|

Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce
-Zaafları ve Potansiyelleri-
M. Kürşad Atalar
Bu
yazının amacı, Müslümanların 'çağdaş dönem' olarak bilinen tarihsel
evrede siyasi düşünce bağlamında ortaya koyduğu düşüncenin temel
zaaflarını (ve potansiyellerini) tartışmaktır. Bu maksatla, öncelikle,
"Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce" tabirinin açılması gerekmektedir.
Yazıda, bu tabir ile, Müslümanların Batı (veya Modernite) ile karşılaşıp
yüzleşme çabası gösterdikleri dönemde ortaya koydukları siyasi düşünce
kast edilmektedir. Dönemsel olarak, bu sürecin başlangıcını farklı
tarihlere kadar götürmek mümkün olmakla birlikte, süreci, özellikle 19.
yüzyılın ikinci yarısından sonra başlatmak da mümkündür. Ancak hangi
dönemi başlangıç evresi olarak kabul edersek edelim, netice itibarıyla,
bu tarihsel düşüncenin mahiyeti önemlidir ve bu yüzden burada asıl bu
nokta üzerinde durulacaktır.
Yazıda, siyasi düşüncenin ilk tavsif edici ögesi olan 'çağdaş' terimini
tercih etmemizin nedeni, 'modern' sıfatının taşıdığı 'sorunlu'
içeriktir. Zira 'modern' terimi, kaçınılmaz biçimde 'ideolojik' mahiyeti
olan bir kavramdır ve bu yüzden, Müslüman düşünceyi herhangi bir biçimde
bu terimle ilişkilendirmek doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Bu nedenle,
yazıda, 'zamansal açıdan paydaşlığı' karşılayacak 'çağdaş' terimini
kullanmayı tercih ediyoruz. Siyasi Düşünceyi 'İslami' sıfatıyla değil
de, 'Müslüman' sıfatıyla tavsif etme nedenimiz ise, beşerin ürettiği her
düşünceyi 'İslami' olarak vasıflandırmanın hatalı olduğu yönündeki
kanaatimizdir. Çünkü bir görüşün 'İslami' olduğunu, ancak onun Kur'an'a
uygunluğu belirler. Müslümanların ürettiği düşünce ve pratikte ise,
değişen oranlarda hatalar bulunabileceği için, üretilen düşünceye,
'Müslümanların ürettiği düşünce' anlamında 'Müslüman' denilmesi daha
uygundur. 'Siyasi Düşünce' ile kast edilen şey ise, sadece siyasetin
temel kavramları (iktidar, devlet, seçim, otorite, demokrasi vb.) ile
ilgili olan değil, bilakis belki de daha ziyade felsefi (veya
'ideolojik') kavramlarla ilgili tartışmalardır. Dolayısıyla bu dönemde
yürütülen felsefi/ideolojik tartışmaların da, bu düşünce ile ilişkisini
irdelemek önemlidir.
Çağdaş
Müslüman Siyasi Düşüncenin Mahiyeti
Çağdaş Müslüman Siyasi Düşüncenin mahiyetini belirleyen temel
unsurlardan biri, Müslüman kavimlerin Batı ile karşılaşması ve onunla
yüzleşme arzusudur. Bu dönemin tipik özelliği 'yenilmişlik duygusu'nun
beslediği tepkiselliktir. Çünkü Müslümanlar, bu dönemde siyasi güçlerini
neredeyse bütünüyle yitirmişlerdir. Bu ise, doğal olarak, yenilginin
nedeni üzerinde yoğunlaşma ihtiyacını doğurmuştur. Yenilginin nedenleri
konusunda ise, bazı kesimler, bizatihi İslam'ın sorumlu olduğunu ileri
sürüp, çözüm önerilerini Batı'yı bütünüyle taklid etmek olarak
belirlerken, diğer bazıları, "Batı'nın tekniğini alıp, kültürünü
reddetme" yaklaşımını benimsemiş, bir başka kesim ise, bütünüyle
reddiyeci bir tutum takınmıştır. Bu yaklaşımları kabaca iki ana grupta
toplamak mümkün olduğu gibi, grupları kendi arasında tasnif etmek ve
daha rafine tahliller yapmak da mümkündür. Eğer kabaca bir değerlendirme
yapılacaksa, Batı ile karşılaşan ve yüzleşme çabası gösterenleri: 1)
intibakçı, 2) reddiyeci olarak tasnif etmek mümkündür. İntibakçı grup,
gelenekle bağları koparıp, yeni ve modern olanın benimsenmesi taraftarı
iken, reddiyeci grup, geleneğe sımsıkı sarılmayı ve türedi olan modern
değerleri reddetmeyi öngörmüştür. Ancak bu tasnif, bazı gerekli
ayrımları imkansız kıldığı için, daha analitik bir kategorizasyon çabası
göstermek daha faydalı olacaktır. Buna göre, Batı'yla karşılaşma sonucu
Müslüman dünyasının verdiği tepkiyi, 4 farklı kategori (ideolojik grup)
içinde toplayabiliriz: Bunlar: 1) Sekülaristler, 2) Modernistler, 3)
Gelenekçiler, 4) İslamcılar'dır.
