|

Hasan Yılmaz / BURSA
SORU-1: Kur'an'daki kimi ayetleri günümüzle bağlantılandırmak mümkün
gözükmüyor. Geçmişteki bir olayı veya şeyi doğrudan muhatap almakta ve
onların durumunu değerlendirmekte veya belli bir olayı tanımlamakta,
günümüzde benzer olay ve şeylerin tekrar olması mümkün olmadığına göre
bu tür ayetleri nasıl anlayacağız. Tarihselcilerin de dediği gibi kimi
ayetler geçmişte mi kalmıştır?
CEVAP-1: Söylemek istediğinizi daha somut hale getirerek o ayetlerden
birkaç örnek vermiş olsaydınız, kastınızı daha iyi anlamış olurduk.
Ancak hukukta bir kural vardır: "olayın hususiliği hükmün umumiliğine
mani değildir" veya "hitabın hususiliği hükmün umumiliğine mani
değildir." Zira Kur'an'da geçen "ifk" olayının (24/11-20) zaman, mekan
ve şahısları tarihin belli bir dilimine ait iken; insanlığa verdiği
mesaj tüm zaman ve mekanlar için genel geçerdir. Her hangi bir kimseye
iftira edene, dünyada verilecek ceza, toplumun o kimseye karşı
takınacağı tavır ve ahlaki duruş hiçbir zaman, mekan ve şahısla sınırlı
değildir.
Bu olaya bağlı olarak Hz. Ebu Bekir (R.A) Hz Aişe (R.anha) İftira
olayını yayanlardan biri için (ki, bu insana muhtaç olmasından dolayı en
çok yardımda bulunanlardan olduğundan) asla yardım yapmayacağına yemin
etmişti.
"İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve
Allah yolunda hicret edenlere yardım etmeyeceklerine yemin etmesinler.
Affetsinler, bundan vazgeçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasından
hoşlanmaz mısınız? Allah bağışlayandır, merhamet edendir.(24/22)
Bu ifadelerin Hz. Ebu Bekir (R.A) için gelmiş olması, tüm ümmeti
bağlayıcı olmasına mani değildir. Tevbe edip hallerini değiştirdikleri
takdirde Hem Allah'ın, hem de müminlerin bu insanları bağışlayacakları
bildirilmektedir.
Ayrıca Kur'an'ın belirlediği hukuk ve ahlak kuralları tarihsel verilere
dayanan veya dayandırılan bir özelliğe sahip değildir. Bu ilkeler
değişken olmayan asıllar üzerine bina edilmiştir. Bu asıllar eşyanın
tabiatı ve insanın fıtratıdır. Bunların özellikleri Hz. Adem (a.s)den
kıyamete kadar hiçbir değişme göstermeden devam edecek bir özellikte
yaratılmıştır. Yaratan, insanlık için koyduğu kuralları bu değişmezler
üzerine bina etmiştir. İnsanın uzvi ihtiyaçlarıyla ve iç güdüleriyle hep
aynı insan olduğu gibi, benliğine ilham edilen (fücur ve takva) özelliği
ile hevasını veya Rabbini ilah edinmede de bir değişim göstermemiş hep
aynı sonuçlar tezahür etmiştir. "Ben sizin en büyük rabbinizim!"(79/24)
diyen sadece Firavun değildir. Geçmişte ve bugün bu role soyunan
insanlar ve kurumlar hep olagelmiş ve de olmaya devam etmektedir.
Firavun'u halkı nezdinde meşrulaştırmaya çalışan Haman ve sihirbazları o
güne mahsus değildir. Yine tarihin her döneminde ve bugün bu görevi
icraya talip nice şahıs ve kurumlar hep olmuştur ve de olacaktır.
Eshab'ul-Uhdud'un tarihin derinliklerinde kaldığını ve bu olayların bir
daha yaşanmadığını mı düşünüyorsunuz? Afganistan'da Cenk Kalesi'nde
yangın bombalarıyla yakılanlar, insanlık dışı muamelelere tabi tutularak
boyunlarına ip takılıp aşağılananlar farklı bir manzara mı arz ediyor?
