Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 331 | Temmuz  2006

                   

 

 


İslam Ahlakı

Mukaddes Özkan

 Ahlak, bana göre, insanın bedenindeki can gibi, doğumundan ölümüne dek onunla var olan bir özelliğidir, hatta belki de insanın varoluş nedenlerinden birisidir ahlak. Çünkü Yaratan, yarattığını bununla, yani ahlakıyla imtihan eder.
Dünyaya gözlerini açan bebek, ilk günden itibaren kendine göre bir takım davranış biçimleri geliştirmeye başlar. Bu da, onu büyütenlerin bebeğe karşı tutumlarına, ona uyguladıkları eğitim biçimine göre şekillenir. İşte ilk günden itibaren şekillenmeye başlayan bu özellikler, çocuk büyüdükçe, onunla birlikte ahlak dediğimiz kavramı oluşturmaya başlar kişide.
Ahlak nedir, daha doğrusu iyi ahlak, kötü ahlak neye denir, sorusuna farklı farklı bakış açılarında cevap bulmaya çalıştım, bu kavramın iyisini, kötüsünü tarifte bütün bakış açılarıyla aynı ortak noktaya vurgu yaparak söze başlamak istedim. Ama gördüm ki, bu konuda da insanlık ortak bir görüşe sahip olamamış. İnsanlık adına düşünce üretenlerin çoğu, yaratılış sebebini, niye varolduklarını, nereden gelip nereye gideceklerini, Kainat'ın bir sahibinin olabileceğini, onun da gün gelip kendilerinden hesap sorabileceğini hesaba katmadan, farklı farklı görüşler atmışlar ortaya.
İnsanlık alemi ile uyumsuzluk tamam da, İslam dünyasındaki bu farklılığa ne demeli! demeden edemiyor, hatta bu konudan şaşkınlığa düşmeden işin içinden çıkamıyor insan…
İşte 'Bu ne' demeli, sorusunun arkasından gelecek cevap ile ahlakın, 'insanın yaşadığı çevreyle olan ilişkilerinin ve kişinin inançlarının gereği olan davranışlarının tümüdür' tezi bana göre daha da bir ağırlık kazanıyor. Böyle olunca da, ahlak göreceli bir kavramdır demek yanlış olmasa gerek!.
Ahlakın, çevrenin, geleneklerin dışında bir de yaratanın kuluna gösterdiği doğrular ve yanlışlar ile oluşması var ki, bizim bugünkü konumuz işte tam da budur: İslam ve İslam ahlakı.
Ahlakı olmayan insan yoktur. Bu konu çoğu zaman yanlış algılanır. Ahlakı düzgün olmayana ahlaksız, düzgün olana da ahlaklı demek adet haline gelmiştir genelde.
Halbuki, ahlak iyinin de kötünün de olmazsa olmazıdır. İyide iyi ahlak, kötüde de kötü ahlak vardır, yani hiç kimse ahlaksız değildir. İş böyle olunca da toplumların neye iyi, neye kötü dediğine bağlı olarak bu kavramın içeriği değişime uğrar. Bu yüzden de, iyi ahlak kötü ahlak tanımı toplumların, hatta düşünür diye tanımlanan kişilerin bakış açısına göre büyük değişiklikler arz eder.
İdeolojiler vardır, felsefi görüşler vardır, ahlak kavramını kendilerine göre renklendirir, anlamlandırırlar.
Kapitalistlerin ahlak anlayışı, hümanistlerin ahlak anlayışı, Komünizmin ahlak anlayışı, dünyadaki diğer mistik ideolojilere bağlı ahlak anlayışları, (bu arada daha başkaları da sayılabilir), bunların hiç birisi İslam'ın ahlak anlayışıyla örtüşmez, bunu konuyu ilerledikçe daha iyi göreceğiz.
Yukarıda saydıklarım konumuzun dışında ama ben yine de aslı astarı olmayan bu ahlak anlayışlarından bir kaçını, Allah'ın ayetleri karşısında insan aklının ne kadar yavan kaldığını göstermek açısından bir iki örnek ile açıklamak istedim.
Komünizm'de insan, sadece işverenine hesap veren bir iş makinasıdır, özetle.
Hümanizm diye bildiğimiz bir akım var; o da insanı dünyanın merkezine yerleştirmiş, her şeyi onun etrafında gören, insandan başka güç tanımayan, her şey insan için, anlayışını sloganlaştıran, insanın kendine yeteceğini, kendinden başkasına ihtiyacı olmadığını savunan bir anlayış kısaca.