Bu grupların temel özellikleri ise şöyle izah edilebilir: Sekülaristler,
meşruiyet temellerini bütünüyle değiştirmiş ve Batılı değerlere iman
etmiş kesimlerdir. Modernistler, meşruiyet temellerini İslam'dan
aldıklarını iddia etmekle birlikte, modern değerlerin 'evrenselliği'ne
iman etmiş, ancak İslami değerlerin de bu evrensel değerlerle
uzlaştırılabileceğini savunan kesimlerdir. Gelenekçiler, Batılı
değerlere karşı olan, bu karşıtlıklarını ise gelenek temeline oturtan,
ancak 'reel hayat'ta karşılaşılan sorunları çözmeye yönelik hiçbir ciddi
önerileri olmayan kesimlerdir. İslamcılar ise, hem Batı'nın değerlerine
kökten karşı çıkan, hem de geleneğin eleştirilmesini elzem gören ve
İslam'ın moderniteden üstün olduğuna inanıp, birikimi ve yetkinliği
ölçüsünde reel hayata ilişkin somut önerileri olan kesimlerdir.
Sekülaristler, meşruiyet temellerini, açıkça Batılı değerler üzerine
bina ettikleri için, bu grubun siyasal öngörülerini Çağdaş Müslüman
Siyasi Düşünce içinde değerlendirmek mümkün değildir. Ancak
Modernistler, bazı noktalarda sekülaristlerle ortak düşünseler de, son
tahlilde, görüşlerine İslam'dan dayanak arama çabası gösterdikleri için,
genel kategori içerisinde değerlendirilebilirler. Diğer iki grup ise,
zaten, meşruiyet temeli olarak İslam'ı kabul ettiklerini deklare
etmektedirler. Bu nedenle Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce dediğimizde,
modernist, gelenekçi ve İslamcı kesimlerin görüşlerini kast ediyor
olacağız.
Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce'yi, iki önemli ana başlık altında
incelememiz yararlı olacaktır. Bu başlıklar: 1) düşüncenin siyasal
gelişmelerle ilişkisi, ve 2) kavramlar'dır. Malum olduğu üzere, bütün
düşünce akımları, ait oldukları 'tarihsel' dönemin düşünsel
atmosferinden bir biçimde etkilenirler. Bütün beşer düşüncesi bundan
hali değildir. Ancak, yine beşer düşüncesinin bir diğer vasfı da,
tarihsel hadiselerden 'bağımsız' bir yönünün bulunmasıdır. Düşünce,
vakıalardan etkilenir; ama bu etkiyi 'belirleyici' kabul etmek isabetli
değildir. Etkilenmenin varlığını kabul etmek mümkündür ama
belirleyicilik kabul edilemez. Ki bu ikincisinin adı,
'tarihselcilik'tir. Bu nedenle, tarihselciliğin tuzağına düşülmeden,
düşüncenin, yerel koşullardan bağımsız işleyen vasfının da kabulü
gerekir. Bu noktadan sonra, artık meseleyi her iki açıdan da incelemeye
başlayabiliriz.
Tarihsel Etki
Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce'yi etkileyen temel faktör,
Müslümanların Batı ile karşılaşması ve yüzleşmesi vakıasıdır. Özellikle
19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan tartışmaların
temelinde bu husus vardır. Burada farklı yaklaşımların dört ana grupta
temsil edildiğini gözlemliyoruz. Sekülaristler, Batı'lı değerlerin
adaptasyonundan yanadır. Bu grup, Batı'nın sadece ekonomik, askeri ve
teknik üstünlüğünden değil, kültüründen de etkilenmiştir ve özetle
'batıcı' olarak bilinir. İkinci grupta, Batı'yı toptan reddeden ve
geleneğe sıkı sıkıya sarılmayı öneren gelenekçiler yer alır. Bu grup
ise, genel olarak ulemadan ve halk tabanı olan geleneksel fıkhı ve sufi
kesimlerden oluşmaktadır ve temelde aktüel sorunu görmezden gelme
yaklaşımını benimsemektedir. Üçüncü grup ise, bir nevi 'orta yol' bulma
çabasındadır. Modernitenin değerleriyle İslami değerleri uzlaştırma
çabası güden bu grubu 'Müslüman modernistler' olarak nitelemek
mümkündür. Dördüncü grupta ise, başlangıçta 'reaksiyoner' bir tavır
gösteren fakat zaman içerisinde 'yetkinlik' emareleri gösteren
'İslamcılar' yer almaktadır. Bu grubun üslubunda önceleri: "Batı'nın
tekniğini alalım, kültürünü bırakalım" yaklaşımı hakim bir söylem olarak
kendini gösterirken, zaman içinde, kimi eksikliklerine rağmen,
moderniteye 'köklü' eleştiriler getirebilecek bir düşünsel seviye
yakalanmıştır. Bu dört grubun içinde, İslam Düşüncesi'ne katkıları
açısından tezleri ciddiye alınmış ve etkileri bugüne değin gelen
önerilerde bulunmuş olanı, İslamcılardır.
19. yüzyılın özellikle ikinci yarısında baş gösteren Batı ile karşılaşma
veya modernizmle yüzleşme meselesi, ilk dönem Müslüman Siyasi
Düşünce'nin 'reaksiyoner' karakterini anlamak açısından önemlidir.
