Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 331 | Temmuz  2006

                   

 

 


Da Vinci Şifresi

 

Yüksel İsmailoğlu

Geçtiğimiz ayın sanat gündeminin önemli başlıklarından birisiydi Da Vinci Şifresi filmi. Kitabıyla çok ses getirmiş, 40 milyondan fazla satmış Da Vinci Şifresi'nin filmi Mayıs ayı sonunda gösterime girdi. Kitaba bağlı olarak tarihi belgesel, macera türünde olan film hıristiyanlık, özellikle de Vatikan, hakkında bir çok iddia ve eleştiri içeriyordu ve hıristiyan dünyayı derinden etkiledi. Kitap da çok etkilemişti ama filmin aldığı tepki daha fazla oldu. Bunda belki filmin görsel olarak daha akılda kalıcı olması ya da konunun daha vurgulu bir şekilde ön plana çıkarılmış olması olabilir. Kitap için Vatikan'ın olumsuz yaklaşımı biliniyordu fakat film için tepkisi daha sert oldu. Bir çok yerde filme engelleme girişimleri oldu, gösteriler yapıldı. Hatta Hindistan'da müslümanlar bile Hıristiyanlara destek olup filmi protesto ettiler.
Da Vinci Şifresi'nde yazar Dan Brown, Opus Dei adı verilen kiliseye bağlı gizli bir tarikat ile Tapınak Şövalyeleriyle birlikte Sion tarikatı isimli gizli örgütler arasındaki mücadeleyi konu ediyor. Şifrelere konu olan olaylar ise, Hz. İsa'nın ölmeden önce evli olması, öldüğü sırada eşi Magdalalı Meryem'in hamile olması ve ölümünden sonra da bir çocuk dünyaya getirmesidir. Romanın örgüsü 'kutsal kase' üzerine kurulu. Kutsal kase Hıristiyanlıkta İsa'nın çarmıha gerilmeden evvel son yemekte kullandığına inanılan kase. Roman bunun bir şifre olduğunu ve gerçek bir kaseyi değil, Magdalalı Meryem'in rahmine işaret ettiğini, dolayısıyla İsa'nın soyu anlamına geldiğini iddia ediyor. Dan Brown'a göre, 325 yılına kadar gizlenen bir şey yok, İsa'nın normal bir insan gibi evli olduğu ve karısının onun ölümünden sonra soyunu devam ettirdiği biliniyor. Ne var ki bu durum 325 yılında değişmek zorunda kalıyor. Roma'nın pagan imparatoru Constantin siyasi amaçları doğrultusunda İznik konsilini topluyor. Konsilin gündeminde İsa'nın, "tanrı mı yoksa insan mı" olduğu sorusu var. Sonuçta Konsil İsa'yı tanrı mertebesine yükseltiyor. Tabi bu karara göre Magdalalı Meryem'in mezarı ve ondan gelen soyun da ortadan kaldırılması gerekiyor. İsa'ya insan olarak inanan grup ise bu karara karşı gelerek onları korumaya alıyor ve gizlilik burada başlıyor. Kiliseye bağlı derin örgüt Opus Dei kutsal kaseyi aramaya koyuluyor, Tapınak Şövalyeleri ise onu korumaya alıyor. Tapınak Şövalyeleri daha sonra Avrupa'da kurulu olan Sion tarikatı bünyesine giriyor ve onun görevini de Sion tarikatı üzerine alıyor. Bu takip sırasında Kilise'nin, kutsal kasenin koruyucularına çok zulüm yaptığı iddia ediliyor.
Dan Brown'ın iddiaları sırf iddia olarak adlandırılamayacak kadar saldırgan. Roman boyunca kilise ve papaz kelimeleri ile birlikte işkence, yok etme, taciz vs. kelimeler kullanılıyor. Kilisenin bu yöntemlerle çalıştığı ima ediliyor. Tabi filmde de çok farklı değil yaklaşım. Buna karşın diğer taraf aciz, masum ve meşru müdafaa yapıyor görüntüsü çiziyor. Kitapta açıkça bir tarafın alçaltıldığı görülürken diğer taraf da yüceltiliyor. Romanın henüz ilk sayfasında 'gerçek' başlığı altında kısa bir metin var. Bu metinde önce Sion tarikatı olumlu kelimelerle anlatılıyor ardından, tıpkı romanın devamında olacağı gibi, Opus Dei de olumsuz kelimelerle anlatılıyor. Dikkatli okuyucular açısından bu yaklaşım da kitabın belli bir maksat doğrultusunda yazıldığının işareti. Hiç bir romanın başında bu taraf iyidir, bu taraf kötüdür, buna göre okunması gerekir tarzında ek bir açıklama bulunmaz.