Çıkarları uğruna akıl almaz zulümleri farklı coğrafyalarda icra
edenlerin ortaya koyduğu sahneleri ne ile izah etmek mümkündür? Tarih
hep tekerrür ediyor, zalimler ve mazlumlar değişse de. "Kurt ve kuzu"
hikayesinin masal kitaplarının sayfalarında kaldığını zannetmeyin. "Yeni
dünya düzeni" içerisinde bu oyunların hep sahnelendiğini görmek için
dünyayı gözlemlemek yeterli olacaktır.
Ayrıca insanlık tarihi boyunca gönderilen peygamberlerin getirdiği
mesajlara bakıldığı zaman bu çok açık olarak görülmektedir.
Birbirlerinden zaman ve mekan olarak çok uzak olan insanların,
sergiledikleri davranışların ve Peygamberlere yaptıkları itirazların
kelimeler ve tavırlar olarak bile aynı olduğunu (11/32, 53, 62, 82, 118,
120, 50/12-14) görüyoruz. Bunları kör bir tesadüfe bağlamak mümkün
değildir.
Zekat ve sadaka gibi ekonominin zaman ve mekanla değişkenlik
gösterebilen kısmıyla alakalı olanlarda sabit olan illet zenginliktir.
Zenginliği oluşturan miktarın zaman ve zemine göre değişeceğinden bunu
tespit etmemiştir. Aynen "savaş için kuvvet hazırlayın" emrinde olduğu
gibi. Hazırlanacak kuvvet bulunduğumuz zaman ve imkanlar ölçüsüyle
alakalı olduğu gibi, belirleyeceğimiz zenginlik ölçüsü de içinde
bulunduğumuz coğrafyanın ve zamanın imkanlarıyla bağlantılı olacaktır.
Toplum düzenini kurmada ve toplumsal olayları, ahlaki çöküntüleri
yargılamada Allah'ın hiçbir tarihte ayrıcalık yapmadığını ve O'nun
sünnetinde bir değişiklik olmadığını (33/38, 23/43, 40/82, 15/12, 1/137,
7/134) ilgili ayetler göstermektedir.
Tarihselci yaklaşımların temelinde ilahi iradenin belirleyiciliğinden
kurtularak, insanın istek ve arzularına sınırsız bir zemin açma isteği
yatmaktadır. Bu düşüncenin çıktığı batıda, Kutsal metinlerin (Tevrat ve
İncil) muharrefliğinden istifadeyle amaçlarına bir takım badirelerden
geçerek ulaşmışlardır. Kur'an hala orijinalliği ile hem kendini hem de
kendinden önceki kitapları koruyarak insanlığın hidayet kaynağı olma
özelliğini muhafaza etmektedir. Bu nedenle Allah kitabını şöyle
özetliyor:
"Biz size açıklayıcı ayetler, sizden önce gelip geçenlerden bir örnek ve
Allah'a karşı saygılı olanlara bir öğüt indirdik." (24/34)
Bu ayet sorunuzun cevabını tek başına vermektedir. Kur'an'da hiçbir ayet
gereksiz zikredilmemiştir. Allah, kitabını takdim ederken: "Çeşitli
olaylar hakkındaki hükümleri açıklamak, yaşanmış hayatlardan örnekler
sunarak konuyu müşahhas hale getirmek ve insanların gözlerinin önüne
geçmiş ve gelecekle ilgili sahneleri koyarak onlara öğüt vermek olduğunu
açıklamıştır. Öğüt ve açıklamanın tabiatında yaşanmış olaylardan
örnekler sunmak, gelecekle ilgili olaylardan haberdar etmek ve özel ve
genel yasaları hatırlatarak kişiye ufuk belirleyip yön vermek vardır. Bu
nedenle insandan, yer yüzünde dolaşarak kendilerinden öncekilerin
akıbetlerinin görülmesini (40/21) istemektedir.