Burada tipik bir 'yenilmişlik psikolojisi' vardır ve bu psikoloji,
Müslüman Siyasi Düşünce'yi de etkilemektedir. Müslümanlar, Batı
karşısındaki yenilginin nedenini aramakta ve cevabı bulmakta (veya
dillendirmekte) zorlanmaktadırlar. Sonunda 'İslamcı' olarak adlandırılan
grup, çareyi özetlemiştir: "Öze Dönüş." Ancak bu yönelimin yöntemi ne
olacaktır? İşte bu noktada Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh'un
isimleriyle özdeşleşen iki farklı öneri getirildiğini söyleyebiliriz.
Afgani, 'acilci' çözümden yanadır ve 'ıslah'ın, derhal alınacak
tedbirlerle sağlanabileceğini düşünmektedir; Abduh ise, 'eğitim'
kavramına vurgu yapar; sürecin uzun olduğunu ve sonuca, 'kavimlerin
nefislerinde olanı değiştirmeleri ile' ulaşılabileceğini söyler. Osmanlı
Devleti'nin çöküşü, Afgani'nin tezinin fiilen iptali anlamına geldiği
için, Müslümanlar, bu kez (biraz da mecburen) ikinci seçeneğe yönelmiş
ve Abduh'un önerisi ile paralel bir strateji takip etmeye
başlamışlardır. Hilafetin yeniden inşası yönündeki girişimlerin de
netice vermeyeceği görüldüğü için, bu kez bambaşka bir model
denenmiştir. Bu, "İslami Hareketler" dönemi olarak adlandırabileceğimiz,
Mısır'da Müslüman Kardeşler, Pakistan'da Cemaat-i İslami, Ürdün'de
Hizbuttahrir, İran'da Fedayan-ı İslam gibi örgütlerin kurulması sonucunu
doğuran yeni bir 'tarihsel evre'ye işaret etmektedir.
İşte bu noktada yapılması gereken tespit şudur: siyasal ve sosyal
gelişmeler, bu yeni modeli denemeyi zorlamıştır. Nasıl ki Afgani'nin
modelini, İslam dünyasının giderek kan kaybetmesi vakıası ciddi ölçüde
etkilemişse, İslami Hareketler'in ortaya çıkışını da, Osmanlı
Devleti'nin yıkılmasından sonra, Müslümanların siyasi güçten bütünüyle
mahrum kalmaları vakıası ciddi biçimde etkilemiştir. Bu yeni dönemde,
bir yandan Öze Dönüş'ün gereği olarak, düşünsel arınma faaliyeti devam
etmiş, diğer yandan, bununla paralel olarak, yeniden toplum ve devlet
tanımları yapma ihtiyacı hasıl olmuştur. Bu nedenledir ki, İslam
tarihinde, Hz. Peygamber'in Mekke tecrübesinden sonra ilk defa,
(yeniden) bir 'cahiliye' toplumu tanımı yapılmıştır. Tanımın sahibi olan
Seyyid Kutup, Müslüman Kardeşler Hareketi'nin genel anlayış ve
stratejisine köklü eleştiriler getirmiş ve bir anlamda sahih bir İslami
Hareket'in 'programı'nı oluşturmaya çalışmıştır. Her ne kadar Kutup'tan
önce, Reşid Rıza, geleneksel Hilafet kavramının dışında, bir 'İslam
Devleti' kavramsallaşması yapmaya çalışmışsa da, bu kavramın içeriğinin,
orijinal boyutları olmadığı, önerilerinin, Abduh'un tezlerinin bir
tekrarı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kutub'un 'cahiliye' toplumu
tanımı, Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce'nin en kritik
kavramsallaştırmalarından biridir. Çünkü, hem ideolojik temelleri hem de
bu toplumun İslam Toplumu'na dönüşmesi için önerdiği yöntem, gerçekten
dönemine göre orjinaldır. Ancak Kutub'un bu önerisinin temelinde de,
Mevdudi'nin ideolojik yaklaşımının etkili olduğu görülebilir. Bizzat
Kutub'un itirafıyla, Mevdudi'nin "Kur'an'a Göre Dört Terim" kitabında
ortaya koyduğu siyasal terminoloji, Kutub'un bütün yazdıklarını yeniden
gözden geçirmesine sebep olacak ölçüde etkileyici olmuştur. Açıktır ki,
Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce'de, Mevdudi, 'İslam Devleti' kuracak
'İslam Devrimi'nin temel ideolojik kavramsal çerçevesini çizen kişidir.
Bu konudaki görüşleri de, bütün Müslüman Dünya'da benzer etkiler
yapmıştır.
Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce'nin bir diğer alt kolu, militan
örgütlerdir. Bu örgütlerin beslendiği temel ideolojik kaynak, yine
'radikal' düşüncedir; ancak örgütler, özellikle 'yöntem' konusunda
farklı yollar izlemişlerdir. Bunun başlıca nedeni ise, mücadele seyri
içinde, İslami Hareketler'in, seküler rejimlerle giderek artan bir
zıtlaşma içine girmiş olmasıdır. Bu tarihsel zemin, örgütlerin 'şiddet
içeren' yöntemleri benimsemesi yönünde itici bir güç olmuştur. Özellikle
Mısır örneğinde, militan örgütlerin, seküler rejim güçleriyle fiili
çatışmaya girmeyi göze aldıkları ve fakat amaçlarına ulaşamadıkları
görülmüştür.
