Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 331 | Temmuz  2006

                   

 

 


Hasan Yılmaz / BURSA

SORU-1: Kur'an'daki kimi ayetleri günümüzle bağlantılandırmak mümkün gözükmüyor. Geçmişteki bir olayı veya şeyi doğrudan muhatap almakta ve onların durumunu değerlendirmekte veya belli bir olayı tanımlamakta, günümüzde benzer olay ve şeylerin tekrar olması mümkün olmadığına göre bu tür ayetleri nasıl anlayacağız. Tarihselcilerin de dediği gibi kimi ayetler geçmişte mi kalmıştır?

CEVAP-1: Söylemek istediğinizi daha somut hale getirerek o ayetlerden birkaç örnek vermiş olsaydınız, kastınızı daha iyi anlamış olurduk. Ancak hukukta bir kural vardır: "olayın hususiliği hükmün umumiliğine mani değildir" veya "hitabın hususiliği hükmün umumiliğine mani değildir." Zira Kur'an'da geçen "ifk" olayının (24/11-20) zaman, mekan ve şahısları tarihin belli bir dilimine ait iken; insanlığa verdiği mesaj tüm zaman ve mekanlar için genel geçerdir. Her hangi bir kimseye iftira edene, dünyada verilecek ceza, toplumun o kimseye karşı takınacağı tavır ve ahlaki duruş hiçbir zaman, mekan ve şahısla sınırlı değildir.
Bu olaya bağlı olarak Hz. Ebu Bekir (R.A) Hz Aişe (R.anha) İftira olayını yayanlardan biri için (ki, bu insana muhtaç olmasından dolayı en çok yardımda bulunanlardan olduğundan) asla yardım yapmayacağına yemin etmişti.
"İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere yardım etmeyeceklerine yemin etmesinler. Affetsinler, bundan vazgeçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah bağışlayandır, merhamet edendir.(24/22)
Bu ifadelerin Hz. Ebu Bekir (R.A) için gelmiş olması, tüm ümmeti bağlayıcı olmasına mani değildir. Tevbe edip hallerini değiştirdikleri takdirde Hem Allah'ın, hem de müminlerin bu insanları bağışlayacakları bildirilmektedir.
Ayrıca Kur'an'ın belirlediği hukuk ve ahlak kuralları tarihsel verilere dayanan veya dayandırılan bir özelliğe sahip değildir. Bu ilkeler değişken olmayan asıllar üzerine bina edilmiştir. Bu asıllar eşyanın tabiatı ve insanın fıtratıdır. Bunların özellikleri Hz. Adem (a.s)den kıyamete kadar hiçbir değişme göstermeden devam edecek bir özellikte yaratılmıştır. Yaratan, insanlık için koyduğu kuralları bu değişmezler üzerine bina etmiştir. İnsanın uzvi ihtiyaçlarıyla ve iç güdüleriyle hep aynı insan olduğu gibi, benliğine ilham edilen (fücur ve takva) özelliği ile hevasını veya Rabbini ilah edinmede de bir değişim göstermemiş hep aynı sonuçlar tezahür etmiştir. "Ben sizin en büyük rabbinizim!"(79/24) diyen sadece Firavun değildir. Geçmişte ve bugün bu role soyunan insanlar ve kurumlar hep olagelmiş ve de olmaya devam etmektedir. Firavun'u halkı nezdinde meşrulaştırmaya çalışan Haman ve sihirbazları o güne mahsus değildir. Yine tarihin her döneminde ve bugün bu görevi icraya talip nice şahıs ve kurumlar hep olmuştur ve de olacaktır. Eshab'ul-Uhdud'un tarihin derinliklerinde kaldığını ve bu olayların bir daha yaşanmadığını mı düşünüyorsunuz? Afganistan'da Cenk Kalesi'nde yangın bombalarıyla yakılanlar, insanlık dışı muamelelere tabi tutularak boyunlarına ip takılıp aşağılananlar farklı bir manzara mı arz ediyor? Çıkarları uğruna akıl almaz zulümleri farklı coğrafyalarda icra edenlerin ortaya koyduğu sahneleri ne ile izah etmek mümkündür? Tarih hep tekerrür ediyor, zalimler ve mazlumlar değişse de. "Kurt ve kuzu" hikayesinin masal kitaplarının sayfalarında kaldığını zannetmeyin. "Yeni dünya düzeni" içerisinde bu oyunların hep sahnelendiğini görmek için dünyayı gözlemlemek yeterli olacaktır.