İslam ile hümanizmin tek ortak noktası, insanı merkeze koyması. Ama burada görmemiz gereken en büyük fark, hümanizmde her şey insan için, İslam'da ise her şey Allah rızası için yaşanır ve yapılır. Bu da aradaki uçurumu göstermek noktasında çok önemlidir.
Kapitalizmde insan ise; bu dünya için, maddi kazanç için koşuşan, yarışan, kendinin kendinden başka kimseye hesap vermesi gerekeceğini sanmayan, özgür takılan, bireyselleşmiş kişidir. Hatta kapitalist insan, artık rakibiyle yarışmakla yetinemez hale geldi, rakibini yutmak, yok etmek pahasına bu yarışı hızlandırdı.
Osmanlı'nın İstanbul'undaki şu meşhur esnaf hikayesini bilmeyen yoktur sanırım. Sabah dükkanını açan tüccar, siftah ettiyse gelen müşterisini siftah etmeyen komşusuna yollarmış. İşte İslam ahlakı budur, kendinden başkasını düşünmek, yardımlaşmak ve paylaşmak temeline oturmuş bir ahlaktır bu. Yukarıda özetlemeye çalıştığım dünya görüşleriyle örtüşmesi mümkün mü!.
Ama maalesef Müslümanlar kendi içlerinde de o kadar parça pörçük anlayışlara sahip çıkıyorlar ki, bu yüzden de, her konuda olduğu gibi, ahlak konusunda da bir bütünlük sağlayamıyorlar aralarında.
Sosyalistten tutun da demokratik, pragmatik, liberal, feminist müslümanlardan geçilmiyor ortalık.
Peki bu nasıl oluyor?! Bu saydıklarımın sonunda dünyalık başarılar, dünya nimetleri amaçlanıyor. Tam tersi müslümanın yaptığı işi Allah rızasından başka bir beklentiyle yapmaması gerekirken, hala o müslüman bu alemdeki başarı gibi algılanan sanallıklara doğru kendini çeken ideallerin peşinden koşar.
Müslüman, kendini yaratanın gösterdiği doğrultuda çalışır, çabalar, çünkü Allah boş duranı sevmez, ilkesidir onu motive eden bu konuda. O, bunu iyi bilir, istediği sonuca ulaşırsa bu, Allah'ın keremi ve lütfuyladır. Çünkü Allah, dileyene ilim, kendi dilediğine de mal mülk vereceğini söylüyor Kuran'da. Yani insan kendi gayretiyle ancak ilim ve takva sahibi olabilir, zengin olması fakirleşmesi ise Allah'ın kulunu imtihan vesilesidir benim kanımca.
Bu kadar Kur'an-dışı felsefenin İslam alemini, en çok da bizim toplumumuzu etkilemesi sonucu, kitapları bir Peygamberleri bir olan bunca müslümanın bu kadar çok ahlak çeşidiyle ahlaklanıyor olmasının sebebi ne olmalı diye düşündüğümde ben, kendime bile cevap bulmakta zorlanıyorum.
Gerçekten Kur’an ahlakıyla ahlaklanan müslüman kaldı mı diye, insanın Diyojen'in adam aradığı gibi, gün ışığında fener ile dolaşası geliyor.
Bu da Kur’an ahlakını rehber edinen müslümanları hem çok üzüyor, hem de zaman zaman umutlarını kırıyor doğrusu.
Müslüman demek, Kur'an ahlakıyla ahlaklanan kimse demektir. Bugün etrafımıza şöyle bir baktığımızda gördüklerimizin, ayetlerle sağlamasını yaparak, ne doğru ne eğri anlamaya çalışalım.
Müslümanlar arasında namaz kılmayanın, oruç tutmayanın, infak etmeyenin sayısı hiç de öyle gözümüzde büyüttüğümüz kadar değil inanın. Öyle ummadığınız kimseler namaz kılıyor, etrafındakilere yardımda kimseden geri kalmıyor ki, duyunca şaşmamak elde değil. Bundan da anlaşılıyor ki Müslümanlar bu konularda vurdumduymaz değiller. Hatta İslam aleminde işin ibadi boyutunun ihmalinden söz etmek yerine, bu konuda aşırılıklara değinmek daha doğru olur.
Yani sözün kısası işin ibadi boyutuna bakarak, İslam aleminde Kur’an ahlakı var mı yok mu konusunda doğru sonuca varmak mümkün değil.