Tarihsel koşulların, siyasal düşünce üzerindeki etkisini ise, belki de
en iyi şekilde 'modernist' grupta görmek mümkündür. Bu grup,
modernitenin temel kavramlarını 'meşrulaştırıcı' bir söylemi
benimsemiştir ve bu yüzden, 'orijinal' bir siyasal düşünce
üretememiştir. Grubun, sosyal adalet, demokrasi, özgürlük, insan
hakları, eşitlik gibi kavramları İslamileştirme gayreti, tipik bir
'öykünme' çabasıdır. Bu ise, özü itibarıyla, Müslümanların 'yenilmişlik
psikolojisi'nin sonucudur. Modernistler için Batı, 'örnek' uygarlıktır;
İslam ise, bu uygarlığa katkıda bulunmuştur ve katkısı da itiraf
edilmelidir. Bu yaklaşımın bir benzerini, erken dönem Müslümanlarının
Yunan Felsefesi ile karşılaşması hadisesinde görmek mümkündür. O dönemde
de, felsefenin 'prestiji' büyüktü ve Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd gibi
şahsiyetler, bu vakıadan etkilenip, felsefeyi 'İslamileştirmeye'
çalıştılar. Benzeri bir gayreti, bugün 'Müslüman Modernistler'
göstermektedir. Bu ise, siyasal düşünce üzerindeki 'tarihsel etki'yi
gösteren iyi bir örnek olarak alınabilir.
Gelenekçilerin tarihsel koşullardan etkilenmelerini ise en iyi
açıklayacak kelime, 'reddiyecilik'tir. Batı'nın Müslümanların siyasal
iktidarlarını alaşağı etmekle kalmayıp, günlük hayatta dahi modern
pratikler üretecek denli Müslüman toplumlar üzerinde etkili olması,
gelenekçilerin 'korumacı' (veya 'muhafazakar') ve 'tepkisel' bir
yaklaşım geliştirmelerine neden olmuştur. Gelenekçiler, bu yüzden
modernitenin bütün kavramlarını reddetmişler ve gelenekte Müslümanların
ürettiği bütün kavramları muhafaza etmeye çalışmışlardır. Bu ise, zaten
'çürümüş' olan aktüel siyasal düşüncenin cam fanüs içine alınması
çabasından başka bir şey değildir. Modernite, devasa gücüyle bu cam
fanusu kırdığında ise, ortada 'düşünce' adına hiçbir şey bırakmamış;
böylece gelenekçiler, aktüel düşünsel tartışmalardan uzak kalıp, tabir-i
caizse, diskalifiye olmuşlardır.
Şu halde, Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce'yi etkileyen pek çok tarihsel
faktörü, Batı'nın İslam dünyasını sömürmesi ve Müslümanların siyasal
iktidarlarını kaybetmeleri vakıası ile bağlantılandırmak mümkündür.
Hilafetin İlgası'nın başlattığı tartışmaları da, İsrail'in kurulmasıyla
başlayan tartışmaları da, hatta Petrol Krizi ve Postmodernizm
dolayımındaki tartışmaları da, bu ana nedene bağlamak mümkündür. Ancak,
bütün bunların ötesinde, unutulmamalıdır ki, Müslüman Düşüncesi'nin,
tarihsel koşullardan bağımsız olarak işleyen bir mahiyeti de vardır. 19.
yüzyılın ikinci yarısından sonra başladığını kabul edebileceğimiz 'ihya'
veya 'ıslah' hareketinin 'somut' ürünlerinin de, 20. yüzyılın ikinci
yarısında artık görülmeye başladığını söyleyebiliriz. Şimdi 'kavramlar'
üzerinden Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce'yi irdeleyebiliriz.
Temel
Kavramlar
Batı ile yüzleşme döneminin ilk evresindeki siyasal tartışmaların
çoğu, klasik dönem Müslüman siyasi düşüncenin kavramlarıyla yapılmıştır.
Bunlar, Halifelik, ehl-i hal ve'l-akd, şura, icma, biat kavramlarıdır.
Yapılan tartışmalarda, bir yandan modernitenin kavramları kullanılıp,
bunlara cevap yetiştirme gayreti gözlenirken, öte yandan meşruiyet
zemini, hep bu klasik kavramlardan aranmıştır. Hilafet konusundaki
tartışmalar bunun göstergesidir. Halifeliğin ilgasından sonra ise,
siyasal tartışmaların mahiyeti değişmeye başlamış; bu da terminolojiye
yansımıştır. Sünni düşüncenin 'realist' karakterinin zamanla değişmesi
ve 'idealizm' unsurunun öne çıkmasının nedeni de burada aranmalıdır.
