|

Da Vinci
Şifresi
Yüksel İsmailoğlu
Geçtiğimiz ayın sanat
gündeminin önemli başlıklarından birisiydi Da Vinci Şifresi filmi.
Kitabıyla çok ses getirmiş, 40 milyondan fazla satmış Da Vinci
Şifresi'nin filmi Mayıs ayı sonunda gösterime girdi. Kitaba bağlı olarak
tarihi belgesel, macera türünde olan film hıristiyanlık, özellikle de
Vatikan, hakkında bir çok iddia ve eleştiri içeriyordu ve hıristiyan
dünyayı derinden etkiledi. Kitap da çok etkilemişti ama filmin aldığı
tepki daha fazla oldu. Bunda belki filmin görsel olarak daha akılda
kalıcı olması ya da konunun daha vurgulu bir şekilde ön plana çıkarılmış
olması olabilir. Kitap için Vatikan'ın olumsuz yaklaşımı biliniyordu
fakat film için tepkisi daha sert oldu. Bir çok yerde filme engelleme
girişimleri oldu, gösteriler yapıldı. Hatta Hindistan'da müslümanlar
bile Hıristiyanlara destek olup filmi protesto ettiler.
Da Vinci Şifresi'nde yazar Dan Brown, Opus Dei adı verilen kiliseye
bağlı gizli bir tarikat ile Tapınak Şövalyeleriyle birlikte Sion
tarikatı isimli gizli örgütler arasındaki mücadeleyi konu ediyor.
Şifrelere konu olan olaylar ise, Hz. İsa'nın ölmeden önce evli olması,
öldüğü sırada eşi Magdalalı Meryem'in hamile olması ve ölümünden sonra
da bir çocuk dünyaya getirmesidir. Romanın örgüsü 'kutsal kase' üzerine
kurulu. Kutsal kase Hıristiyanlıkta İsa'nın çarmıha gerilmeden evvel son
yemekte kullandığına inanılan kase. Roman bunun bir şifre olduğunu ve
gerçek bir kaseyi değil, Magdalalı Meryem'in rahmine işaret ettiğini,
dolayısıyla İsa'nın soyu anlamına geldiğini iddia ediyor. Dan Brown'a
göre, 325 yılına kadar gizlenen bir şey yok, İsa'nın normal bir insan
gibi evli olduğu ve karısının onun ölümünden sonra soyunu devam
ettirdiği biliniyor. Ne var ki bu durum 325 yılında değişmek zorunda
kalıyor. Roma'nın pagan imparatoru Constantin siyasi amaçları
doğrultusunda İznik konsilini topluyor. Konsilin gündeminde İsa'nın, "tanrı
mı yoksa insan mı" olduğu sorusu var. Sonuçta Konsil İsa'yı tanrı
mertebesine yükseltiyor. Tabi bu karara göre Magdalalı Meryem'in mezarı
ve ondan gelen soyun da ortadan kaldırılması gerekiyor. İsa'ya insan
olarak inanan grup ise bu karara karşı gelerek onları korumaya alıyor ve
gizlilik burada başlıyor. Kiliseye bağlı derin örgüt Opus Dei kutsal
kaseyi aramaya koyuluyor, Tapınak Şövalyeleri ise onu korumaya alıyor.
Tapınak Şövalyeleri daha sonra Avrupa'da kurulu olan Sion tarikatı
bünyesine giriyor ve onun görevini de Sion tarikatı üzerine alıyor. Bu
takip sırasında Kilise'nin, kutsal kasenin koruyucularına çok zulüm
yaptığı iddia ediliyor.
Dan Brown'ın iddiaları sırf iddia olarak adlandırılamayacak kadar
saldırgan. Roman boyunca kilise ve papaz kelimeleri ile birlikte işkence,
yok etme, taciz vs. kelimeler kullanılıyor. Kilisenin bu yöntemlerle
çalıştığı ima ediliyor. Tabi filmde de çok farklı değil yaklaşım. Buna
karşın diğer taraf aciz, masum ve meşru müdafaa yapıyor görüntüsü
çiziyor. Kitapta açıkça bir tarafın alçaltıldığı görülürken diğer taraf
da yüceltiliyor. Romanın henüz ilk sayfasında 'gerçek' başlığı altında
kısa bir metin var. Bu metinde önce Sion tarikatı olumlu kelimelerle
anlatılıyor ardından, tıpkı romanın devamında olacağı gibi, Opus Dei de
olumsuz kelimelerle anlatılıyor. Dikkatli okuyucular açısından bu
yaklaşım da kitabın belli bir maksat doğrultusunda yazıldığının işareti.