Sakın ola yanlış anlamayasınız beni, yapılan ibadetlerin fazla oluşundan değil endişem, onların hurafelere boğulmasından. Namaz, Allah'ın müslümanlar için en çok tekrarladığı emridir Kuran'da. Müslümanlar bu konuda sık sık, namazı kılın, zekatı verin diye uyarılır.
Bunun yanısıra bir de, vay o namaz kılanların haline, diyen bir ayetin de bu konuda ne kadar önemli olduğunun dikkatlerden kaçmaması gerekir. İşte benim üzerinde durmaya çalıştığım konu bu, yapılanların Allah'ın rızası dahilinde olmaması endişesi.
'Namazlarından habersiz olarak namaz kılanların vay haline! Onlar gösteriş yapmaktadırlar.' (Maun-4-5-6)
Bu ayet namaz ibadetinin, sadece rüku ve secdeden ibaret görsel bir olay olmadığını anlatıyor.
Namaz, namaz kılanı Allah'a teslim olmaya, onun karşısındaki acizliğini hissederek, kul olduğunun farkına varmaya motive ederse, ancak o zaman amacına ulaşır. İçeriği boşaltılmış olarak kılınan namaz, kılanı asıl amaca ulaştıramaz. Ne yazık ki bugünkü dünya müslümanlarının halinin de bunun dışında başka izahı yok.
Çoğu zaman diyalog kurmaya çalıştığınız kişinin müslüman mı, yoksa tamamen farklı bir ideolojinin sahibi mi olduğunu anlamakta zorlanıyorsunuz.
Dini bir, hatta dili bir olmalarına rağmen, müslümanlar birbirlerinin dinine de diline de o kadar yabancılaşmışlar ki bunu görmemek mümkün değil. Kimi Kur’an diyor, Peygamber'in örnekliği diyor, kimi hadis diyor, kimi tasavvuf karmaşası içinde yolunu kaybetmiş, şıhım diyenin eteğine yapışmış koskoca bir boşlukta dolanıp duruyor.
Kur’an diyenlerin bile pek çok konuda ayrılığa düşmeleri, herkesin kendi doğrularını kendi kapasitesi doğrultusunda belirlemesi karmaşayı büsbütün artırmaktan başka bir işe yaramadı yıllar yılı.
İnsanlığın varolduğu günden beri hep sorun yaşadığı, kadın-erkek konusu, İslam ile en güzel, en adil biçimde düzenlendiği halde, bir şeyler tam yerine otururken bir de görüyoruz ki, kısa zamanda, her şey yeniden geriye gitmeye, kadına Allah tarafından verilen haklar gasp edilmeye başlanıyor.
O gün bu gündür de, bu sorun, Kur'an'ı anlamak yerine hadis zannedilen sözlerin peşine düşenlerin çıkmazına girdi.
Allah, kadına insan dedi, bunu kabullenemeyenler, kadını, şeytanla, uyuz eşekle, köpekle bir tuttu.
Uzağa gitmeye gerek yok, hemen etrafımıza bakmak yeterli karmaşayı görmek için.
Görsel basın, yazılı basın bilinen sebeplerle, aile sorununa el attı. Olayın ne denli dejenere olduğunu ortaya seriyor bu yayınlar. Maksatları kendi açılarından olayın çözüme kavuşmasını sağlamak. Bu karmaşanın sebebini geri kalmışlığa bağlayarak, geri kalmışlığın tek sebebi diye algıladıkları dini de kah açık kah kapalı bir biçimde suçlayarak ortaya koymaya çalışıyorlar.
Kadının hareket alanının kısıtlı olması, kadının özgür olmaması sorunun aslı gibi gösterilirken, kadın özgürleşirse bütün bunların aşılacağı anlayışının da toplumun hafızasında yer etmesi çabası gözden kaçmıyor.
Bütün bu çabaların yanısıra, işin çıkmaza girdiğinin de farkındalar ama iş çözüm noktasına gelince adres olarak Batı gösteriliyor. Oradaki çözüm mü çözülme mi, bunun farkında bile olmamaları, olaya ne kadar sığ yaklaştıklarını gösteriyor.
Programı sunan hanım, orada hazır bulunan avukata soruyor, işin bu hale gelmesinin sebebi zinanın suç olmaktan çıkması ile bağlantılı olabilir mi ne dersiniz!. Avukat, mutlaka etkisi var, gelenek ve göreneklerle bağlarımız koptukça olaylar bu yöne doğru kayıyor, diye konuyu açıklığa kavuşturuyor kendince. Kadının özgürleşmesi her şeyi çözüyor birilerine göre.