Şeriat'ın fiilen uygulanabilmesi imkanını ortadan kaldıran bu fiili
durum, Müslümanların vicdanını incitmiş; bu da sonuç itibarıyla,
'idealist' olarak nitelendirilebilecek siyasal düşünce ve eylemlerin
popülarite kazanmasını tetiklemiştir. Benzer bir durum, Şia için de söz
konusudur. Fakat başından beri, Şia'yı 'realist' olmaya zorlayacak
tarihsel koşullarla doğrudan irtibatı olmadığı için, modern dönemde Şia
düşüncesinin 'idealist' karakterinin öne çıkması, Sünni düşünceye
nazaran daha kolay olmuştur. Bu noktada, Şia'nın 'imamet' ve 'şehadet'
kavramlarının özel bir katkısı olduğu söylenebilir. Fakat bilinmelidir
ki, Şia düşüncesinin öne çıkan hususiyeti, kavramlardan çok,
şahsiyetlerle ilgili olmasıdır. İmamet bahsinin Şia düşüncesinde merkezi
yer işgal etmesinin nedeni de budur. Kavramlar konusunda ise Sünni
düşünce daha hassastır. Belki de bu yüzden, Çağdaş Müslüman Siyasi
Düşünce'nin iki temel kavramsallaştırması olan 'cahiliye' ve 'İslam
devleti' tabirlerini, Sünni kökenli düşünürler üretmiştir.
Bu noktada, ilk olarak Reşid Rıza'nın kullandığı ve zamanla içeriği
farklı akımlara göre değişen 'İslam Devleti' kavramı üzerinde
durulmalıdır. Reşid Rıza, kavramı, şura, içtihad vb. klasik dönemlerde
yoğun olarak kullanılan diğer terimleri 'modern' içeriklerle
tanımlamasına rağmen, Seyyid Kutup, kavramı, modernitenin bütün
unsurlarından arınmış, Ümmet'in siyasi iktidarını sembolize edecek bir
içerikle tanımlamıştır. Aynı içerik, Mevdudi'nin terminolojisinde de
vardır. İslam Devleti kavramı, İslami Hareketlerin siyasal
terminolojinin merkezinde yer alır. Kelim Sıddıki'nin, İran Devrimi
modelini bütün Müslümanlara önerirken kullandığı şu ifade, bu
düşüncemizi yeterince kanıtlamaktadır: "Bütün Müslümanlar İslam Devrimi
yoluyla bütün dünyada İslam Devleti kurmak zorundadırlar. Bu
Müslümanların üzerine düşen itikadi bir görevdir." Ancak bu 'orijinal'
kavramsallaştırma, bir başka orijinal kavramla birlikte düşünüldüğünde,
Müslümanların günlük siyasal pratiklerine ilişkin yeni önerilerle de
karşılaşılmaktadır. Bu kavram ise, 'cahiliye'dir. Seyyid Kutub'un
ürettiği bu kavram, hem Müslümanlar için yeni bir 'toplum' tanımlaması
getirmektedir; hem de daha önceki 'dar' (ülke) kavramı temelinde yapılan
tartışmayı, kökünden değiştirmektedir. Kutub, modern dönemdeki Müslüman
toplumları 'cahiliye' olarak tanımlamakla, bu toplumların hem
'Müslümanlığı'nı 'itikadi açıdan' ciddi bir biçimde sorgulamakta, hem de
mevcut siyasi yapıların meşruiyetini reddetmektedir. Geriye, elbette,
Müslümanların, cahiliyeyi ortadan kaldırıp, 'Ümmet'i tesis etmeleri
sorumluluğu kalmaktadır. Kutub'un burada önerdiği yöntem ise, 'ilahi'
dediği ve Hz. Peygamber'in Mekke şartlarında takip ettiği yöntemdir.
Buna göre, "La ilahe İllallah" diyen ve bu biricik söz ile cahiliyeyi
reddeden Müslümanlar, mevcut toplumdan ayrı bir örgütlenme (İslami
Hareket) içine girecekler ve bu hareket zamanla güçlenecek ve tıpkı Hz.
Peygamber'in Medine'de yaptığı gibi, kendi iktidarını kuracaktır. Model
budur. Bu model, Müslümanların tarihsel siyasal deneyimlerinden kökten
farklıdır ve bu yüzden orjinaldir. Şia dünyasında farklı isimler altında
denense de, İran örneğinde, içerik itibarıyla (kimi organizasyonel
boyutları farklı olsa da) benzeri bir yöntem takip edilmiştir. Nihayet
sonuçta İran'da Devrim'le kurulan devlet, böylesi bir 'devlet'tir.
Kutub'un 'cahiliye' kavramı temelinde yaptığı tanım ve yorumların,
militan örgütler tarafından 'kısmen' yanlış anlaşılması, Çağdaş Müslüman
Siyasi Düşünce'de 'farklı' bir düşünsel ve eylemsel pratiği ortaya
çıkarmıştır ki, buna 'militanizm' denebilir. Özellikle Mısır örneğinde
net bir biçimde görüldüğü gibi, 'cihad' kavramını, 'silahlı mücadele'
olarak yorumlayan bu gruplar, ya Kutub'un 'cahiliye' kavramına farklı
bir açıdan bakmışlar ya da klasik fıkıhtaki 'irtidad' kavramı temelinde
bir strateji takip etmeyi tercih etmişlerdir. Bu gruplar, ya Et-Tekfir
ve'l-Hicre örneğinde görüldüğü gibi, 'hazırlık evresi'ni toplumdan
soyutlanma şeklinde algılamışlar ya da Cihad Örgütü örneğinde olduğu
gibi, toplumun 'irtidad' etmiş olduğu yorumundan hareketle, ona karşı
şiddet kullanımını meşru görmüşlerdir. Bu grupların siyasi düşüncesinin
merkezindeki kavram da 'İslam Devleti' olmasına rağmen, toplum tanımı
konusunda farklı düşüncelere sahip olmaları, onların 'yöntemsel' açıdan
da farklı pratikler ortaya koymalarına neden olmuştur.