Ayrıca insanlık tarihi boyunca gönderilen peygamberlerin getirdiği mesajlara bakıldığı zaman bu çok açık olarak görülmektedir. Birbirlerinden zaman ve mekan olarak çok uzak olan insanların, sergiledikleri davranışların ve Peygamberlere yaptıkları itirazların kelimeler ve tavırlar olarak bile aynı olduğunu (11/32, 53, 62, 82, 118, 120, 50/12-14) görüyoruz. Bunları kör bir tesadüfe bağlamak mümkün değildir.
Zekat ve sadaka gibi ekonominin zaman ve mekanla değişkenlik gösterebilen kısmıyla alakalı olanlarda sabit olan illet zenginliktir. Zenginliği oluşturan miktarın zaman ve zemine göre değişeceğinden bunu tespit etmemiştir. Aynen "savaş için kuvvet hazırlayın" emrinde olduğu gibi. Hazırlanacak kuvvet bulunduğumuz zaman ve imkanlar ölçüsüyle alakalı olduğu gibi, belirleyeceğimiz zenginlik ölçüsü de içinde bulunduğumuz coğrafyanın ve zamanın imkanlarıyla bağlantılı olacaktır.
Toplum düzenini kurmada ve toplumsal olayları, ahlaki çöküntüleri yargılamada Allah'ın hiçbir tarihte ayrıcalık yapmadığını ve O'nun sünnetinde bir değişiklik olmadığını (33/38, 23/43, 40/82, 15/12, 1/137, 7/134) ilgili ayetler göstermektedir.
Tarihselci yaklaşımların temelinde ilahi iradenin belirleyiciliğinden kurtularak, insanın istek ve arzularına sınırsız bir zemin açma isteği yatmaktadır. Bu düşüncenin çıktığı batıda, Kutsal metinlerin (Tevrat ve İncil) muharrefliğinden istifadeyle amaçlarına bir takım badirelerden geçerek ulaşmışlardır. Kur'an hala orijinalliği ile hem kendini hem de kendinden önceki kitapları koruyarak insanlığın hidayet kaynağı olma özelliğini muhafaza etmektedir. Bu nedenle Allah kitabını şöyle özetliyor:
"Biz size açıklayıcı ayetler, sizden önce gelip geçenlerden bir örnek ve Allah'a karşı saygılı olanlara bir öğüt indirdik." (24/34)
Bu ayet sorunuzun cevabını tek başına vermektedir. Kur'an'da hiçbir ayet gereksiz zikredilmemiştir. Allah, kitabını takdim ederken: "Çeşitli olaylar hakkındaki hükümleri açıklamak, yaşanmış hayatlardan örnekler sunarak konuyu müşahhas hale getirmek ve insanların gözlerinin önüne geçmiş ve gelecekle ilgili sahneleri koyarak onlara öğüt vermek olduğunu açıklamıştır. Öğüt ve açıklamanın tabiatında yaşanmış olaylardan örnekler sunmak, gelecekle ilgili olaylardan haberdar etmek ve özel ve genel yasaları hatırlatarak kişiye ufuk belirleyip yön vermek vardır. Bu nedenle insandan, yer yüzünde dolaşarak kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin görülmesini (40/21) istemektedir.
İnsanı yaratan onun nasıl uyarılması gerektiği konusunu insandan daha iyi bileceğine göre, onu gerektiği gibi uyarmak için hiçbir ayrıntıyı eksik bırakmamıştır. Adem'in iki oğlunun hikayesinden mağara ehline, Nuh tufanından fil vakıasına, Firavun hanedanından İrem medeniyetine, Lut kavminden Zülkarneyn(a.s)'ın yolculuğuna dek hayat serüvenleri belli bir amaç için anlatılmıştır. Her birinde kendimizce ibret alacağımız ve kendimizi bulacağımız sahneler vardır. Kişiye özel olaylar da bile bizim için nice ahlaki öğütlerin olabileceğini düşünmemiz gerekir. Peygamberin hayatında cereyan eden birazda ailevi bir boyut arz eden "Tahrim" olayını düşünün. Onun şahsında gizliyi ve açığı bilen Allah bu olayla müşahhas hale getirerek her şeye kadir olduğunu ve her şeyi bildiğini; Peygamber eşleri bile olsa hiçbir şeyden geçmediğini, Peygamber dahi olsa hatasını gizlemediğini ilan ederek bize öğüt vermektedir.(66/1-5) "(Ey Muhammed! Bu) ayetleri üzerinde düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır."(38/29) ve düşünen bir kavim içindir, diyoruz.

SORU 2- Kur'an Arap toplumunu muhatap aldığı için hükümlerini onların örfünde olan uygulamalara dayandırmış, o günün uygulamalarına düzenleme getirmiştir, örneğin evlilik, boşanma, cariye ve köle hukuku, kısas konusu gibi. Şayet başka bir topluma gelseydi o zaman bu hükümlerde bir değişiklik söz konusu olacak mıydı? Her toplumun örfü farklı olduğuna göre bu farklılıkların hükümlerde bir payı var mı?