Bu benim aklıma Fransız romancı Balzac'ın bir sözünü getirdi; "kadına verilen özgürlük onun doğasını bozar". Balzac yabana atılır bir yazar değildir, üstelik kadın konusunda uzmandır kendileri. (Bunu nasıl anlamak isterseniz öyle anlayın.) Hakkını yememek gerek, insanı en iyi anlatanlardan, insan ruhunu iyi tahlil edenlerden biridir Balzac. Özgürlük sendromu yaşayanlar bu konuda ne düşünürler bilmiyorum, ama bu da batılı bir bakış açısı.
Bu arada şunu söylemeden geçmek istemiyorum; özgürlük, sadece kadının değil erkeğin de doğasını bozar. Etrafımıza şöyle bir bakmak bunu anlamaya yetecektir.
Özgürlük, bireyin başkalarının özgürlük alanına girmeden, kendi hayatında kendine bile hesap vermeden yaşamasına izin verir.
Dostoyevski; 'Tanrıyı Doğa'dan çıkartırsak, her şey mübah olur' der. Bu da bana göre özgür olmanın başka bir tarifidir. Bu durumda İslam ile özgür olmak gibi bir anlayış nasıl örtüşür, bu mümkün mü.
Batılı gözlemcilerden sonra, bir de bu konuda bizden olan birinin bu konudaki görüşüne yer vermeden geçmeyelim. Ali Şeriati de bu konuda farklı şeyler söylememiş, insanı ve dini anlatırken: ''Tanrı insanın soyluluğuna müdahale ediyor. Ona itaat etmek insanın özgürlüğünü kayıtlamaktır!.' diye bağırıp çağırıyorlar. Şimdi Tanrının kulu olmaktan kurtardıkları insanı açık, gizli sayısız tanrıların kulu yaptılar. Şirk çağının büyük tanrıları daha çok mitolojik, daha çirkin, insan onurunu daha çok hiçe sayan ve daha çok kullaştıran bir özelliğe sahiptirler.' (insan- sayfa 175)
Batının Tanrı tanımaz düşünürlerinden biri olan Sartre; 'Dine, geleneklere, soyut kavramlara, antlaşmalara dayanan ahlakı kabul etmiyorum. İnsanın kutsal olarak seçtiği her kutsal, bana göre ahlakın temelidir.' diyor.
Ali Şeriati de buna cevap niteliğindeki görüşünü aşağıdaki sözleriyle belirtiyor;
'(Hangi şey ahlakidir!) Eğer Tanrının rızası, ya da gazabı bizim ahlakımızı belirlemiyorsa, eğer mutlak hayra ve şerre inanmıyorsak (ki ahlakımızı bu temele dayandırıyoruz) aynı şekilde insanı, vicdanı temel alan ahlakı reddediyorsak, ahlakı başka hangi temeller üzerine bina edeceğiz?' (insan-sayfa 393)
Nereden bakarsak bakalım ahlaklanmanın en doğru şekli, Yaradan'ın yarattıklarına koyduğu kurallar ile olanıdır.
Allah kullarının karar verme yetisini göz önüne alarak, onları doğru ve yanlış yolun başındaki kavşakta bırakıyor. İşte belki özgürlük sadece bu noktada var insan için. İyiyi veya kötüyü seçme noktasında. Ondan sonra insan, ya Allah'a kul olur, ya da heva ve heveslerine. Allah'a kul olan hem bu dünyasını hem de ahiretini ihya eder. Hevasına kul olan da kendi bilir.
Allah'a kul olmayı seçen, her konuda adaletli olmaya, kendinden başkasının haklarına da kendi hakları gibi saygı göstermeye özen gösterirse Allah'ın rızasını kazanmak onun için kolaylaşır.
Daha doğrusu müslüman, yaptığı her işin sonunda Allah rızasını kazanmayı amaçlarsa, İslam ahlakıyla ahlaklanma konusunda en doğru yerden başlamış olur, bana göre.
Müslüman, yaptıklarının karşılığını Allah'tan alır, bunun için iyilik yaptığı kimseyi bunaltmaz, ben sana bunu yapmıştım, karşılığında ne gördüm diye.
Müslüman verdiği sözü tutar, karşısındakine randevu verdiyse onu saatlerce bekletmez, altından kalkamayacağı sözü de vermez, vermemeli de.