Çağdaş Müslüman Siyasi Düşünce'nin bir diğer akımı olan 'Müslüman
Modernistler' ise, siyasal tartışmalarında, orijinal bir kavram
önerisinde bulunmak yerine, modernitenin kavramlarını meşrulaştırma
tavrını benimsemişlerdir. Nitekim, bazı çevrelerce İslam'ın 'ilk
liberali' olarak adlandırılan Ali Abdurrazık, siyaset kurumunun (ve
düşüncesinin) 'beşeri' karakterine atıfla, demokrasinin de Bolşevikliğin
de, yerine göre, pekala 'İslami' siyasi rejimler olarak kabul
edilebileceğini söylemiştir. Benzer bir üslupla Müslüman modernistler,
'şura'nın demokrasi anlamına geldiğini, temel insan hak ve
özgürlüklerinin İslamileştirilebileceğini vs. ileri sürmüşlerdir. Ancak
Müslüman modernistlerin bu yaklaşımı, Müslüman kitlelerin vicdanında
ciddi bir yer bulamamıştır. Bu yüzden, bu yaklaşımın ürettiği siyasal
düşünce, 'eklektik' kalmış, halk tabanında ciddi bir yansıması olmamış
ve statükonun devamından başka bir sonuç da doğuramamıştır. Müslüman
modernistlerin yapmaya çalıştığı şey, tipik manada, ilk dönem 'Müslüman'
filozoflarının yapmaya çalıştığı şeydir. Farabi nasıl 'Medine-i
Fazıla'yı, Aristo'nun 'Politika'sından esinlenerek yazmışsa, Müslüman
Modernistler de, modernitenin 'demokrasi' modelinden etkilenerek siyasal
düşünceler üretmeye çalışmışlardır.
Gelenekçiler ise, genel olarak, aktif bir biçimde yürüyen bu
tartışmalarda yer almamışlardır. Temel tavırları, klasik fıkhın
görüşlerini tekrarlamaktan ibaret olan gelenekçiler, çoğunlukla
geleneksel kurumların (örneğin, Hilafet'in) yeniden ihyasından yana bir
tavır takınmışlardır. Fakat bu tavır, açıkçası 'romantik' sayılmalıdır.
Çünkü Hilafet'in ilgasından sonra, bu yaklaşımın somut bir netice
üretmesinin mümkün olmadığı açıktır. Hilafet'in yeniden tesisi için çaba
gösteren grupların, bu nedenle, reel siyasal tartışmaların içinde yer
alma şansları olmamıştır. Bu nedenle, bu grupları, anakronolojik
romantizm örneği olarak görmek mümkündür.
Çağdaş Dönem Müslüman Siyasi Düşüncesinin bu temel yaklaşımlarının,
modern dönemde siyasal pratikleri de olmuştur. İslamcı (veya Radikal
İslamcı) akım, dünyanın hemen her köşesinde 1970'li ve 1980'li yıllarda
popülerliği yakalamış ve nihayet İran'da bir de 'devrim' yapma
başarısını göstermiştir. Afganistan, Lübnan, Cezayir ve Sudan
deneyimleri ise, bu akımın ciddi kalkışma örnekleri olarak alınabilir.
Fakat özellikle 1990'lı yıllardan sonra, Batılı güçlerin de askeri (ve
düşünsel) taarruzları sonucunda, İslami Hareketler'in görece gerilediği
gözlemlenmektedir. İran'da bile Hatemi iktidarı döneminde, devrim
kadrolarının siyaseti (ve söylemi) değişebilmiş ve zaman zaman
'modernist' (veya 'liberal') emareler gösterebilmiştir. Yine aynı
yıllarda özellikle 'gelenekçi' görüşler popülarite kazanmış ve bu
eğilim, Batı tarafından da destek görmüştür. Bir dönem İslami
Hareketler'in içinde yer alan kişi ve gruplar, 'sistem içi'ne çekilmiş
ve 'parti siyaseti' yolunu açıkça benimsemişlerdir. İşte bu gelişmenin
nedeni üzerinde ciddi olarak durulmalıdır.
Çağdaş
Müslüman Siyasi Düşüncenin Zaafları
Bu noktada söylenecek ilk söz, siyasi düşüncenin zaafının, genel
olarak düşünsel/ideolojik zaaftan kaynaklandığıdır. Yani Müslümanların,
karşılaştıkları sorunları çözme noktasında sıkıntı yaşamaları,
öncelikle, kendi terminolojilerini iyi bilmemeleri (ve doğal olarak,
kullanamamalarıyla) alakalıdır. Bir başka ifade ile, Müslümanlar,
siyasal hareket (ve hatta devlet) kurmalarına rağmen, düşünsel yetkinlik
açısından zaaflar taşıdıkları için, temel sorunlarına çözüm
bulamamaktadırlar. Çağdaş dönem tecrübesini bu şekilde özetlemek
mümkündür. Yaşanan sıkıntıları, dış baskılarla izah etmek de bir
yaklaşım olarak görülebilir, ancak isabetsizdir. Çünkü aktivite üreten
şey, temelde düşünsel dinamizmdir. Ekonomik ve siyasal güç, ancak bu
dinamizm olursa, anlamlıdır ve sürece katkıda bulunabilir. Düşünsel
yetkinlik olmadığında, her iki faktör de, sonuca götürücü bir etki
doğuramazlar.