Yüzyıllar boyunca bir çok insan Tapınak şövalyelerine katılıyor. Bunların arasında, romanda 'gerçek' diye söylendiği şekliyle, Newton, Victor Hugo, Leonardo Da Vinci gibi ünlü kişiler de vardır. Sürekli savunmada kalan ve akli yaklaşımı koruyor görünen bu şövalyelerin karşısında dogmalar, yalanlar ve hilelerle örülü Kilise-Vatikan var. Bunları okuduğunuzda Vatikan'ın kitaba ve filme neden öfkelendiğini anlamak zor olmuyor.
Kitabın iddialarını kendi açımızdan değerlendirecek olursak, İsa ile ilgili bilgilerin gayb niteliğinde olduğunu ve gerçeğini Allah bilir demekten öteye geçemiyoruz. Allah bu konularda herhangi bir bilgi vermiyor Kur’an’da. Bu durumda konuyu zorlamaya çalışmak karanlığa taş atmak olacaktır. Şunu da belirtmek gerekir ki kitapta bu iddialar getirilerek İsa’nın insan olduğuna, Tanrı olmadığına okuyucu ikna edilmeye çalışılıyor. Oysa biz zaten biliyoruz Hz. İsa’nın Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu, görevini hakkıyla yerine getirdiğini, O’nu çarmıha geremediklerini ve Allah’ın O’nu kendi katına aldığını. Bu yüzden biz tartışmanın her iki tarafına da uzağız. İsa’yı insan gören ve göstermeye çalışan taraf bize yakın gibi görünse de aslında yaptıkları insanları Kilise’nin boyunduruğundan kurtarırken götürüp başka boyunduruklara sokmak oluyor. Çünkü boşalttıkları alanı doğru şekilde dolduracak bir şey yok ellerinde. Neyse konuyu fazla dağıtmadan romana geri dönelim.
Bu iki grup arasındaki mücadele anlatılırken, tarihteki pek çok olaya da değinilip geçiliyor ama hiç biri yeterince anlatılmıyor. Bunun yanında bir husus daha var ki söylemeden geçemeyeceğiz, kitap edebi açıdan çizgiyi aşamıyor. Okumak bir çokları için son derece güç, çünkü kitabın önemli bir kısmı yukarıda bahsettiğimiz konuların tarihsel açılımına ayrılmış, yoğun bir isim-mekan trafiği var. Tabi gizli örgütler sözkonusu olduğu için de onların iletişim yolları olan semboller yani şifreler. Ama okumamış olanlar o kadar da çekinmesinler, kitabın bu kısmını aşabilenler macera kısmında o kadar da zorlanmıyorlar. Komplo teorilerini ve şifreleri çözmeyi sevenler içinse sözümüz yok, onlar zevkle okuyabilirler.
Kitabı okuyup beğenenler büyük bir heyecanla filmini bekliyorlardı ama filmin bu beklentileri karşıladığını söylemek zor. Daha vizyona girmeden Fransa'da Cannes film festivalindeki ilk gösteriminden sonra "büyük hayal kırıklığı" başlıkları atıldı film için, İtalyan Rai3 televizyonunda bir sinema eleştirmeni ise "Film insanların kafasını karıştırdı, gösterimin sonunda alkış yerine sessizlik vardı" diyordu. Gerçekten de kitabı okumadan filme gitseniz de aynı şeyi yaşıyorsunuz. Sırf bu roman için değil bir başkası da olsa bir kitabı filme aktarmak büyük zorluklar taşır. Kitabın hisettirdiği duyguları aynı güzellikte filme taşımak mümkün olmuyor. "Pencereden mis gibi bir ekmek kokusu yayılıyordu" cümlesini yazıda çok güzel kullanabilirsiniz, öyleki bunu okuyan da o kokuyu ta burnunda hissedebilir ama bunu aynı güzellikte filmde vermeyi başaramazsınız. "... yüzünden korku ve endişe okunuyordu" cümlesi de keza aynı şekilde. Bunları oyuncuya söyletebilirsiniz veya