Müslüman zengin olabilir, bunu yasaklayan bir kural koymamış Yaradanı ona. Ama paylaşmak, fakiri fukarayı gözetmek gibi bir sorumluluk da verilmiştir varlıklı olmanın yanısıra ona.
Müslüman iki yüzlü olmaz, dosdoğrudur, özü sözü birdir.
Müslüman, Yaradanı'na kuldur, onun rızasını kazanmak için yaşar. Özgür falan değildir. Özgür olmak, insanın kendi heva ve heveslerinin peşinden koşması ile aynı anlama gelir. Allah heva ve heveslerinin peşinden gidenler için;
'Eğer sana cevap veremezlerse, onların hevalarına uyduklarını bil. Allah'ın gösterdiği yola değil de, kendi hevasına uyandan daha sapık kim vardır! Şüphesiz Allah zalimleri doğru yola eriştirmez.' diyor Kasas suresi 50nci ayette.
Bu konuya bu ayetten daha iyi bir açıklık kim getirebilir ki!. .
Müslüman, hoşgörü sahibi olmalıdır, ama nereye kadar…
Müslüman, hoşgörü kavramını, başı yukarda ve onuruyla taşıyandır. Müslümanın sahip olması gereken hoşgörünün nerelerde öne çıkması gerektiği çok önemlidir.
Benim kanımca hoşgörü, karşı tarafın tutumuna göre ayarlanmalı, sataşmaların boyutu onur kırıcı, hatta cana kasteder hale geldiyse, o zaman Allah'ın bu konudaki diğer tavsiyelerini de hoşgörü kadar önemsemeliyiz.
Bu iki ayet hoşgörünün nereye kadar olacağını, ondan sonrasında ne yapılması gerektiğini apaçık anlatıyor;
'Rahman'ın kulları yeryüzünde vakarlı, ağırbaşlı yürürler. Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman, onlara güzel söz söylerler.' (Furkan-63)
'Allah, din uğrunda savaşmamış ve sizi yurdunuzdan çıkarmamış olanlara iyilik etmenizi ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adil davrananları sever. Ancak sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimdir.' (Mümtahine-8-9)
Görüyoruz ki hoşgörü dinimize saldırıldığı yerde, yerini, sertleşen, başını dik tutan bir direnişe bırakıyor. Müslümanın bu direnişinde hoşgörünün yerini de adalet alır.
Allah'ın elçisinin, gerektiğinde öfkelendiğini, gerektiğinde de sert çıkışlar yaptığını, ama şartlar ne olursa olsun, düşmanına karşı bile asla adaletten ayrılmadığını hepimiz biliyoruz.
Müslüman tepkisel olmamalı, onlar bize bunu yaptı, biz de onlara aynısını yapmakta haklıyız dendiği anda, Allah'ın doğruları yerine kendi nefsimizin doğrularını koymuş oluruz ki, işte o zaman Yaratana verecek cevabı zor buluruz.
Müslüman emanete hiyanet etmez. Kendine emanet edileni, kendine ait olandan daha çok itina ile korur.
Müslüman, kendi namusuna sahip çıktığı gibi çıkar başkalarının namusuna.
Müslüman, adalet, emanet, namus, verdiği sözde durmak konusunda muhatabı kim olursa olsun, ister müslim, ister gayr-ı müslim farketmez, hassas davranmak zorundadır.
Çünkü bizim örnek almamız gereken Peygamber (sav) 'Muhammedül emin' diye anılırdı yaşadığı müşrik toplumda. Başları sıkıştığında emanetlerini ona bırakırlardı düşmanları. Muhammed (a.s.) burası müşriklerin toplumu diye onlara karşı hiçbir zaman onların kendilerine davrandıkları gibi davranmadı. Hayatının hiç bir döneminde kimseye haksızlık etmedi, acımasız olmadı.
Bir insan hem müslüman olup, hem de bunların tam tersi davranışlar sergileme yetkisini nereden alır? Bu konuda herkes sorgulamak zorunda hissetmeli kendini. Çünkü, müslümanım diyen herkesin her yanlış davranışının faturası ne yazık ki İslam'a çıkıyor.
Son sözü Ercümend Özkan'ın kaleminden çıkan birkaç anlamlı cümle ile söylemek istedim;
"İslam güzelleştirir. Değer olarak insanın ve eşyanın yaratıcısının biçtiği, diktiği ve provasını yaptığı elbisedir. Giyinin İslam'ı göreceksiniz nasıl güzelleşeceksiniz."

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...