|

Borçlu
Olunca...
Muhammed Fatih
Defalarca binmiştim aynı
yerden otobüse ve defalarca yola çıkmıştım buradan. Ama bu defa
farklıydı gerçi farkın sebebi bana ait bir şey de değildi ya... tam da
her yola çıkışımda ardımdan el sallayan kimsenin olmadığından dem
vururken bir olay ancak bu kadar sancılı olabilirdi..
Otogarda o gece bir telaştır gidiyor vakit gece yarsını epeyce geçmiş
durumda, bu saatlerde orada bulunanların amacı sabahın erken saatlerinde
yolculuğu bitirmek ya da mesaiye yetişmekten ibarettir. Ancak bu gece
farklı bir kalabalık var otobüslerin önleri tıklım tıklım bir yanda
halay çekenler bir yanda ağıt yakanlar bir yanda kaçamak yakılan
sigaralar diğer yanda kaçamakları görmemek için kaçırılan gözler, başka
bir yerde gösterilmek istemeyen göz yaşları bazen de cesaret verme adına
takınılan cesurluk rolü, başka bir köşede ayrılığın öncesinde ayrılığın
sonrasına dair söylenmiş birkaç kelime, buruk başlar, verilmeye hazır
harçlıklar, yolda yürek tutsun diye yapılmış hamur işleri... aslında
hepsinin ekseninde yalnız bir sınıf insan vardı. Vatan borcunun vadesi
gelmiş vatana borçlu gençler! çekilen halaylar onlar için yakılan
ağıtlar onların gidişine sigaraları ateşe veren onlar kaçamakları mazur
görülen onlar cesaretlendirilmeye çalışılan onlar ayrılığa dair söz
söyleyen onlar başların burukluğu da onlar içindi. Alacaklı hepsine bir
davet gönderip gereğini yapmalarını istemiş ve onlara borcun tahsilatını
bizim yaşadığımız şehirde bizi koruma şeklinde yapma emri gelmişti.
Zaten bunun için aynı yerde ve aynı yöne giden araçtaydık. Tabi vatan
borcu ödemeye bir kere giderdi insan onun için hatırda kalır bir
uğurlama şarttı. Herkes kendi evladını, arkadaşını, kardeşini, eşini, el
üstünde hatta omuzlarda getiriyordu araca kadar. Havaya atıp en büyük
olduğunu haykırmayı da ihmal etmiyordu hiç biri, belli ki herkesin en
büyüğü kimse; oydu vatana borçlu olan.
Gidilen yer gençlerin piştiğine inanılan bir peygamber ocağı kabul
edilmekteydi, bunun için de herkes vakit varken tecrübelerini aktarıp
daha iyi pişmesini sağlamalıydı borçlunun. Oysa insanları pişirip
topluma çıkaran bu ocak kavurmaktaydı peygamberin yokluğunda. Kamusal
alanı korumaktı onların görevleri ama kimse eşlerine kardeşlerine
annelerine başörtüsü sormamıştı ve babalarına abilerine de sakal soran
yoktu. Çünkü daha devletin demirbaş listesine kaydedilmemişlerdi. İşte
bu dönümdü onlar için de yakınlar için de ziyarete gittiklerinde
yavrularını kamusal alan neydi öğreneceklerdi. Kimileri açacak
örtülerini kimileri de kazıyacak sakallarını 'Allah devleti başımızdan
eksik etmesin' deyip. Onlar annelerinin örtülerine dokunan babalarının
sakallarından nefret eden devlete borçlu sayıyorlardı kendilerini. Öyle
saymasalar bile bir dilenciden kaçar gibi kaçmak istemiyorlardı ömür
boyunca o zaman da başa gelen çekilmelidir.
Ağlayanlar başa gelenin zorluğundan ağlıyor, övünenler ise borcunu
ödeyecek olmanın verdiği gururdan övünüyordu. Ama bir tek anneler
değildi ağlayan oğullar da babalar da ağlıyordu. Yani yaşlı gözlerle
gidiyordu hikayemizin kahramanları görevlerine, kimileri suskun
gidiyordu kimileri ayrılık ebediymişçesine konuşmaya çalışıyordu ardında
kelimeler kalmasın diye. Mesele ayrılık olunca öpülmeyi unutmuş eller
öpülüyor esirgenen harçlıklar iade ediliyordu. Gidişlerine fotoğraf
kareleri şahit oluyordu döndüklerinde bu şahitlik bir tebessümü getirir
belki diye.
Ağırdan alıyor herkes, kimse istemiyor yolculuk başlasın, vakti gelmiş
bu yolculuğu ertelemenin yollarını arıyor herkes. Aynı değildi benim
derdim orada ki hiç kimseyle ama ben de herkes gibi istedim başlamasın
yolculuk diye... |