|

DÜNYA NEREYE GİDİYOR?
Sovyetler
Birliği'nin çökmesinden sonra Dünya, ABD'nin tek süpergüç olarak kaldığı
yeni bir döneme girdi. Amerika, bu yeni dönemde Yeni Dünya Düzeni adını
verdiği 'yeni' bir küresel siyasi yapılanmaya gitmeye çalıştı. Bu
yöndeki çalışmalarını ideolojik olarak destekleyecek teorileri ise
'Batı'nın Nihai Zaferi'ni işleyen tezler oluşturdu. Bunların içinde en
meşhuru da Francis Fukuyama'nın 'Batılı Tarihin Sonu' adlı makalesi (ve
daha sonra 'Son Adam' adlı eseri) oldu. Burada Hegel'in sözlerine atfen,
liberal-demokrasinin, komünizm dahil önündeki bütün engelleri aştığı ve
bundan böyle Batı'nın karşısında hiçbir gücün kalmadığı tezi
işleniyordu. Bu tez, 'zafer sarhoşluğu'na ideolojik kılıf bulmak için
'ideal' bir işlev gördü. Ancak kısa süre sonra, 'muhtemel tehditler'
üzerinde yoğunlaşma yönünde bir tavır benimsendi. Çünkü Fukuyama'nın
tezi, aslında gerçeğe ilişkin ciddi bir önerme içermiyordu. Gerçek,
Samuel Huntington'ın formülasyonunda bir şekilde izahını bulduğu gibi
'Medeniyetler Savaşı' tezinde daha iyi yansıtılıyordu. Yani aslında
'tarihin sonu'na gelinmemişti, bilakis liberal-demokrasileri yeni
dönemde bekleyen tehlike, başta 'din-kaynaklı' olmak üzere 'kültürel'
itirazlardan gelecekti. Aynı vurguyu Zbigniew Brzezinski de, 'Kontrolden
Çıkmış Dünya' adlı kitabında yaptı. Brzezinski, yakın dönemde Batı'ya
ciddi manada tehdit olarak ortaya çıkacak bir güç görmemekle birlikte, 5
ayrı bölgede 'potansiyel' tehdit unsurlarının var olduğu tespitinde
bulundu. Bu tezler, daha 1990'lı yılların hemen başlarında yapıldı.
İlerleyen yıllarda ise, bugün Neo-conlar dediğimiz ekip, Amerikan
yönetiminde giderek güç kazanıyordu. Bunun da çok makul bir nedeni
vardı. Amerika, geriye kalan tek küresel güç olarak, elindeki
avantajları kullanmak ve dünyanın kontrolünü tümüyle eline almak
istiyordu. İşte Neo-con'lar, tam da bu dönemde güç kazandılar. Nihayet
Bush yönetiminde iktidara da geldiler.
Neo-con siyasetinin tipik özelliği, 'sert' politika izlenmesiydi. Bu
politikanın ardında da, elindeki kartları sonuna kadar kullanma mantığı
yatıyordu. Ve bu siyaset önemli ölçüde başarılı da oldu. Sovyetlerin
yıkılışından sonra, 'dünya düzensizliği' türü bir dönemin başlayacağını
umanlar yanıldılar. Amerika, küresel denetimi sağlamak adına, pek çok
yeni coğrafya da güçlendi. Sadece Sovyetler Birliği'nin boş bıraktığı
bölgelerde değil, Avrupa ve Uzakdoğu gibi 'rakip' bölgelerde de gücünü
ve nüfuzunu artırdı. Ve bu, Amerika'nın elindeki kozları iyi kullanması
ile oldu.
Tarihler 11 Eylül 2001 'i gösterdiğinde ise, siyaset yorumcuları,
dünyanın yeni bir evreye doğru girmekte olduğu değerlendirmesinde
bulundular. Halbuki, 11 Eylül, bir süredir zaten uygulanmakta olan bir
siyaset tarzının üzerine vuku bulmuştu veya o tarzın içinde 'anlamlı bir
yer'e oturuyordu. Yani Amerika'yı yönetenler, 11 Eylül'den sonra 'Teröre
Karşı Savaş' ilan etmiş değillerdi. Daha öncesinde Kenya, Somali,
Yugoslavya gibi örneklerde zaten bu yeni stratejinin işaretlerini açık
bir biçimde vermişlerdi. 11 Eylül, bu stratejinin belki 'aleni' olarak
takip edileceğinin ilanı oldu. 11 Eylül'den sonra, Amerika, neredeyse,
dünyanın bir başka yerinde hiçbir ciddi siyasal gelişme
olmuyormuşçasına, gözlerini İslam Dünyası'na çevirdi. Bütün siyasi
gelişmelerin odağında bu bölge yer aldı. Afganistan, Irak ve İran ise en
çok adları anılan ülkeler oldular. Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi adı
altında, bölgeye yeniden çeki-düzen vereceğini ilan ettikten sonra ise,
artık, dünyanın ne yöne doğru gittiğine dair tartışmalarda belirli bir
netlik oluşmaya başladı. Amerika, kendine 'düşman' olarak İslam'ı
seçmişti.