yaptırmaya çalışırsınız ama verebileceğiniz ancak oyuncunun yeteneğiyle sınırlı kalır. Yazı bu açıdan bir çok üstünlüğe sahip. İnsana daha iyi nüfuz ediyor. Da Vinci'de de aynı sorun var. Ayrıca kişilerin arasındaki ilişkiler, duygusal yaklaşımlar filmde aynı şekilde aktarılamamış. Aslında şöyle de söyleyebiliriz filmde ön plana çıkan konunun kendisi olmuş, karakterlerle ilgili detaylar yok olmuş. Filmde yer alan karakterlerin neye nasıl inandığını, birbirleriyle ilişkilerini tam olarak anlayamıyorsunuz. Süre darlığı da bu işin bahanesi olabilir ama az öncede söylediğimiz gibi kitap belli bir maksata haiz olduğundan sanırız filmde de aynı yol takip edilmiş. Film için seçilen oscar ödüllü yönetmen Ron Howard, oscar ödüllü başrol oyuncusu Tom Hanks ve yine oscar ödüllü müziğin yapımcısı Hans Zimmer, biraraya geldiğinde ortaya çok iyi bir yapım çıkması beklenirken film ancak vasat düzeyde kalmış. Sanatsal açıdan bu böyle. Sizi derinden etkilemiyor.
Romanın anlatım üslubu filmde de aynen kullanılmış. Bu yüzden, romanda yoğun tarihsel anlatımın olduğu ilk bölüm, filmin ilk bölümünü son derece ağır ilerleyen ve izleyeni yoran, ipin ucunu kaçıracağım korkusu yaşatan bir duruma sokmuş. Olayların karanlıkta geçmesi de cabası. Neyse ki bu durum ilk bölüm için böyle, filmin molasında temiz hava alıp tekrar yerinize geçtiğinizde daha ferah ve keyifli olan ikinci bölüm başlıyor. Bu bölüm macera kısmı, olayların aslı anlaşılıyor, şifreler çözülüyor, ardından kaçma kovalamaca ve mutlu son. Soyun gerçek sahibi tabii ki ortaya çıkıyor.
Film birebir kitabı yansıtıyor aynı şekilde başlıyor ve bitiyor ama filmde bir ayrıntı benim dikkatimi çekti ki kitapta karşılığı olmadığı için önemli buldum. Sanki konu yeterli aktarılamamış da eksik kalmasın diye eklenmiş, konuyla iligili bilgi verir gibi filmin başında ve sonunda iki diyalog var, daha doğrusu bir iki cümle var. Birincisi, olayı çözecek olan Amerikalı kahramanımız daha filmin başında bir seminer vermek üzere kürsüye çıktığında "... Gerçek ile inancı birbirinden nasıl ayırabiliriz?... Bu gece bunu yapmaya çalışacağız" diyor. İkincisi de filmin en sonunda yine kahramanımız bütün olayı çözdükten sonra bahçede oturmuş sohbet ederken, son cümlesi: "... Bu acaba hıristiyanlığın temellerini mi sarsacak, yoksa hıristiyanlık için bir tazeleme mi olacak!". Bu cümleler kitapta yer almadığı halde filmde önemli sahnelerde kullanılmış olması filmin nasıl bir etki bırakmak istediği yolunda mesajlar veriyor. Bilenlerin aklına hemen Katolik Kilise'ye karşı Protestan söylemi gelmiştir. Protestanlık da öze dönüş, tazeleme niyetiyle ortaya çıkmıştı.
Film için de kitap için de şunu söylemek gerekir ki insanı derinden etkilemiyor. Edebi açıdan değerlendirmek yanlış olur. Bunun yerine her ikisini de spekülatif bulduğumuzu söylersek yanlış söylemiş olmayız. Hatta bir adım daha ileri giderek bir propaganda filmi/kitabı da diyebiliriz. Yine de ilahiyatla ilgilenen herkesin okumasını ya da en azından filmi izlemesini öneririz. Vatikan'ın da bu kitaba karşı elindeki imkanları kullanarak, ki misilleme olarak kendi inancında olan yazarlara on tane kitap sipariş ettiği söyleniyor, mücadele ettiğini düşünürsek, Hıristiyan dünya içindeki çatışmada güncel yaklaşımları bilmek açısından fikir sahibi olunmasını sağlayabilir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...