|

İslam Ahlakı
Mukaddes Özkan
Ahlak,
bana göre, insanın bedenindeki can gibi, doğumundan ölümüne dek onunla
var olan bir özelliğidir, hatta belki de insanın varoluş nedenlerinden
birisidir ahlak. Çünkü Yaratan, yarattığını bununla, yani ahlakıyla
imtihan eder.
Dünyaya gözlerini açan bebek, ilk günden itibaren kendine göre bir takım
davranış biçimleri geliştirmeye başlar. Bu da, onu büyütenlerin bebeğe
karşı tutumlarına, ona uyguladıkları eğitim biçimine göre şekillenir.
İşte ilk günden itibaren şekillenmeye başlayan bu özellikler, çocuk
büyüdükçe, onunla birlikte ahlak dediğimiz kavramı oluşturmaya başlar
kişide.
Ahlak nedir, daha doğrusu iyi ahlak, kötü ahlak neye denir, sorusuna
farklı farklı bakış açılarında cevap bulmaya çalıştım, bu kavramın
iyisini, kötüsünü tarifte bütün bakış açılarıyla aynı ortak noktaya
vurgu yaparak söze başlamak istedim. Ama gördüm ki, bu konuda da
insanlık ortak bir görüşe sahip olamamış. İnsanlık adına düşünce
üretenlerin çoğu, yaratılış sebebini, niye varolduklarını, nereden gelip
nereye gideceklerini, Kainat'ın bir sahibinin olabileceğini, onun da gün
gelip kendilerinden hesap sorabileceğini hesaba katmadan, farklı farklı
görüşler atmışlar ortaya.
İnsanlık alemi ile uyumsuzluk tamam da, İslam dünyasındaki bu farklılığa
ne demeli! demeden edemiyor, hatta bu konudan şaşkınlığa düşmeden işin
içinden çıkamıyor insan…
İşte 'Bu ne' demeli, sorusunun arkasından gelecek cevap ile ahlakın,
'insanın yaşadığı çevreyle olan ilişkilerinin ve kişinin inançlarının
gereği olan davranışlarının tümüdür' tezi bana göre daha da bir ağırlık
kazanıyor. Böyle olunca da, ahlak göreceli bir kavramdır demek yanlış
olmasa gerek!.
Ahlakın, çevrenin, geleneklerin dışında bir de yaratanın kuluna
gösterdiği doğrular ve yanlışlar ile oluşması var ki, bizim bugünkü
konumuz işte tam da budur: İslam ve İslam ahlakı.
Ahlakı olmayan insan yoktur. Bu konu çoğu zaman yanlış algılanır. Ahlakı
düzgün olmayana ahlaksız, düzgün olana da ahlaklı demek adet haline
gelmiştir genelde.
Halbuki, ahlak iyinin de kötünün de olmazsa olmazıdır. İyide iyi ahlak,
kötüde de kötü ahlak vardır, yani hiç kimse ahlaksız değildir. İş böyle
olunca da toplumların neye iyi, neye kötü dediğine bağlı olarak bu
kavramın içeriği değişime uğrar. Bu yüzden de, iyi ahlak kötü ahlak
tanımı toplumların, hatta düşünür diye tanımlanan kişilerin bakış
açısına göre büyük değişiklikler arz eder.
İdeolojiler vardır, felsefi görüşler vardır, ahlak kavramını kendilerine
göre renklendirir, anlamlandırırlar.
Kapitalistlerin ahlak anlayışı, hümanistlerin ahlak anlayışı, Komünizmin
ahlak anlayışı, dünyadaki diğer mistik ideolojilere bağlı ahlak
anlayışları, (bu arada daha başkaları da sayılabilir), bunların hiç
birisi İslam'ın ahlak anlayışıyla örtüşmez, bunu konuyu ilerledikçe daha
iyi göreceğiz.
Yukarıda saydıklarım konumuzun dışında ama ben yine de aslı astarı
olmayan bu ahlak anlayışlarından bir kaçını, Allah'ın ayetleri
karşısında insan aklının ne kadar yavan kaldığını göstermek açısından
bir iki örnek ile açıklamak istedim.
Komünizm'de insan, sadece işverenine hesap veren bir iş makinasıdır,
özetle.
Hümanizm diye bildiğimiz bir akım var; o da insanı dünyanın merkezine
yerleştirmiş, her şeyi onun etrafında gören, insandan başka güç
tanımayan, her şey insan için, anlayışını sloganlaştıran, insanın
kendine yeteceğini, kendinden başkasına ihtiyacı olmadığını savunan bir
anlayış kısaca.
