Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 331 | Temmuz  2006

                   

 

 


DÜNYA NEREYE GİDİYOR?

Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra Dünya, ABD'nin tek süpergüç olarak kaldığı yeni bir döneme girdi. Amerika, bu yeni dönemde Yeni Dünya Düzeni adını verdiği 'yeni' bir küresel siyasi yapılanmaya gitmeye çalıştı. Bu yöndeki çalışmalarını ideolojik olarak destekleyecek teorileri ise 'Batı'nın Nihai Zaferi'ni işleyen tezler oluşturdu. Bunların içinde en meşhuru da Francis Fukuyama'nın 'Batılı Tarihin Sonu' adlı makalesi (ve daha sonra 'Son Adam' adlı eseri) oldu. Burada Hegel'in sözlerine atfen, liberal-demokrasinin, komünizm dahil önündeki bütün engelleri aştığı ve bundan böyle Batı'nın karşısında hiçbir gücün kalmadığı tezi işleniyordu. Bu tez, 'zafer sarhoşluğu'na ideolojik kılıf bulmak için 'ideal' bir işlev gördü. Ancak kısa süre sonra, 'muhtemel tehditler' üzerinde yoğunlaşma yönünde bir tavır benimsendi. Çünkü Fukuyama'nın tezi, aslında gerçeğe ilişkin ciddi bir önerme içermiyordu. Gerçek, Samuel Huntington'ın formülasyonunda bir şekilde izahını bulduğu gibi 'Medeniyetler Savaşı' tezinde daha iyi yansıtılıyordu. Yani aslında 'tarihin sonu'na gelinmemişti, bilakis liberal-demokrasileri yeni dönemde bekleyen tehlike, başta 'din-kaynaklı' olmak üzere 'kültürel' itirazlardan gelecekti. Aynı vurguyu Zbigniew Brzezinski de, 'Kontrolden Çıkmış Dünya' adlı kitabında yaptı. Brzezinski, yakın dönemde Batı'ya ciddi manada tehdit olarak ortaya çıkacak bir güç görmemekle birlikte, 5 ayrı bölgede 'potansiyel' tehdit unsurlarının var olduğu tespitinde bulundu. Bu tezler, daha 1990'lı yılların hemen başlarında yapıldı. İlerleyen yıllarda ise, bugün Neo-conlar dediğimiz ekip, Amerikan yönetiminde giderek güç kazanıyordu. Bunun da çok makul bir nedeni vardı. Amerika, geriye kalan tek küresel güç olarak, elindeki avantajları kullanmak ve dünyanın kontrolünü tümüyle eline almak istiyordu. İşte Neo-con'lar, tam da bu dönemde güç kazandılar. Nihayet Bush yönetiminde iktidara da geldiler.
Neo-con siyasetinin tipik özelliği, 'sert' politika izlenmesiydi. Bu politikanın ardında da, elindeki kartları sonuna kadar kullanma mantığı yatıyordu. Ve bu siyaset önemli ölçüde başarılı da oldu. Sovyetlerin yıkılışından sonra, 'dünya düzensizliği' türü bir dönemin başlayacağını umanlar yanıldılar. Amerika, küresel denetimi sağlamak adına, pek çok yeni coğrafya da güçlendi. Sadece Sovyetler Birliği'nin boş bıraktığı bölgelerde değil, Avrupa ve Uzakdoğu gibi 'rakip' bölgelerde de gücünü ve nüfuzunu artırdı. Ve bu, Amerika'nın elindeki kozları iyi kullanması ile oldu.
Tarihler 11 Eylül 2001 'i gösterdiğinde ise, siyaset yorumcuları, dünyanın yeni bir evreye doğru girmekte olduğu değerlendirmesinde bulundular. Halbuki, 11 Eylül, bir süredir zaten uygulanmakta olan bir siyaset tarzının üzerine vuku bulmuştu veya o tarzın içinde 'anlamlı bir yer'e oturuyordu. Yani Amerika'yı yönetenler, 11 Eylül'den sonra 'Teröre Karşı Savaş' ilan etmiş değillerdi. Daha öncesinde Kenya, Somali, Yugoslavya gibi örneklerde zaten bu yeni stratejinin işaretlerini açık bir biçimde vermişlerdi. 11 Eylül, bu stratejinin belki 'aleni' olarak takip edileceğinin ilanı oldu. 11 Eylül'den sonra, Amerika, neredeyse, dünyanın bir başka yerinde hiçbir ciddi siyasal gelişme olmuyormuşçasına, gözlerini İslam Dünyası'na çevirdi. Bütün siyasi gelişmelerin odağında bu bölge yer aldı. Afganistan, Irak ve İran ise en çok adları anılan ülkeler oldular. Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi adı altında, bölgeye yeniden çeki-düzen vereceğini ilan ettikten sonra ise, artık, dünyanın ne yöne doğru gittiğine dair tartışmalarda belirli bir netlik oluşmaya başladı. Amerika, kendine 'düşman' olarak İslam'ı seçmişti.