Bu tarihten sonraki gelişmelerin İslam ve Müslümanlar etrafında olması,
acaba bize neyi gösteriyor? İslam ülkelerinin reel bir tehdit
oluşturduklarını mı, yoksa bu ülkelerin Amerika'nın küresel çıkarlarına
hizmet etmesi açısından şamar oğlanı vazifesi göreceklerini mi? Yahut da
bütün bu olan-biteni, bazı 'potansiyelleri' nedeniyle, dünya siyasetinde
aktif bir rol üstlenebilecek dinamiklere sahip olan İslam dünyasının
şimdiden boğulma ve cendere içine alınma stratejisinin bir parçası
olarak mı yorumlamak gerekiyor? Bu ve benzeri soruları, akl-ı selim ile
cevaplandırmak için, Müslümanların potansiyelleri ve zaafları üzerinde
durmak gerekmektedir. Amerika, şu an itibarıyla, İslam dünyasından
kendisine yönelik olarak 'aktif', 'ciddi' ve 'yakın' bir tehlike
yönelmediğinin bilincindedir. Fakat 'potansiyel' tehditler açısından da,
İslam'ı en üst sıraya yerleştirmektedir. Çünkü dünya, şu anda, kısmen
post-modernizmin katkılarıyla, kısmen Batı'nın ekonomik ve siyasi
gücünün görece zayıflaması nedeniyle, kısmen de Müslümanların
deneyimlerinin giderek artması yüzünden, artık o eski dünya değildir.
Rüzgar, belki siyasal ve ekonomik açıdan değil ama ideolojik açıdan,
İslam'ın arkasından esmektedir. İdeolojik açıdan dünyaya artık bir şey
vermesi mümkün olmayan Batı ise, bunu bilmektedir. Bu yüzden de
kısa-vadeli olanlardan çok, orta-vadeli planlar yapmaktadır. BOP
projesini de bu bağlamda düşünmek mümkündür. Batı, kısa vadede, 'yakın
tehlike' olarak gördüğü unsurları ortadan kaldırıp, yok edemediklerini
ise kuşatıp orta ve uzun vadede, entegre etmek veya dejenere etmek
suretiyle tehdit olmaktan çıkarmak istemektedir. Bunun için gerekirse,
şimdiye kadar kullanmış olduğu krallıkları ve askeri rejimleri ilga
edip, yerine 'demokratik' rejimler ihdas edebilir. Gerçi bu proje, hemen
yürürlüğe konacak değildir; ancak zamanı geldiğinde Batı'nın bunu
deneyeceğini herkes bilmektedir.
Bu noktada, son dönemlerdeki gelişmelere bakıldığında, Amerika'nın,
takip ettiği 'sert politika'ya karşı özellikle İslam dünyasından gelen
tepkileri de iyi değerlendirmek lazımdır. Öncelikle ifade edilmelidir
ki, neo-conların uyguladığı politika, militan örgütleri tersinden
'beslemektedir.' Bu ise zaten müdahale etmek için zemin koklayan
Amerika'ya koz vermektedir. Bu demek değildir ki, bu örgütler
Amerika'nın ajanıdırlar. Bilakis bu örgütlerin önemli bir kesimi, bizzat
Amerika ile mücadele etmek adına eylemlerde bulunmaktadır. Ancak bu
eylemlerin Amerika'nın 'işine yaraması' ise ayrı bir hadisedir. Bunu
biraz da Amerika'nın gücüyle alakalandırmak gerekmektedir. Yani Amerika,
kendisine karşı yapılmış olsa bile, eylemleri, amaçları doğrultusunda
manipüle edebilmektedir. 11 Eylül hadisesini dahi bu şekilde
değerlendirmek mümkündür. Bu ise, bize şu konuda önemli bir sonuç
çıkarma imkanı vermektedir: düşmana karşı zarar verebilmek için, sadece
eylemde bulunmak yeterli değildir; eylemin sonuçlarını da
denetleyebilmek lazımdır. Eğer bu yapılamıyorsa, o zaman eylemin
meşruiyeti ister-istemez sorgulanır. Mücadele eden bir tarafın da, bu
duruma düşmemeye özen göstermesi gerekmektedir. Fakat militan örgütlerin
büyük çoğunluğu bu konuda hassasiyet göstermemektedir. Bu, biraz da
onların dirayet ve feraset konusundaki eksikliklerinden
kaynaklanmaktadır. İşte bu genel tablo, gücüne de güvenen Amerika'nın
önüne fırsatlar çıkarmakta, o da bu fırsatları kullanmaktadır.