İslam ile hümanizmin tek ortak noktası, insanı merkeze koyması. Ama
burada görmemiz gereken en büyük fark, hümanizmde her şey insan için,
İslam'da ise her şey Allah rızası için yaşanır ve yapılır. Bu da aradaki
uçurumu göstermek noktasında çok önemlidir.
Kapitalizmde insan ise; bu dünya için, maddi kazanç için koşuşan,
yarışan, kendinin kendinden başka kimseye hesap vermesi gerekeceğini
sanmayan, özgür takılan, bireyselleşmiş kişidir. Hatta kapitalist insan,
artık rakibiyle yarışmakla yetinemez hale geldi, rakibini yutmak, yok
etmek pahasına bu yarışı hızlandırdı.
Osmanlı'nın İstanbul'undaki şu meşhur esnaf hikayesini bilmeyen yoktur
sanırım. Sabah dükkanını açan tüccar, siftah ettiyse gelen müşterisini
siftah etmeyen komşusuna yollarmış. İşte İslam ahlakı budur, kendinden
başkasını düşünmek, yardımlaşmak ve paylaşmak temeline oturmuş bir
ahlaktır bu. Yukarıda özetlemeye çalıştığım dünya görüşleriyle örtüşmesi
mümkün mü!.
Ama maalesef Müslümanlar kendi içlerinde de o kadar parça pörçük
anlayışlara sahip çıkıyorlar ki, bu yüzden de, her konuda olduğu gibi,
ahlak konusunda da bir bütünlük sağlayamıyorlar aralarında.
Sosyalistten tutun da demokratik, pragmatik, liberal, feminist
müslümanlardan geçilmiyor ortalık.
Peki bu nasıl oluyor?! Bu saydıklarımın sonunda dünyalık başarılar,
dünya nimetleri amaçlanıyor. Tam tersi müslümanın yaptığı işi Allah
rızasından başka bir beklentiyle yapmaması gerekirken, hala o müslüman
bu alemdeki başarı gibi algılanan sanallıklara doğru kendini çeken
ideallerin peşinden koşar.
Müslüman, kendini yaratanın gösterdiği doğrultuda çalışır, çabalar,
çünkü Allah boş duranı sevmez, ilkesidir onu motive eden bu konuda. O,
bunu iyi bilir, istediği sonuca ulaşırsa bu, Allah'ın keremi ve
lütfuyladır. Çünkü Allah, dileyene ilim, kendi dilediğine de mal mülk
vereceğini söylüyor Kuran'da. Yani insan kendi gayretiyle ancak ilim ve
takva sahibi olabilir, zengin olması fakirleşmesi ise Allah'ın kulunu
imtihan vesilesidir benim kanımca.
Bu kadar Kur'an-dışı felsefenin İslam alemini, en çok da bizim
toplumumuzu etkilemesi sonucu, kitapları bir Peygamberleri bir olan
bunca müslümanın bu kadar çok ahlak çeşidiyle ahlaklanıyor olmasının
sebebi ne olmalı diye düşündüğümde ben, kendime bile cevap bulmakta
zorlanıyorum.
Gerçekten Kur’an ahlakıyla ahlaklanan müslüman kaldı mı diye, insanın
Diyojen'in adam aradığı gibi, gün ışığında fener ile dolaşası geliyor.
Bu da Kur’an ahlakını rehber edinen müslümanları hem çok üzüyor, hem de
zaman zaman umutlarını kırıyor doğrusu.
Müslüman demek, Kur'an ahlakıyla ahlaklanan kimse demektir. Bugün
etrafımıza şöyle bir baktığımızda gördüklerimizin, ayetlerle sağlamasını
yaparak, ne doğru ne eğri anlamaya çalışalım.
Müslümanlar arasında namaz kılmayanın, oruç tutmayanın, infak etmeyenin
sayısı hiç de öyle gözümüzde büyüttüğümüz kadar değil inanın. Öyle
ummadığınız kimseler namaz kılıyor, etrafındakilere yardımda kimseden
geri kalmıyor ki, duyunca şaşmamak elde değil. Bundan da anlaşılıyor ki
Müslümanlar bu konularda vurdumduymaz değiller. Hatta İslam aleminde
işin ibadi boyutunun ihmalinden söz etmek yerine, bu konuda aşırılıklara
değinmek daha doğru olur.
Yani sözün kısası işin ibadi boyutuna bakarak, İslam aleminde Kur’an
ahlakı var mı yok mu konusunda doğru sonuca varmak mümkün değil.