CEVAP-2 : Bu bakış açınızı yeniden gözden geçirin. Çünkü İslam fıtrat dinidir ve insanın fıtratını ve eşyanın tabiatını esas alarak hüküm koyar. Ne Arabı ne de Acemi/Arap olmayanın örfünü esas alarak hüküm koyar. Şunu yakinen bilmeliyiz ki İslam Allah'ın dinidir Arab'ın değil. Bir şeyin Din olması için Kur'an'dan olması gerekir. Hiçbir kavmin teamülleri ve örfü Din değildir. Ancak "Eşyada asıl olan mübahiyettir." Aksine bir delil olmadığı sürece bir şey bulunduğu hal ile devam eder. İlahi iradeye aykırı olan bir anlayış veya hüküm vahiy sürecinde gerekli müdahale ile değiştirilmiştir. Geleneksel kültürün Din gibi algılandığı Arab teamüllerinin din ile bir ilgisi yoktur. Bahsini ettiğiniz evlilik, boşanma, cariye ve köle hukuku, kısas konuları o günün dünyasında bütün milletlerde var olan hususlardır.
“Onda (Tevrat'ta) üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir. Kim de bu hakkını bağışlar, sadakasına sayarsa o, kendisi için keffaret olur. Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.”(5/45) İslam bu vakıaları geldiği toplumlarda hazır bulmuş ve halli konusunda çözüm getirmiştir. Öç alma duygusundan doğan kan davalarına, ekonomik sömürü anlayışından doğan faiz uygulamalarına, güçlünün zayıfa tahakkümünden doğan köle ve cariye anlayışına, insanlığın neslinin devamı ve cinsel tatminden doğan evlilik ilişkilerinin nasıl yapılacağına ve insana Allah'a kul olma bilincinin doğru bir biçimde verilmesine kadar her konuya doğru olan hükmü koymuştur.
İslam Arab olmayan toplumlara da gönderilmiştir. Hz. Adem (a.s)dan beri Allah'ın insanlara gönderdiği dinin adı İslam'dır. "Allah indinde din İslam'dır."(3/19,85) ayeti bunu açıkça ifade etmektedir. Ancak İslam'dan zaman içinde uzaklaşanlar hevalarına uyarak çeşitli yollar edinmişlerdir. İşte bu yollar tarih boyu tevhid ve şirk mücadelesinin odak noktası olmuştur. Allah bunları "haktan geriye kalan ancak batıldır" ifadesiyle tanımlamıştır. Batılın coğrafyasının ve sahiplenen toplumunun Allah indinde hiçbir kıymeti yoktur. İnkar edenleri yeryüzünde yürüyen hayvanların en kötüsü olarak (8/55) nitelendirmiştir. Bununla birlikte Allah'ın kitabını tahrif eden ve inkar eden ehli kitabı da yaratılmışların en şerlileri olarak (98/6) tanımlamıştır. Bu nedenle cahili toplumların teamüllerini Allah asla kutsamaz.
İslam'da her şeyi belirleyen ana düşünce, akidedir. Hayatı tanzim eden nizam da bu akideden çıkar ve akidenin cinsindendir. Akidenin temeli ise tevhiddir. Tevhid, inançta ve amelde Allah'ı birlemek demektir. Yani konumuz ister iman olsun isterse amel, belirleyici olarak sadece Allah'ı bilmektir. İhlas'ın, dini Allah'a has kılmanın (4/146, 10/22) anlamı da budur. Allah, dinine, ne elçilerinin isteklerini, ne de elçinin içinden seçildiği kavminin teamüllerini karıştırmıştır.
"Eğer o bize atfen ona (Kur'an'a) bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kıskıvrak yakalardık; sonra onun şah damarını koparırdık. Hiç birinizde onu bundan koruyamazdınız." (69/44-47) tehdidi üzerinde düşünülerek, peygamberlerin de dindeki yerinin doğru tespit edilmesi bu konuyu yakından ilgilendirmekte olduğu bilinmelidir ki, din Allah'a mahsus olsun.

SORU 3- Kur'an'da her topluma elçi gönderildiği söyleniyor. Burada kastedilen toplum veya kavim ne anlama geliyor? Tarihin belli bir döneminde yaşamış yüzlerce kavmin aynı anda ayrı ayrı yüzlerce peygamberi mi vardı?