Hiç bir romanın başında bu taraf iyidir, bu taraf kötüdür, buna göre
okunması gerekir tarzında ek bir açıklama bulunmaz.
Yüzyıllar boyunca bir çok insan Tapınak şövalyelerine katılıyor.
Bunların arasında, romanda 'gerçek' diye söylendiği şekliyle, Newton,
Victor Hugo, Leonardo Da Vinci gibi ünlü kişiler de vardır. Sürekli
savunmada kalan ve akli yaklaşımı koruyor görünen bu şövalyelerin
karşısında dogmalar, yalanlar ve hilelerle örülü Kilise-Vatikan var.
Bunları okuduğunuzda Vatikan'ın kitaba ve filme neden öfkelendiğini
anlamak zor olmuyor.
Kitabın iddialarını kendi açımızdan değerlendirecek olursak, İsa ile
ilgili bilgilerin gayb niteliğinde olduğunu ve gerçeğini Allah bilir
demekten öteye geçemiyoruz. Allah bu konularda herhangi bir bilgi
vermiyor Kur’an’da. Bu durumda konuyu zorlamaya çalışmak karanlığa taş
atmak olacaktır. Şunu da belirtmek gerekir ki kitapta bu iddialar
getirilerek İsa’nın insan olduğuna, Tanrı olmadığına okuyucu ikna
edilmeye çalışılıyor. Oysa biz zaten biliyoruz Hz. İsa’nın Allah’ın kulu
ve elçisi olduğunu, görevini hakkıyla yerine getirdiğini, O’nu çarmıha
geremediklerini ve Allah’ın O’nu kendi katına aldığını. Bu yüzden biz
tartışmanın her iki tarafına da uzağız. İsa’yı insan gören ve göstermeye
çalışan taraf bize yakın gibi görünse de aslında yaptıkları insanları
Kilise’nin boyunduruğundan kurtarırken götürüp başka boyunduruklara
sokmak oluyor. Çünkü boşalttıkları alanı doğru şekilde dolduracak bir
şey yok ellerinde. Neyse konuyu fazla dağıtmadan romana geri dönelim.
Bu iki grup arasındaki mücadele anlatılırken, tarihteki pek çok olaya da
değinilip geçiliyor ama hiç biri yeterince anlatılmıyor. Bunun yanında
bir husus daha var ki söylemeden geçemeyeceğiz, kitap edebi açıdan
çizgiyi aşamıyor. Okumak bir çokları için son derece güç, çünkü kitabın
önemli bir kısmı yukarıda bahsettiğimiz konuların tarihsel açılımına
ayrılmış, yoğun bir isim-mekan trafiği var. Tabi gizli örgütler
sözkonusu olduğu için de onların iletişim yolları olan semboller yani
şifreler. Ama okumamış olanlar o kadar da çekinmesinler, kitabın bu
kısmını aşabilenler macera kısmında o kadar da zorlanmıyorlar. Komplo
teorilerini ve şifreleri çözmeyi sevenler içinse sözümüz yok, onlar
zevkle okuyabilirler.
Kitabı okuyup beğenenler büyük bir heyecanla filmini bekliyorlardı ama
filmin bu beklentileri karşıladığını söylemek zor. Daha vizyona girmeden
Fransa'da Cannes film festivalindeki ilk gösteriminden sonra "büyük
hayal kırıklığı" başlıkları atıldı film için, İtalyan Rai3
televizyonunda bir sinema eleştirmeni ise "Film insanların kafasını
karıştırdı, gösterimin sonunda alkış yerine sessizlik vardı" diyordu.
Gerçekten de kitabı okumadan filme gitseniz de aynı şeyi yaşıyorsunuz.
Sırf bu roman için değil bir başkası da olsa bir kitabı filme aktarmak
büyük zorluklar taşır. Kitabın hisettirdiği duyguları aynı güzellikte
filme taşımak mümkün olmuyor. "Pencereden mis gibi bir ekmek kokusu
yayılıyordu" cümlesini yazıda çok güzel kullanabilirsiniz, öyleki bunu
okuyan da o kokuyu ta burnunda hissedebilir ama bunu aynı güzellikte
filmde vermeyi başaramazsınız. "... yüzünden korku ve endişe okunuyordu"
cümlesi de keza aynı şekilde. Bunları oyuncuya söyletebilirsiniz veya
yaptırmaya çalışırsınız ama verebileceğiniz ancak oyuncunun yeteneğiyle
sınırlı kalır. Yazı bu açıdan bir çok üstünlüğe sahip. İnsana daha iyi
nüfuz ediyor. Da Vinci'de de aynı sorun var. Ayrıca kişilerin arasındaki
ilişkiler, duygusal yaklaşımlar filmde aynı şekilde aktarılamamış.