İnsanı yaratan onun nasıl uyarılması gerektiği konusunu insandan daha
iyi bileceğine göre, onu gerektiği gibi uyarmak için hiçbir ayrıntıyı
eksik bırakmamıştır. Adem'in iki oğlunun hikayesinden mağara ehline, Nuh
tufanından fil vakıasına, Firavun hanedanından İrem medeniyetine, Lut
kavminden Zülkarneyn(a.s)'ın yolculuğuna dek hayat serüvenleri belli bir
amaç için anlatılmıştır. Her birinde kendimizce ibret alacağımız ve
kendimizi bulacağımız sahneler vardır. Kişiye özel olaylar da bile bizim
için nice ahlaki öğütlerin olabileceğini düşünmemiz gerekir. Peygamberin
hayatında cereyan eden birazda ailevi bir boyut arz eden "Tahrim"
olayını düşünün. Onun şahsında gizliyi ve açığı bilen Allah bu olayla
müşahhas hale getirerek her şeye kadir olduğunu ve her şeyi bildiğini;
Peygamber eşleri bile olsa hiçbir şeyden geçmediğini, Peygamber dahi
olsa hatasını gizlemediğini ilan ederek bize öğüt vermektedir.(66/1-5)
"(Ey Muhammed! Bu) ayetleri üzerinde düşünsünler ve aklı olanlar öğüt
alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır."(38/29) ve düşünen
bir kavim içindir, diyoruz.
SORU 2- Kur'an Arap toplumunu muhatap aldığı için hükümlerini onların
örfünde olan uygulamalara dayandırmış, o günün uygulamalarına düzenleme
getirmiştir, örneğin evlilik, boşanma, cariye ve köle hukuku, kısas
konusu gibi. Şayet başka bir topluma gelseydi o zaman bu hükümlerde bir
değişiklik söz konusu olacak mıydı? Her toplumun örfü farklı olduğuna
göre bu farklılıkların hükümlerde bir payı var mı?
CEVAP-2 : Bu bakış açınızı yeniden gözden geçirin. Çünkü İslam fıtrat
dinidir ve insanın fıtratını ve eşyanın tabiatını esas alarak hüküm
koyar. Ne Arabı ne de Acemi/Arap olmayanın örfünü esas alarak hüküm
koyar. Şunu yakinen bilmeliyiz ki İslam Allah'ın dinidir Arab'ın değil.
Bir şeyin Din olması için Kur'an'dan olması gerekir. Hiçbir kavmin
teamülleri ve örfü Din değildir. Ancak "Eşyada asıl olan mübahiyettir."
Aksine bir delil olmadığı sürece bir şey bulunduğu hal ile devam eder.
İlahi iradeye aykırı olan bir anlayış veya hüküm vahiy sürecinde gerekli
müdahale ile değiştirilmiştir. Geleneksel kültürün Din gibi algılandığı
Arab teamüllerinin din ile bir ilgisi yoktur. Bahsini ettiğiniz evlilik,
boşanma, cariye ve köle hukuku, kısas konuları o günün dünyasında bütün
milletlerde var olan hususlardır.
“Onda (Tevrat'ta) üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna
burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir.
Kim de bu hakkını bağışlar, sadakasına sayarsa o, kendisi için keffaret
olur. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta
kendileridir.”(5/45) İslam bu vakıaları geldiği toplumlarda hazır bulmuş
ve halli konusunda çözüm getirmiştir. Öç alma duygusundan doğan kan
davalarına, ekonomik sömürü anlayışından doğan faiz uygulamalarına,
güçlünün zayıfa tahakkümünden doğan köle ve cariye anlayışına,
insanlığın neslinin devamı ve cinsel tatminden doğan evlilik
ilişkilerinin nasıl yapılacağına ve insana Allah'a kul olma bilincinin
doğru bir biçimde verilmesine kadar her konuya doğru olan hükmü
koymuştur.
