimiz doğrulara göre yaşamak
zordur ve mücadele etmeyi gerektirir ama onun getireceği mutluluk ve
tatmin, her şeyin üzerindedir" diye yazıyor. Kendi bildiği doğrulara
göre yaşamak, inanan bir birey için, gerçek maddi ve manevi
ihtiyaçlarının farkına varıp, onları karşılamaya çalışmaktır.
Hayatı bazen, balonla seyahat etmeye benzetiyorum. İhtiyacımız olan her
şey ile yola çıkıyoruz. Tek yapmamız gereken balonun havada kalması için
emek harcamak; yani balondaki havayı ısıtmak. Bazen kolayca yükselmek
için ağırlık olarak gördüğümüz her türlü değerlerimizden kurtuluyoruz ve
bu değerler aşağılara düştükçe yükseldiğimizi zannediyoruz. Bazen de
tembellikten ve iradesizlikten balonla birlikte yere çakılıyoruz.
Sonunda bizi yücelten değerlerden geriye çok az şey kalıyor. Yükselmek
ve ilerlemek istiyorsak, bu değerlere sımsıkı sarılmalıyız; varoluş
amacımıza uygun bir hayat akışı için emek harcamalıyız. Ama bu büyük
çaba gerektirdiği için nefsimizin hoşuna gitmiyor.
Okuldayken bir arkadaşım, evde ailesine benden bahsetmiş, sanırım
övmekte de biraz aşırıya kaçmıştı. Büyük kardeşi de, bir kişiye değer
verirken aceleci davranmamasını, önce onu test etmesini tavsiye etmiş.
Ertesi gün eline kelimelerden oluşan bir liste vermiş ve: "Bak bakalım
arkadaşın bunlardan kaçının anlamını bilecek" demiş. O zaman bu
kelimelerin çoğunu bilememiştim ama, bir şeyi çok iyi öğrenmiştim;
kişiye aslında neyine göre değer verileceğini… Daha sonraları bu şekilde
düşünen ve değerlendiren çok az insanla karşılaştım. Bir söz: "Bir
insanın ne kadar mal varlığına sahip olduğunu çoğu kişi merak eder de;
ne kadar iyi birisi olduğunu merak edene az rastlanır" der. Bir insanın
malvarlığını merak etmek, bize ne kazandırabilir ki? Ama iyi bir insan
olup olmadığı doğrudan bizi ve toplumu ilgilendirir. Çünkü insan sosyal
bir hayat yaşamaya ihtiyaç duyan bir varlıktır. Etkileşim içerisinde
olduğumuz insanların güvenilir(emin) ve iyi insanlar olması; bizim için,
ailemiz için ve toplum için büyük bir kazançtır. Kaldı ki bizden uzak,
dünyanın öbür ucunda bile olsa, bir insanın veya topluluğun iğrenç bir
şekilde değil de, bilinçli ve varoluş amacına uygun bir şekilde yaşaması
arzu edilmez mi? |