Örneğin, çağdaş dönemde üretilen İslam Devleti kavramının içeriğinin
'sorunlu' olduğu söylenebilir. Bu konuda belki de en somut önerileri
getirmiş olan Mevdudi'nin çabasının dahi, eklektik unsurlar içerdiği
görülmektedir. Bilindiği gibi Mevdudi, muhalifleri tarafından Bolşevik
modelin kopyasını üretmeye çalışmakla da suçlanmıştır. Dikkatli bir
gözle bakıldığında, gerçekten 'terminolojik safiyet' açısından bazı
kusurlar olduğu söylenebilir. Nitekim, Mevdudi'nin: "İslam'ı, yerine
göre bir 'dini demokrasi' olarak görmek mümkündür" görüşü ve ardından da
Pakistan'da 'parti politikası' yöntemini uygulaması, bir anlamda bu
görüşümüzü doğrulamaktadır. Aynı şekilde İran'da, Humeyni, demokrasiye
açık eleştiriler yöneltmesine rağmen, devrim kadrosu içinde yer alan
Hatemi, liberal bir söylemi benimseyebilmiş, Lübnan'da Hizbullah lideri
Fadlallah, demokrasi hakkında hayırhah ifadeler kullanıp, siyasi düzenin
içinde yer almakta bir beis görmemiş, Hamas ise 'siyasi düzen' içerisine
girme yönünde benzer emareler göstermiştir. Bütün bunlar, hep şu gerçeğe
işaret etmektedirler: Müslümanlar, sahih ve orijinal dile vukufiyetleri
ölçüsünde sahih eylemlerde bulunabilmektedirler. Bu temel noktada
sorunlarını çözmedikçe de, sağlıklı siyasal düşünceler ve kurumlar
oluşturamamaktadırlar.
Bu bağlamda yapılması gereken şeyi en özet bir şekilde, "Müslümanların,
öncelikle İslam'a vakıf olmaları gerektiği" şeklinde ifade edebiliriz.
Gerçekten de sorun buradadır. İslam'a vukufiyet ise, öncelikle İslam'ın
temel kavramlarına vukufiyeti gerektirir. Bunun için, "İslam'ın insan ve
toplum modeli"nin iyi bilinmesi gerekir. Bu modelin temelini 'mümin kul'
oluşturur; çatısını ise, 'takva' esasına dayalı 'birlik' (Ümmet)
anlayışı oluşturur. Temelde, Allah'a teslimiyet vardır. Zaten bu dinin
adı da onun için İslam'dır. Bu, müminin 'birey', 'vatandaş', 'işçi' vs.
olmadığı anlamına gelir. Mümin, kuldur. Allah'ın yüksek otoritesine
teslim olmuştur; yani 'hududullah' ile sınırlıdır. İşte bu nedenle,
mümin, 'özgür' olamaz. Mü'minin 'ödevleri' vardır; 'hak' ise, zaten
El-Hakk ve El-Hakim (Hüküm ve Hikmet Sahibi) olan Allah'tır ve O'nun
tarafından belirlenir. Beşerin belirlediği bir 'hak', İslami manada bir
'hak' değildir. Hak, El-Hakk'tan soyutlanamaz. Dolayısıyla İslam,
'hakikat'in bizatihi kendisidir. Hümanizm, rasyonalizm ve sekülarizm
üçlüsünün ürettiği 'insan hakları' ve özgürlük kavramları, İslam'ın hak,
ibadet ve teslimiyet kavramlarıyla çelişir. Bu nedenle bu üçlünün
ürettiği siyasi model olan demokrasi modeli de İslamileştirilemez.
Müslümanlar bu kavramlar konusunda bu netliğe ulaşmadıkça (ve içeriğini
de yetkinlikle doldurmadıkça) siyasi düşünce üretme noktasında zaaflarla
malul olmaya devam edeceklerdir.
Çağdaş
Müslüman Siyasi Düşüncenin Potansiyelleri
Zaaflarla malul olmakla birlikte, düşünsel gelişim süreci açısından
bakıldığında, İslam dünyasında düşüncenin 'başlangıç evresi'ni aşma
temayülleri gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu gelişmeyi, 'orijinal dil'e
vukufiyet kriteri ile ölçmek mümkündür. Eğer Müslümanlar, orijinal
İslami dili iyi kullanabilirlerse, hayatı 'değiştirme' (hatta 'hayata
hükmetme') noktasında ilk ciddi adımı atmış olacaklardır. Bu
gerçekleşmediği sürece de, hakim ideoloji karşısında 'tepkisel' tavırlar
almayı sürdüreceklerdir. Geçtiğimiz asır boyunca, Müslümanların
'geriliğin' asli nedeni, ne maddi yetersizlikler ne de kitlesel destek
konusunda karşılaşılan sorunlardır. Bilakis asıl neden, orijinal dile
vukufiyet konusunda yaşanan sıkıntılardır. Çünkü dünyayı değiştirmek
için, öncelikle bu değişimin 'nasıllığı' konusunda netleşmek
gerekmektedir. Nasıl ki plan olmadan bina yapılamıyorsa, aynı şekilde,
orijinal dile vukufıyet kesbedilmeden de İslam'ın istediği şekilde bir
'inşa faaliyeti' gösterebilmek mümkün değildir.