CEVAP-3: Kavim kelimesinin lügat anlamı: Bir peygambere tabi insan topluluğu, aralarında dil, âdet, örf ve kültür birliği olan cemaat, topluluk, millet demektir.
Kavim kelimesinin Kur'an'daki kullanıldığı yerlere baktığımızda bir peygamberin içinden seçildiği ve lügat anlamında ifade edildiği gibi, aralarında dil, örf, âdet ve kültür birliği olan bir topluluk anlamına geldiği (28/76), bir peygamberin içinden seçildiği ve onlarla ırki anlamda ortak yanları bulunan bir topluluk (14/ 9,29; 9/70) kastedilmektedir.
Özellikle Kasas:76'da : "Gerçekten Karun Musa'nın kavminden idi ve onlara karşı azgınlık etmişti…" ifadesi bunu vermektedir. Ayrıca İbrahim suresi 9. ayetinde : "Sizden önce yaşayıp geçenlerin; Nuh, Âd, Semûd kavimlerinin ve onlardan sonra gelenlerin haberleri sizlere ulaşmadı mı?..." Yine Tevbe:70. ayetinde: "Onlara kendilerinden öncekilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavminin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olmuş şehirlerin haberi size gelmedi mi?..."
Bir de aynı ülkede olmalarına rağmen ayrı kültür ve ırklara sahip olduklarından kavimler ayrı ayrı zikredilmektedir:
"Musa tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş kişi seçti…; Musa kavminden bir topluluk var ki…"(7/155,159)
"Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler ki…"(7/127) ayetleri bu ayrımı çok açık olarak anlatmaktadır.
Ayrıca cahillik eden bir kavim (7/138), suçlu bir kavim (7/133), kör bir kavim (7/64), İnanan bir kavim (7/188) gibi ifadeler de kullanılmaktadır.
Kur'an, geçmişinde ortak yanları (örf, adet, dil, kültür ve benzeri) olan toplumları bir kavim olarak nitelemektedir. Zira peygamberimiz için de : "Bu Kur'an sana ve kavmine bir öğüttür. Hepiniz ondan sorumlu tutulacaksınız." (43/44) buyurulmuştur.
Bu nedenle tarihin belli döneminde yaşamış olan tüm insanlara bir kavim denmiyor; aynı anda bir beldede veya ülkede yaşayan toplulukların da, etnik ayrılıkları nedeniyle ayrı ayrı kavimler olarak isimlendirildiğini görüyoruz.
Tarihin bir döneminde yaşayan yüzlerce kavme aynı anda yüzlerce peygamber gönderildiği ile ilgili bir bilgimiz olmamakla beraber, aynı anda iki veya üç peygamberin bulunduğuna dair Kur'ani bilgilerimiz bulunmaktadır. Yusuf ve Yakub (a.s), Musa ve Harun(a.s), Musa, Harun ve Şuayib (a.s), İbrahim ve Lut (a.s) aynı anda peygamber olarak değişik coğrafyalarda elçilik görevini yapıyorlardı.
Sorunuzun başında, "Kur'an her kavme elçi gönderildiğini söylüyor" ifadesini kullanıyorsunuz, bunun doğrusu şöyledir:
"Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.(17/15)
Rabbin, ülkelerin merkezî yerlerine, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe memleketleri helak edici değildir. Zaten biz, halkları zalim olmadıkça memleketleri helak etmeyiz.(28/59)"
Burada ifade edilen her kavme peygamber gönderildiği değil; bir yerin helak edilmesi için oraya peygamber gönderilmiş olması ve o toplumun da bu peygamberi kabul etmemiş olmaları sonucu azap edileceği söylenmektedir.
Ayrıca bu elçilerin memleketlerin yani medeniyetlerin merkezine gönderileceği de bildiriliyor. Bu nedenle Yusuf ve Musa (a.s) Mısır'a yerleştirilmiş (12/21, 23/50); Muhammed (a.s )da kentlerin anası olan Mekke'den seçilmiştir. Ki, tüm insanlık en kısa zamanda haberdar olsun diye. Bir şeyi kabul ve reddetmek için önce onun bilinip tanınması gerektiğinden, Elçilerini en kısa zamanda tanınmasını mümkün kılacak bir coğrafyadan "memleketlerin merkezinden ve kentlerin anasından" çıkarmıştır.
Fikirler sınır tanımazlar. Aynen bahar çiçeklerinin kokusu gibi rüzgarlarla iklimler ötesine taşınırlar. Toplumların birbirleriyle olan münasebetleriyle birinden diğerine geçerek yayılır ve toplumları kuşatır. Fikrin doğasında olan yayılmacı tabiat nedeniyle bir toplumda pişen komşu toplumlara da düşeceğinden her topluma ayrı ayrı elçiler gönderilmemiş; takdiri ilahinin belirleyiciliği ile en uygun yer ve zaman seçilerek insanlık hakka çağrılmıştır. Bu çağrının en son halkası Muhammed (a.s) ile noktalanmıştır.
Bu çağrıya kulak verenlere selam olsun diyor, her halimizi Allah'a emanet ediyoruz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...