Aslında şöyle de söyleyebiliriz filmde ön plana çıkan konunun kendisi
olmuş, karakterlerle ilgili detaylar yok olmuş. Filmde yer alan
karakterlerin neye nasıl inandığını, birbirleriyle ilişkilerini tam
olarak anlayamıyorsunuz. Süre darlığı da bu işin bahanesi olabilir ama
az öncede söylediğimiz gibi kitap belli bir maksata haiz olduğundan
sanırız filmde de aynı yol takip edilmiş. Film için seçilen oscar ödüllü
yönetmen Ron Howard, oscar ödüllü başrol oyuncusu Tom Hanks ve yine
oscar ödüllü müziğin yapımcısı Hans Zimmer, biraraya geldiğinde ortaya
çok iyi bir yapım çıkması beklenirken film ancak vasat düzeyde kalmış.
Sanatsal açıdan bu böyle. Sizi derinden etkilemiyor.
Romanın anlatım üslubu filmde de aynen kullanılmış. Bu yüzden, romanda
yoğun tarihsel anlatımın olduğu ilk bölüm, filmin ilk bölümünü son
derece ağır ilerleyen ve izleyeni yoran, ipin ucunu kaçıracağım korkusu
yaşatan bir duruma sokmuş. Olayların karanlıkta geçmesi de cabası. Neyse
ki bu durum ilk bölüm için böyle, filmin molasında temiz hava alıp
tekrar yerinize geçtiğinizde daha ferah ve keyifli olan ikinci bölüm
başlıyor. Bu bölüm macera kısmı, olayların aslı anlaşılıyor, şifreler
çözülüyor, ardından kaçma kovalamaca ve mutlu son. Soyun gerçek sahibi
tabii ki ortaya çıkıyor.
Film birebir kitabı yansıtıyor aynı şekilde başlıyor ve bitiyor ama
filmde bir ayrıntı benim dikkatimi çekti ki kitapta karşılığı olmadığı
için önemli buldum. Sanki konu yeterli aktarılamamış da eksik kalmasın
diye eklenmiş, konuyla iligili bilgi verir gibi filmin başında ve
sonunda iki diyalog var, daha doğrusu bir iki cümle var. Birincisi,
olayı çözecek olan Amerikalı kahramanımız daha filmin başında bir
seminer vermek üzere kürsüye çıktığında "... Gerçek ile inancı
birbirinden nasıl ayırabiliriz?... Bu gece bunu yapmaya çalışacağız"
diyor. İkincisi de filmin en sonunda yine kahramanımız bütün olayı
çözdükten sonra bahçede oturmuş sohbet ederken, son cümlesi: "... Bu
acaba hıristiyanlığın temellerini mi sarsacak, yoksa hıristiyanlık için
bir tazeleme mi olacak!". Bu cümleler kitapta yer almadığı halde filmde
önemli sahnelerde kullanılmış olması filmin nasıl bir etki bırakmak
istediği yolunda mesajlar veriyor. Bilenlerin aklına hemen Katolik
Kilise'ye karşı Protestan söylemi gelmiştir. Protestanlık da öze dönüş,
tazeleme niyetiyle ortaya çıkmıştı.
Film için de kitap için de şunu söylemek gerekir ki insanı derinden
etkilemiyor. Edebi açıdan değerlendirmek yanlış olur. Bunun yerine her
ikisini de spekülatif bulduğumuzu söylersek yanlış söylemiş olmayız.
Hatta bir adım daha ileri giderek bir propaganda filmi/kitabı da
diyebiliriz. Yine de ilahiyatla ilgilenen herkesin okumasını ya da en
azından filmi izlemesini öneririz. Vatikan'ın da bu kitaba karşı
elindeki imkanları kullanarak, ki misilleme olarak kendi inancında olan
yazarlara on tane kitap sipariş ettiği söyleniyor, mücadele ettiğini
düşünürsek, Hıristiyan dünya içindeki çatışmada güncel yaklaşımları
bilmek açısından fikir sahibi olunmasını sağlayabilir. |