Bu açıdan bakıldığında, siyasi düşüncenin kavramları, iyi bir ölçüt
olabilir. Çünkü siyasi düşünce, genel manada düşünce binasının 'üst'
katında yer alır. Yani felsefe temel ise, siyasi düşünce çatı
mesabesindedir. Dolayısıyla, bu şu anlama gelmektedir: kelimenin doğru
anlamıyla bir 'İslami' siyasi düşünce üretildiğinde, orijinal dile
vukufıyet sorununun çözüldüğü söylenebilir. Başka bir ifade ile,
Müslümanların 'orijinal' manada bir siyasi düşünce üretememiş olmaları,
orijinal dile vukufıyet noktasındaki sorunların devam ettiğini gösterir.
'Çağdaş' dönem açısından bir kritik yaptığımızda, genel manada
'düşünce'nin sorunlarla malul olduğu açık olduğuna göre, siyasi düşünce
noktasında henüz somut ürünler ortaya konulamamış olmasını doğal
karşılamak gerekir.
Ancak, Müslümanların, zaaflarının yanında 'potansiyelleri' de vardır.
Zaten düşünsel gelişimi sağlayan da bu potansiyeldir. Müslümanlar
yaklaşık olarak l asırdır bir 'düşünsel dinamizm' süreci
yaşamaktadırlar. Bunun elbette 'harici' nedenleri de vardır. Fakat
dinamizmi sağlayan şey, harici olmaktan ziyade 'dahili'dir. Bu ise, esas
itibarıyla, gelişim sürecinin 'iyi yolda' olduğu anlamına gelir. Bu
dinamizmi sağlayan asli öğe ise, 'kaynağa yönelme' tavrıdır. Buna 'Öze
Dönüş' de diyebiliriz. Bu tabir, bir gerçeklikten ziyade, bir 'özlem'i
yansıttığı için, şu an itibarıyla somut sonuçlar vermemiştir. Ancak, bu
yönelimin olumlu yanı, istikametin doğru olmasıdır. Müslümanlar bugün
artık çözümün Kur'an'ı iyi anlamak ve Kur'an'a tabi olma noktasında da
Peygamberimizin sahih örnekliğini takip etmek olduğunu bilmektedirler.
Bilmedikleri şey, bunu nasıl yapacaklarıdır. Nasıl sorusunun somut
cevabı ise ancak 'Hikmet' konusundaki yetkinliğe bağlıdır. Gerçi
'nasıl?' sorusuna cevap olarak, geçtiğimiz yüzyılda bir çok deneyim
yaşanmıştır, ancak henüz bu deneyimlerden somut bir netice çıkarma
aşamasına gelinmemiştir. Bu aşama, 'model üretme' veya 'program'
aşamasıdır. 'Manifesto' veya 'Deklarasyon' ile başlar, 'Hareket' ile
devam eder ve 'Devlet' ile neticelenir. Farklı coğrafyalardaki
pratiklerin yekunu bağlamında da, en sonunda, 'Medeniyet' adını alır.
Kanaatimce, Batılı temel paradigmaların çöktüğü zamanımızda, İslamcılık
akımının merkezinde yer aldığı bu düşünsel dinamizm, mezkur zaaflarından
arınıp, potansiyellerini geliştirebilirse, İslam dünyasının mevcut hali
de zaman içinde değişecektir. Bu noktada Müslümanlara düşen görev,
öncelikle orijinal İslami dile vukufıyeti sağlamak, ardından da bu dili,
moderniteyi 'aşacak' yetkinlikte kullanabilmektir. Sanılmasın ki, içinde
bulunduğumuz dönem, Müslümanlar açısından en sıkıntılı zamanlara tekabül
etmektedir. Hayır, bilakis içinden geçmekte olduğumuz dönem, pek çok
'imkan'ı da içinde barındırmakta olan bir geçiş dönemidir. Tabir-i
caizse, düşünsel yetkinlik/ideolojik cazibe açısından, zaman
Müslümanların lehine işlemektedir. Bugün Batı'nın insanlığa önereceği
yeni bir kavram veya model kalmamıştır. Batı, düşünsel alanda iflas
etmiştir. İçinden geçmekte olduğumuz dönem, Batı için, 'Gerileme Devri',
bizim için ise 'Fetret Devri'dir. Gerilemenin sonu yıkım, fetretin sonu
diriliştir. Müslümanlara düşen görev, sürecin aşamaları konusunda
isabetli tahliller yapmak ve uygun aşama için uygun çözümler üretmeye
çalışmaktır. Bu konuda ne kadar çok 'tecrübe' edinirsek, çözüme ulaşma
şansımız da o oranda artmaktadır. Son yüzyıl içinde siyasal alanda pek
çok tecrübe edindik. Önemli olan, bu tecrübelerden ders alıp, ileriye
doğru bir adım daha atmaya çalışmaktır. Bunu sağlayacak olan şey ise,
'dinamizm'in devamı konusundaki hassasiyeti kaybetmemektir. |