Sakın ola yanlış anlamayasınız beni, yapılan ibadetlerin fazla oluşundan
değil endişem, onların hurafelere boğulmasından. Namaz, Allah'ın
müslümanlar için en çok tekrarladığı emridir Kuran'da. Müslümanlar bu
konuda sık sık, namazı kılın, zekatı verin diye uyarılır.
Bunun yanısıra bir de, vay o namaz kılanların haline, diyen bir ayetin
de bu konuda ne kadar önemli olduğunun dikkatlerden kaçmaması gerekir.
İşte benim üzerinde durmaya çalıştığım konu bu, yapılanların Allah'ın
rızası dahilinde olmaması endişesi.
'Namazlarından habersiz olarak namaz kılanların vay haline! Onlar
gösteriş yapmaktadırlar.' (Maun-4-5-6)
Bu ayet namaz ibadetinin, sadece rüku ve secdeden ibaret görsel bir olay
olmadığını anlatıyor.
Namaz, namaz kılanı Allah'a teslim olmaya, onun karşısındaki acizliğini
hissederek, kul olduğunun farkına varmaya motive ederse, ancak o zaman
amacına ulaşır. İçeriği boşaltılmış olarak kılınan namaz, kılanı asıl
amaca ulaştıramaz. Ne yazık ki bugünkü dünya müslümanlarının halinin de
bunun dışında başka izahı yok.
Çoğu zaman diyalog kurmaya çalıştığınız kişinin müslüman mı, yoksa
tamamen farklı bir ideolojinin sahibi mi olduğunu anlamakta
zorlanıyorsunuz.
Dini bir, hatta dili bir olmalarına rağmen, müslümanlar birbirlerinin
dinine de diline de o kadar yabancılaşmışlar ki bunu görmemek mümkün
değil. Kimi Kur’an diyor, Peygamber'in örnekliği diyor, kimi hadis
diyor, kimi tasavvuf karmaşası içinde yolunu kaybetmiş, şıhım diyenin
eteğine yapışmış koskoca bir boşlukta dolanıp duruyor.
Kur’an diyenlerin bile pek çok konuda ayrılığa düşmeleri, herkesin kendi
doğrularını kendi kapasitesi doğrultusunda belirlemesi karmaşayı
büsbütün artırmaktan başka bir işe yaramadı yıllar yılı.
İnsanlığın varolduğu günden beri hep sorun yaşadığı, kadın-erkek konusu,
İslam ile en güzel, en adil biçimde düzenlendiği halde, bir şeyler tam
yerine otururken bir de görüyoruz ki, kısa zamanda, her şey yeniden
geriye gitmeye, kadına Allah tarafından verilen haklar gasp edilmeye
başlanıyor.
O gün bu gündür de, bu sorun, Kur'an'ı anlamak yerine hadis zannedilen
sözlerin peşine düşenlerin çıkmazına girdi.
Allah, kadına insan dedi, bunu kabullenemeyenler, kadını, şeytanla, uyuz
eşekle, köpekle bir tuttu.
Uzağa gitmeye gerek yok, hemen etrafımıza bakmak yeterli karmaşayı
görmek için.
Görsel basın, yazılı basın bilinen sebeplerle, aile sorununa el attı.
Olayın ne denli dejenere olduğunu ortaya seriyor bu yayınlar. Maksatları
kendi açılarından olayın çözüme kavuşmasını sağlamak. Bu karmaşanın
sebebini geri kalmışlığa bağlayarak, geri kalmışlığın tek sebebi diye
algıladıkları dini de kah açık kah kapalı bir biçimde suçlayarak ortaya
koymaya çalışıyorlar.
Kadının hareket alanının kısıtlı olması, kadının özgür olmaması sorunun
aslı gibi gösterilirken, kadın özgürleşirse bütün bunların aşılacağı
anlayışının da toplumun hafızasında yer etmesi çabası gözden kaçmıyor.
Bütün bu çabaların yanısıra, işin çıkmaza girdiğinin de farkındalar ama
iş çözüm noktasına gelince adres olarak Batı gösteriliyor. Oradaki çözüm
mü çözülme mi, bunun farkında bile olmamaları, olaya ne kadar sığ
yaklaştıklarını gösteriyor.
Programı sunan hanım, orada hazır bulunan avukata soruyor, işin bu hale
gelmesinin sebebi zinanın suç olmaktan çıkması ile bağlantılı olabilir
mi ne dersiniz!. Avukat, mutlaka etkisi var, gelenek ve göreneklerle
bağlarımız koptukça olaylar bu yöne doğru kayıyor, diye konuyu açıklığa
kavuşturuyor kendince. Kadının özgürleşmesi her şeyi çözüyor birilerine
göre.