İslam Arab olmayan toplumlara da gönderilmiştir. Hz. Adem (a.s)dan beri
Allah'ın insanlara gönderdiği dinin adı İslam'dır. "Allah indinde din
İslam'dır."(3/19,85) ayeti bunu açıkça ifade etmektedir. Ancak İslam'dan
zaman içinde uzaklaşanlar hevalarına uyarak çeşitli yollar
edinmişlerdir. İşte bu yollar tarih boyu tevhid ve şirk mücadelesinin
odak noktası olmuştur. Allah bunları "haktan geriye kalan ancak
batıldır" ifadesiyle tanımlamıştır. Batılın coğrafyasının ve sahiplenen
toplumunun Allah indinde hiçbir kıymeti yoktur. İnkar edenleri
yeryüzünde yürüyen hayvanların en kötüsü olarak (8/55) nitelendirmiştir.
Bununla birlikte Allah'ın kitabını tahrif eden ve inkar eden ehli kitabı
da yaratılmışların en şerlileri olarak (98/6) tanımlamıştır. Bu nedenle
cahili toplumların teamüllerini Allah asla kutsamaz.
İslam'da her şeyi belirleyen ana düşünce, akidedir. Hayatı tanzim eden
nizam da bu akideden çıkar ve akidenin cinsindendir. Akidenin temeli ise
tevhiddir. Tevhid, inançta ve amelde Allah'ı birlemek demektir. Yani
konumuz ister iman olsun isterse amel, belirleyici olarak sadece Allah'ı
bilmektir. İhlas'ın, dini Allah'a has kılmanın (4/146, 10/22) anlamı da
budur. Allah, dinine, ne elçilerinin isteklerini, ne de elçinin içinden
seçildiği kavminin teamüllerini karıştırmıştır.
"Eğer o bize atfen ona (Kur'an'a) bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu
kıskıvrak yakalardık; sonra onun şah damarını koparırdık. Hiç birinizde
onu bundan koruyamazdınız." (69/44-47) tehdidi üzerinde düşünülerek,
peygamberlerin de dindeki yerinin doğru tespit edilmesi bu konuyu
yakından ilgilendirmekte olduğu bilinmelidir ki, din Allah'a mahsus
olsun.
SORU 3- Kur'an'da her topluma elçi gönderildiği söyleniyor. Burada
kastedilen toplum veya kavim ne anlama geliyor? Tarihin belli bir
döneminde yaşamış yüzlerce kavmin aynı anda ayrı ayrı yüzlerce
peygamberi mi vardı?
CEVAP-3: Kavim kelimesinin lügat anlamı: Bir peygambere tabi insan
topluluğu, aralarında dil, âdet, örf ve kültür birliği olan cemaat,
topluluk, millet demektir.
Kavim kelimesinin Kur'an'daki kullanıldığı yerlere baktığımızda bir
peygamberin içinden seçildiği ve lügat anlamında ifade edildiği gibi,
aralarında dil, örf, âdet ve kültür birliği olan bir topluluk anlamına
geldiği (28/76), bir peygamberin içinden seçildiği ve onlarla ırki
anlamda ortak yanları bulunan bir topluluk (14/ 9,29; 9/70)
kastedilmektedir.
Özellikle Kasas:76'da : "Gerçekten Karun Musa'nın kavminden idi ve
onlara karşı azgınlık etmişti…" ifadesi bunu vermektedir. Ayrıca İbrahim
suresi 9. ayetinde : "Sizden önce yaşayıp geçenlerin; Nuh, Âd, Semûd
kavimlerinin ve onlardan sonra gelenlerin haberleri sizlere ulaşmadı
mı?..." Yine Tevbe:70. ayetinde: "Onlara kendilerinden öncekilerin, Nûh,
Âd ve Semûd kavminin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olmuş
şehirlerin haberi size gelmedi mi?..."