Afganistan ve Irak operasyonları da bunun iyi birer örnekleri olarak
karşımızda durmaktadır.
İran konusu ise biraz daha farklı düşünülmek durumundadır. Gerçekten
Afganistan ve Irak, ABD için 'kolay lokma' idiler. Fakat İran, öyle
değildir. Bu nedenle, ABD, İran için daha titiz ve emin adımlar atmak
istemektedir. Burada bilinmesi gereken husus şudur: evet İran'a müdahale
etmek zordur ama bu, İran'a hiç müdahale edilmeyecek anlamına gelmez.
Çünkü Afganistan ve Irak operasyonlarını, aslında, bir şekilde, İran'a
yapılması düşünülen şeyin bir 'ön hazırlığı' olarak görmek de mümkündür.
Niçin? Çünkü İran'ın bölge politikalarını etkileme açısından 'sembolik'
önemi vardır ve işte bu önem yüzünden, Amerika İran'a bir biçimde
müdahale etmeyi düşünmektedir. Nedir bu sembolik önem? Malum olduğu
üzere İran, bölgede 'İslam adına' direnişi simgeleyen tek ülkedir.
Devrim'den bu yana da, bu genel tablo (Hatemi döneminde kısmen olsa da)
değişmemiştir. ABD'nin İran'a 'ders vermesi', bu yüzden, hem 'stratejik'
öneme sahiptir hem de bu müdahalenin ekonomik ve siyasi sonuçları
olacaktır. Amerika'nın hesap ettiği de bundan başkası değildir. İran
ise, ABD'ye direnme karşılığında hem ülke içinde hem de uluslararası
düzeyde 'prestij' (ve bunun doğal sonucu olan siyasi ve ekonomik fayda)
temin etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle, bu 'gerilim'in akibeti, dünya
siyasetindeki dengeleri etkileyecektir. İran'ın bu gerilimin sonunda,
bir biçimde mağlup olması durumunda ise, dünyada zulme karşı direnen
Doğu ve Batı'daki her ülke ve grup, bundan olumsuz etkilenecektir. Eğer
Amerika, bu krizden bir biçimde mağlup olmuş olarak çıkarsa, bu kez
Amerika'nın küresel siyasetteki pozisyonu yara alacaktır. Bu nedenle, bu
yeni krizin Afganistan ve Irak örneklerinden farklı olduğunu görmek
gerekmektedir.
Bu arada, İslam dünyasındaki gelişmeler dışında, dünyanın bir başka
bölgesindeki siyasal gelişmelerin 'tadı-tuzunun' olmamasını ise, bugüne
kadar siyasetin temeli olan kavram ve kurumların artık iğdiş olması
gerçeğiyle açıklayabiliriz. Huntington gibilerinin, bundan sonraki
çatışmaların 'kültür' kavramıyla izah etmeye çalışmalarının ardındaki
ana saikin de bu olduğunu görmek gerekmektedir. Evet dünya şu an, bir
'geçiş dönemi' yaşamaktadır. Fakat bu geçiş döneminin yönü, Fukuyama
gibilerinin iddia ettiği gibi, Batı'nın kesin zaferinin ilan edildiği
bir tarafa doğru değil, bilakis Batı'nın akibetinin artık iyice belli
olacağı bir döneme doğrudur. Çünkü Batı, gerçekten artık insanlığı cezb
edecek kavramlar üretememektedir. Eski kavramlarla yürüttüğü siyasetin
ise, artık tadı-tuzu kalmamıştır. Bir başka deyişle, Batı, daha önce
doldurduğu zeminlerin bazılarını boşaltmıştır. Tabiat boşluk kabul
etmediği için, o yerler de zaman içinde dolacaktır. Müslümanlar ise,
yetkinliklerini isbat ettiklerinde, Batı'nın bıraktığı yerleri değil, en
sıkı tutunduğu yerleri bile onlardan alacaklardır. |