Bu benim aklıma Fransız romancı Balzac'ın bir sözünü getirdi; "kadına
verilen özgürlük onun doğasını bozar". Balzac yabana atılır bir yazar
değildir, üstelik kadın konusunda uzmandır kendileri. (Bunu nasıl
anlamak isterseniz öyle anlayın.) Hakkını yememek gerek, insanı en iyi
anlatanlardan, insan ruhunu iyi tahlil edenlerden biridir Balzac.
Özgürlük sendromu yaşayanlar bu konuda ne düşünürler bilmiyorum, ama bu
da batılı bir bakış açısı.
Bu arada şunu söylemeden geçmek istemiyorum; özgürlük, sadece kadının
değil erkeğin de doğasını bozar. Etrafımıza şöyle bir bakmak bunu
anlamaya yetecektir.
Özgürlük, bireyin başkalarının özgürlük alanına girmeden, kendi
hayatında kendine bile hesap vermeden yaşamasına izin verir.
Dostoyevski; 'Tanrıyı Doğa'dan çıkartırsak, her şey mübah olur' der. Bu
da bana göre özgür olmanın başka bir tarifidir. Bu durumda İslam ile
özgür olmak gibi bir anlayış nasıl örtüşür, bu mümkün mü.
Batılı gözlemcilerden sonra, bir de bu konuda bizden olan birinin bu
konudaki görüşüne yer vermeden geçmeyelim. Ali Şeriati de bu konuda
farklı şeyler söylememiş, insanı ve dini anlatırken: ''Tanrı insanın
soyluluğuna müdahale ediyor. Ona itaat etmek insanın özgürlüğünü
kayıtlamaktır!.' diye bağırıp çağırıyorlar. Şimdi Tanrının kulu olmaktan
kurtardıkları insanı açık, gizli sayısız tanrıların kulu yaptılar. Şirk
çağının büyük tanrıları daha çok mitolojik, daha çirkin, insan onurunu
daha çok hiçe sayan ve daha çok kullaştıran bir özelliğe sahiptirler.'
(insan- sayfa 175)
Batının Tanrı tanımaz düşünürlerinden biri olan Sartre; 'Dine,
geleneklere, soyut kavramlara, antlaşmalara dayanan ahlakı kabul
etmiyorum. İnsanın kutsal olarak seçtiği her kutsal, bana göre ahlakın
temelidir.' diyor.
Ali Şeriati de buna cevap niteliğindeki görüşünü aşağıdaki sözleriyle
belirtiyor;
'(Hangi şey ahlakidir!) Eğer Tanrının rızası, ya da gazabı bizim
ahlakımızı belirlemiyorsa, eğer mutlak hayra ve şerre inanmıyorsak (ki
ahlakımızı bu temele dayandırıyoruz) aynı şekilde insanı, vicdanı temel
alan ahlakı reddediyorsak, ahlakı başka hangi temeller üzerine bina
edeceğiz?' (insan-sayfa 393)
Nereden bakarsak bakalım ahlaklanmanın en doğru şekli, Yaradan'ın
yarattıklarına koyduğu kurallar ile olanıdır.
Allah kullarının karar verme yetisini göz önüne alarak, onları doğru ve
yanlış yolun başındaki kavşakta bırakıyor. İşte belki özgürlük sadece bu
noktada var insan için. İyiyi veya kötüyü seçme noktasında. Ondan sonra
insan, ya Allah'a kul olur, ya da heva ve heveslerine. Allah'a kul olan
hem bu dünyasını hem de ahiretini ihya eder. Hevasına kul olan da kendi
bilir.
Allah'a kul olmayı seçen, her konuda adaletli olmaya, kendinden
başkasının haklarına da kendi hakları gibi saygı göstermeye özen
gösterirse Allah'ın rızasını kazanmak onun için kolaylaşır.
Daha doğrusu müslüman, yaptığı her işin sonunda Allah rızasını kazanmayı
amaçlarsa, İslam ahlakıyla ahlaklanma konusunda en doğru yerden başlamış
olur, bana göre.
Müslüman, yaptıklarının karşılığını Allah'tan alır, bunun için iyilik
yaptığı kimseyi bunaltmaz, ben sana bunu yapmıştım, karşılığında ne
gördüm diye.
Müslüman verdiği sözü tutar, karşısındakine randevu verdiyse onu
saatlerce bekletmez, altından kalkamayacağı sözü de vermez, vermemeli
de.
