|

Ağca
Olayı'nın Düşündürdükleri
Mehmet Ali
Ağca'nın, tahliye edilmesi üzerine başlayan ve birkaç gün sonra tekrar
hapsedilmesiyle sonuçlanan süreç bağlamında bazı hususların altını
çizmek gerekiyor. Bunlardan ilki 'derin devlet' konusunda medyanın
takındığı tavrın içerdiği tuzaklardır. Bu ülkede artık sıradan
vatandaşın dahi, devlet içinde bir 'derin' mekanizmanın işlediği ve
kritik noktalarda 'belirleyici' olduğu hususunda kanaati vardır, ancak
sorun, bu derin ilişkilerin 'herşeye kadir olma' noktasına havale
edilmesinde yatmaktadır. Bu noktada şu hususun altını çizmek gerekir ki,
medyanın, toplumsal düzenin işleyişinde 'önemli' bir rolü vardır. Çünkü
kamuoyu yönlendirme imkanlarına sahip etkin ve işlevsel bir araç olarak
medya, 'iktidar ilişkileri'nin içindedir. Bu noktadaki genel işlevi ise,
istisnalar hariç, statükonun eleştirilmesinden çok,
sağlamlaştırılmasıdır. Seçim dönemlerinde bir parti liderini destekleyen
medya patronları, bu partinin seçim yenilgisi üzerine, parti liderinin
yaptığı 'yolsuzluklar' üzerine günlerce yayın yapabilmektedirler!
Her ne kadar, istisnai durumlarda (mesela Watergate ve Susurluk
örneklerinde olduğu gibi), sistem-içindeki bazı 'kirli' ilişkilerin
deşifre edilmesi noktasında medyanın rolü olursa da, iktidar ilişkileri
noktasında, medya ile 'güç bloku' arasındaki ilişkinin belirleyici
önemini gözden ırak tutmamak gerekir. Çünkü 'güç bloku', 'tehdit' olarak
algıladığı muhalif güçleri bastırmak ister ve buna medyanın bazı
unsurları da dahildir. Bu blok, muhtemel tehditleri nasıl kontrol
edeceği noktasında hazırlıklıdır ve bir takım mekanizmalar
geliştirmiştir. Nitekim Susurluk hadisesi de göstermiştir ki, 'örtülü
ödenek' gibi mali imkanlar kullanılıp 'rutin' dışına çıkılarak yapılan
eylemler bir biçimde kamuoyuna yansıdığında, güç bloğu, Chomsky'nin de
altını çizdiği gibi, derhal 'hasar denetim mekanizmalarını' devreye
sokar ve suç, devlete değil, 'bireysel' hareket eden şahıslara yüklenir.
'Görevimiz Tehlike' ve 'Kurtlar Vadisi' dizilerinde, bu mekanizmanın
nasıl işlediğinin pek çok örneği bulunabilir!
Bu açıdan bakıldığında, Ağca'nın 'derin devlet' veya 'her şeye kadir'
(!) istihbari örgütlerle muhtemel ilişkileri üzerinden yapılan
psikolojik manipülasyonların sonuçları üzerinde durmak gerekmektedir.
Öncelikle 'Yahudi fobisi' örneğinde de açıkça görüleceği üzere, bu tür
yönlendirmeler, kamuoyunun, 'eleştirel yaklaşma' mekanizmalarını (bir
başka ifade ile 'savunma mekanizmaları'nı) çökertme işlevi görürler.
Zaten 'psikolojik harp' tekniklerinin asli amacı da budur. Bu amaca
ulaşıldığında, artık rollerin ve şahısların çok önemi kalmamaktadır.
Ağca örneğinde de, benzer bir durum söz konusudur. Medyanın genel
tavrının sonuçlarına bakıldığında, bu kişinin yaptığı eylemler ve
bunların sonuçlarından çok, bu tür operasyonlarla işini halleden bir
derin mekanizmanın etrafa saldığı korku öne çıkmaktadır. Derin devlete
bağlı birimlerin, rutin yollardan halledilemeyen işleri, 'derin'
operasyonlarla çözdüğü konusu bir gerçek olarak kabul edilebilir, ancak
'derin devlet'in 'sınırları' olduğu hususu da aynı şekilde bir
gerçektir. Elbette her devletin kendini savunma araçları vardır ve
olacaktır; ancak bunlar da sonuç da planlama ve uygulama süreçlerine
tabidirler. Bunların içinde de insan unsuru vardır ve bu tür
operasyonların başarısızlıkla sonuçlananları da çoktur. Fakat medya,
başarısızlıkla biten operasyonları değil, başarılı olanları gündemde
tuttuğu için, hayat, genel kamuoyu tarafından 'Görevimiz Tehlike"
dizisindeki gibi tahayyül edilmektedir. Bu da, medyanın hakim güçle
ilişkisinin mahiyetine ilişkin yeterince ipucu sunmaktadır.
İkinci husus, konunun 'af'la ilgili boyutudur. Her ne kadar 'af'
uygulaması, 'insani' ve 'toplumsal' hayatta yeri olan bir kavram olarak,
öteden beri farklı toplumlarda şu veya bu şekilde görülse de, afdan
beklenen fayda ile uygulamanın içeriği arasında mutlaka bir uyum
aranmalıdır. Bu uyum gerektiği şekilde tesis edilmez ve sistem gereğince
işlemezse, bu kez affın, tam tersi yönde bir etkisi olur ve bu uygulama,
toplum vicdanını ciddi biçimde yaralayan bir icraata dönüşür. Bu açıdan
affı, silaha benzetebiliriz. Silahı, ülke, din ve namusu korumak için
kullanmak mümkün olduğu gibi, haksız yere adam öldürmek için de
kullanmak mümkündür. Af da bunun gibidir: toplumsal bir fayda hasıl
edecekse işe yarar. Türkiye'de af uygulamalarının altında çoğunlukla
siyasi rant hesapları yer aldığı için, uygulama, genel olarak, topluma
yararlı olamamıştır. Bilakis, sadece toplumun vicdanı değil, bizatihi
'kendisi' de zaman içerisinde bu uygulamadan olumsuz yönde
etkilenmiştir. Nihayet bu iş öyle bir noktaya varmıştır ki, uygulama,
'suça teşvik' edici bir boyut kazanmıştır. Son yıllarda adi suçların
ciddi biçimde artmasında bu uygulamanın katkısı olduğuna kuşku yoktur.
Siyasi suçlar noktasında da, af uygulaması işe yaramamıştır. Aftan
yararlanan siyasi suçlular, ıslah olmaktan çok, 'yarıda bıraktıkları'
işlere devam etmeyi tercih etmektedirler!
Bütün bunlar, af uygulamasının bu toplumda beklenen neticeyi vermediğini
göstermektedir. Bilakis, bu uygulama, toplumun adalet duygusunu
zedelemektedir. Bir toplumda 'mafya'yı üreten temel mekanizma da zaten
budur. Ağca hadisesinde medyanın en çok tartıştığı konunun bu olması
bile, bu ülkede 'mülkün temeli'nin ciddi bir biçimde sarsılmış olduğunu
göstermektedir. |