Bir de aynı ülkede olmalarına rağmen ayrı kültür ve ırklara sahip
olduklarından kavimler ayrı ayrı zikredilmektedir:
"Musa tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş kişi seçti…; Musa
kavminden bir topluluk var ki…"(7/155,159)
"Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki…"(7/127) ayetleri bu
ayrımı çok açık olarak anlatmaktadır.
Ayrıca cahillik eden bir kavim (7/138), suçlu bir kavim (7/133), kör bir
kavim (7/64), İnanan bir kavim (7/188) gibi ifadeler de
kullanılmaktadır.
Kur'an, geçmişinde ortak yanları (örf, adet, dil, kültür ve benzeri)
olan toplumları bir kavim olarak nitelemektedir. Zira peygamberimiz için
de : "Bu Kur'an sana ve kavmine bir öğüttür. Hepiniz ondan sorumlu
tutulacaksınız." (43/44) buyurulmuştur.
Bu nedenle tarihin belli döneminde yaşamış olan tüm insanlara bir kavim
denmiyor; aynı anda bir beldede veya ülkede yaşayan toplulukların da,
etnik ayrılıkları nedeniyle ayrı ayrı kavimler olarak isimlendirildiğini
görüyoruz.
Tarihin bir döneminde yaşayan yüzlerce kavme aynı anda yüzlerce
peygamber gönderildiği ile ilgili bir bilgimiz olmamakla beraber, aynı
anda iki veya üç peygamberin bulunduğuna dair Kur'ani bilgilerimiz
bulunmaktadır. Yusuf ve Yakub (a.s), Musa ve Harun(a.s), Musa, Harun ve
Şuayib (a.s), İbrahim ve Lut (a.s) aynı anda peygamber olarak değişik
coğrafyalarda elçilik görevini yapıyorlardı.
Sorunuzun başında, "Kur'an her kavme elçi gönderildiğini söylüyor"
ifadesini kullanıyorsunuz, bunun doğrusu şöyledir:
"Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de
sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir
günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap
edici değiliz.(17/15)
Rabbin, ülkelerin merkezî yerlerine, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir
peygamber göndermedikçe memleketleri helak edici değildir. Zaten biz,
halkları zalim olmadıkça memleketleri helak etmeyiz.(28/59)"
Burada ifade edilen her kavme peygamber gönderildiği değil; bir yerin
helak edilmesi için oraya peygamber gönderilmiş olması ve o toplumun da
bu peygamberi kabul etmemiş olmaları sonucu azap edileceği
söylenmektedir.
Ayrıca bu elçilerin memleketlerin yani medeniyetlerin merkezine
gönderileceği de bildiriliyor. Bu nedenle Yusuf ve Musa (a.s) Mısır'a
yerleştirilmiş (12/21, 23/50); Muhammed (a.s )da kentlerin anası olan
Mekke'den seçilmiştir. Ki, tüm insanlık en kısa zamanda haberdar olsun
diye. Bir şeyi kabul ve reddetmek için önce onun bilinip tanınması
gerektiğinden, Elçilerini en kısa zamanda tanınmasını mümkün kılacak bir
coğrafyadan "memleketlerin merkezinden ve kentlerin anasından"
çıkarmıştır.
Fikirler sınır tanımazlar. Aynen bahar çiçeklerinin kokusu gibi
rüzgarlarla iklimler ötesine taşınırlar. Toplumların birbirleriyle olan
münasebetleriyle birinden diğerine geçerek yayılır ve toplumları
kuşatır. Fikrin doğasında olan yayılmacı tabiat nedeniyle bir toplumda
pişen komşu toplumlara da düşeceğinden her topluma ayrı ayrı elçiler
gönderilmemiş; takdiri ilahinin belirleyiciliği ile en uygun yer ve
zaman seçilerek insanlık hakka çağrılmıştır. Bu çağrının en son halkası
Muhammed (a.s) ile noktalanmıştır.
Bu çağrıya kulak verenlere selam olsun diyor, her halimizi Allah'a
emanet ediyoruz.
|