Müslüman zengin olabilir, bunu yasaklayan bir kural koymamış Yaradanı
ona. Ama paylaşmak, fakiri fukarayı gözetmek gibi bir sorumluluk da
verilmiştir varlıklı olmanın yanısıra ona.
Müslüman iki yüzlü olmaz, dosdoğrudur, özü sözü birdir.
Müslüman, Yaradanı'na kuldur, onun rızasını kazanmak için yaşar. Özgür
falan değildir. Özgür olmak, insanın kendi heva ve heveslerinin peşinden
koşması ile aynı anlama gelir. Allah heva ve heveslerinin peşinden
gidenler için;
'Eğer sana cevap veremezlerse, onların hevalarına uyduklarını bil.
Allah'ın gösterdiği yola değil de, kendi hevasına uyandan daha sapık kim
vardır! Şüphesiz Allah zalimleri doğru yola eriştirmez.' diyor Kasas
suresi 50nci ayette.
Bu konuya bu ayetten daha iyi bir açıklık kim getirebilir ki!. .
Müslüman, hoşgörü sahibi olmalıdır, ama nereye kadar…
Müslüman, hoşgörü kavramını, başı yukarda ve onuruyla taşıyandır.
Müslümanın sahip olması gereken hoşgörünün nerelerde öne çıkması
gerektiği çok önemlidir.
Benim kanımca hoşgörü, karşı tarafın tutumuna göre ayarlanmalı,
sataşmaların boyutu onur kırıcı, hatta cana kasteder hale geldiyse, o
zaman Allah'ın bu konudaki diğer tavsiyelerini de hoşgörü kadar
önemsemeliyiz.
Bu iki ayet hoşgörünün nereye kadar olacağını, ondan sonrasında ne
yapılması gerektiğini apaçık anlatıyor;
'Rahman'ın kulları yeryüzünde vakarlı, ağırbaşlı yürürler. Bilgisizler
kendilerine takıldıkları zaman, onlara güzel söz söylerler.' (Furkan-63)
'Allah, din uğrunda savaşmamış ve sizi yurdunuzdan çıkarmamış olanlara
iyilik etmenizi ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adil
davrananları sever. Ancak sizinle din uğrunda savaşanları, sizi
yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost
edinmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimdir.'
(Mümtahine-8-9)
Görüyoruz ki hoşgörü dinimize saldırıldığı yerde, yerini, sertleşen,
başını dik tutan bir direnişe bırakıyor. Müslümanın bu direnişinde
hoşgörünün yerini de adalet alır.
Allah'ın elçisinin, gerektiğinde öfkelendiğini, gerektiğinde de sert
çıkışlar yaptığını, ama şartlar ne olursa olsun, düşmanına karşı bile
asla adaletten ayrılmadığını hepimiz biliyoruz.
Müslüman tepkisel olmamalı, onlar bize bunu yaptı, biz de onlara
aynısını yapmakta haklıyız dendiği anda, Allah'ın doğruları yerine kendi
nefsimizin doğrularını koymuş oluruz ki, işte o zaman Yaratana verecek
cevabı zor buluruz.
Müslüman emanete hiyanet etmez. Kendine emanet edileni, kendine ait
olandan daha çok itina ile korur.
Müslüman, kendi namusuna sahip çıktığı gibi çıkar başkalarının namusuna.
Müslüman, adalet, emanet, namus, verdiği sözde durmak konusunda muhatabı
kim olursa olsun, ister müslim, ister gayr-ı müslim farketmez, hassas
davranmak zorundadır.
Çünkü bizim örnek almamız gereken Peygamber (sav) 'Muhammedül emin' diye
anılırdı yaşadığı müşrik toplumda. Başları sıkıştığında emanetlerini ona
bırakırlardı düşmanları. Muhammed (a.s.) burası müşriklerin toplumu diye
onlara karşı hiçbir zaman onların kendilerine davrandıkları gibi
davranmadı. Hayatının hiç bir döneminde kimseye haksızlık etmedi,
acımasız olmadı.
Bir insan hem müslüman olup, hem de bunların tam tersi davranışlar
sergileme yetkisini nereden alır? Bu konuda herkes sorgulamak zorunda
hissetmeli kendini. Çünkü, müslümanım diyen herkesin her yanlış
davranışının faturası ne yazık ki İslam'a çıkıyor.
Son sözü Ercümend Özkan'ın kaleminden çıkan birkaç anlamlı cümle ile
söylemek istedim;
"İslam güzelleştirir. Değer olarak insanın ve eşyanın yaratıcısının
biçtiği, diktiği ve provasını yaptığı elbisedir. Giyinin İslam'ı
göreceksiniz nasıl güzelleşeceksiniz." |