Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 331 | Temmuz  2006

                   

 

 


Borçlu Olunca...

 

Muhammed Fatih

Defalarca binmiştim aynı yerden otobüse ve defalarca yola çıkmıştım buradan. Ama bu defa farklıydı gerçi farkın sebebi bana ait bir şey de değildi ya... tam da her yola çıkışımda ardımdan el sallayan kimsenin olmadığından dem vururken bir olay ancak bu kadar sancılı olabilirdi..
Otogarda o gece bir telaştır gidiyor vakit gece yarsını epeyce geçmiş durumda, bu saatlerde orada bulunanların amacı sabahın erken saatlerinde yolculuğu bitirmek ya da mesaiye yetişmekten ibarettir. Ancak bu gece farklı bir kalabalık var otobüslerin önleri tıklım tıklım bir yanda halay çekenler bir yanda ağıt yakanlar bir yanda kaçamak yakılan sigaralar diğer yanda kaçamakları görmemek için kaçırılan gözler, başka bir yerde gösterilmek istemeyen göz yaşları bazen de cesaret verme adına takınılan cesurluk rolü, başka bir köşede ayrılığın öncesinde ayrılığın sonrasına dair söylenmiş birkaç kelime, buruk başlar, verilmeye hazır harçlıklar, yolda yürek tutsun diye yapılmış hamur işleri... aslında hepsinin ekseninde yalnız bir sınıf insan vardı. Vatan borcunun vadesi gelmiş vatana borçlu gençler! çekilen halaylar onlar için yakılan ağıtlar onların gidişine sigaraları ateşe veren onlar kaçamakları mazur görülen onlar cesaretlendirilmeye çalışılan onlar ayrılığa dair söz söyleyen onlar başların burukluğu da onlar içindi. Alacaklı hepsine bir davet gönderip gereğini yapmalarını istemiş ve onlara borcun tahsilatını bizim yaşadığımız şehirde bizi koruma şeklinde yapma emri gelmişti. Zaten bunun için aynı yerde ve aynı yöne giden araçtaydık. Tabi vatan borcu ödemeye bir kere giderdi insan onun için hatırda kalır bir uğurlama şarttı. Herkes kendi evladını, arkadaşını, kardeşini, eşini, el üstünde hatta omuzlarda getiriyordu araca kadar. Havaya atıp en büyük olduğunu haykırmayı da ihmal etmiyordu hiç biri, belli ki herkesin en büyüğü kimse; oydu vatana borçlu olan.
Gidilen yer gençlerin piştiğine inanılan bir peygamber ocağı kabul edilmekteydi, bunun için de herkes vakit varken tecrübelerini aktarıp daha iyi pişmesini sağlamalıydı borçlunun. Oysa insanları pişirip topluma çıkaran bu ocak kavurmaktaydı peygamberin yokluğunda. Kamusal alanı korumaktı onların görevleri ama kimse eşlerine kardeşlerine annelerine başörtüsü sormamıştı ve babalarına abilerine de sakal soran yoktu. Çünkü daha devletin demirbaş listesine kaydedilmemişlerdi. İşte bu dönümdü onlar için de yakınlar için de ziyarete gittiklerinde yavrularını kamusal alan neydi öğreneceklerdi. Kimileri açacak örtülerini kimileri de kazıyacak sakallarını 'Allah devleti başımızdan eksik etmesin' deyip. Onlar annelerinin örtülerine dokunan babalarının sakallarından nefret eden devlete borçlu sayıyorlardı kendilerini. Öyle saymasalar bile bir dilenciden kaçar gibi kaçmak istemiyorlardı ömür boyunca o zaman da başa gelen çekilmelidir.
Ağlayanlar başa gelenin zorluğundan ağlıyor, övünenler ise borcunu ödeyecek olmanın verdiği gururdan övünüyordu. Ama bir tek anneler değildi ağlayan oğullar da babalar da ağlıyordu. Yani yaşlı gözlerle gidiyordu hikayemizin kahramanları görevlerine, kimileri suskun gidiyordu kimileri ayrılık ebediymişçesine konuşmaya çalışıyordu ardında kelimeler kalmasın diye. Mesele ayrılık olunca öpülmeyi unutmuş eller öpülüyor esirgenen harçlıklar iade ediliyordu. Gidişlerine fotoğraf kareleri şahit oluyordu döndüklerinde bu şahitlik bir tebessümü getirir belki diye.
Ağırdan alıyor herkes, kimse istemiyor yolculuk başlasın, vakti gelmiş bu yolculuğu ertelemenin yollarını arıyor herkes. Aynı değildi benim derdim orada ki hiç kimseyle ama ben de herkes gibi istedim başlamasın yolculuk diye...

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...