Bu tarihten sonraki gelişmelerin İslam ve Müslümanlar etrafında olması, acaba bize neyi gösteriyor? İslam ülkelerinin reel bir tehdit oluşturduklarını mı, yoksa bu ülkelerin Amerika'nın küresel çıkarlarına hizmet etmesi açısından şamar oğlanı vazifesi göreceklerini mi? Yahut da bütün bu olan-biteni, bazı 'potansiyelleri' nedeniyle, dünya siyasetinde aktif bir rol üstlenebilecek dinamiklere sahip olan İslam dünyasının şimdiden boğulma ve cendere içine alınma stratejisinin bir parçası olarak mı yorumlamak gerekiyor? Bu ve benzeri soruları, akl-ı selim ile cevaplandırmak için, Müslümanların potansiyelleri ve zaafları üzerinde durmak gerekmektedir. Amerika, şu an itibarıyla, İslam dünyasından kendisine yönelik olarak 'aktif', 'ciddi' ve 'yakın' bir tehlike yönelmediğinin bilincindedir. Fakat 'potansiyel' tehditler açısından da, İslam'ı en üst sıraya yerleştirmektedir. Çünkü dünya, şu anda, kısmen post-modernizmin katkılarıyla, kısmen Batı'nın ekonomik ve siyasi gücünün görece zayıflaması nedeniyle, kısmen de Müslümanların deneyimlerinin giderek artması yüzünden, artık o eski dünya değildir. Rüzgar, belki siyasal ve ekonomik açıdan değil ama ideolojik açıdan, İslam'ın arkasından esmektedir. İdeolojik açıdan dünyaya artık bir şey vermesi mümkün olmayan Batı ise, bunu bilmektedir. Bu yüzden de kısa-vadeli olanlardan çok, orta-vadeli planlar yapmaktadır. BOP projesini de bu bağlamda düşünmek mümkündür. Batı, kısa vadede, 'yakın tehlike' olarak gördüğü unsurları ortadan kaldırıp, yok edemediklerini ise kuşatıp orta ve uzun vadede, entegre etmek veya dejenere etmek suretiyle tehdit olmaktan çıkarmak istemektedir. Bunun için gerekirse, şimdiye kadar kullanmış olduğu krallıkları ve askeri rejimleri ilga edip, yerine 'demokratik' rejimler ihdas edebilir. Gerçi bu proje, hemen yürürlüğe konacak değildir; ancak zamanı geldiğinde Batı'nın bunu deneyeceğini herkes bilmektedir.
Bu noktada, son dönemlerdeki gelişmelere bakıldığında, Amerika'nın, takip ettiği 'sert politika'ya karşı özellikle İslam dünyasından gelen tepkileri de iyi değerlendirmek lazımdır. Öncelikle ifade edilmelidir ki, neo-conların uyguladığı politika, militan örgütleri tersinden 'beslemektedir.' Bu ise zaten müdahale etmek için zemin koklayan Amerika'ya koz vermektedir. Bu demek değildir ki, bu örgütler Amerika'nın ajanıdırlar. Bilakis bu örgütlerin önemli bir kesimi, bizzat Amerika ile mücadele etmek adına eylemlerde bulunmaktadır. Ancak bu eylemlerin Amerika'nın 'işine yaraması' ise ayrı bir hadisedir. Bunu biraz da Amerika'nın gücüyle alakalandırmak gerekmektedir. Yani Amerika, kendisine karşı yapılmış olsa bile, eylemleri, amaçları doğrultusunda manipüle edebilmektedir. 11 Eylül hadisesini dahi bu şekilde değerlendirmek mümkündür. Bu ise, bize şu konuda önemli bir sonuç çıkarma imkanı vermektedir: düşmana karşı zarar verebilmek için, sadece eylemde bulunmak yeterli değildir; eylemin sonuçlarını da denetleyebilmek lazımdır. Eğer bu yapılamıyorsa, o zaman eylemin meşruiyeti ister-istemez sorgulanır. Mücadele eden bir tarafın da, bu duruma düşmemeye özen göstermesi gerekmektedir. Fakat militan örgütlerin büyük çoğunluğu bu konuda hassasiyet göstermemektedir. Bu, biraz da onların dirayet ve feraset konusundaki eksikliklerinden kaynaklanmaktadır. İşte bu genel tablo, gücüne de güvenen Amerika'nın önüne fırsatlar çıkarmakta, o da bu fırsatları kullanmaktadır. Afganistan ve Irak operasyonları da bunun iyi birer örnekleri olarak karşımızda durmaktadır.
İran konusu ise biraz daha farklı düşünülmek durumundadır. Gerçekten Afganistan ve Irak, ABD için 'kolay lokma' idiler. Fakat İran, öyle değildir. Bu nedenle, ABD, İran için daha titiz ve emin adımlar atmak istemektedir. Burada bilinmesi gereken husus şudur: evet İran'a müdahale etmek zordur ama bu, İran'a hiç müdahale edilmeyecek anlamına gelmez. Çünkü Afganistan ve Irak operasyonlarını, aslında, bir şekilde, İran'a yapılması düşünülen şeyin bir 'ön hazırlığı' olarak görmek de mümkündür. Niçin? Çünkü İran'ın bölge politikalarını etkileme açısından 'sembolik' önemi vardır ve işte bu önem yüzünden, Amerika İran'a bir biçimde müdahale etmeyi düşünmektedir. Nedir bu sembolik önem? Malum olduğu üzere İran, bölgede 'İslam adına' direnişi simgeleyen tek ülkedir. Devrim'den bu yana da, bu genel tablo (Hatemi döneminde kısmen olsa da) değişmemiştir. ABD'nin İran'a 'ders vermesi', bu yüzden, hem 'stratejik' öneme sahiptir hem de bu müdahalenin ekonomik ve siyasi sonuçları olacaktır. Amerika'nın hesap ettiği de bundan başkası değildir. İran ise, ABD'ye direnme karşılığında hem ülke içinde hem de uluslararası düzeyde 'prestij' (ve bunun doğal sonucu olan siyasi ve ekonomik fayda) temin etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle, bu 'gerilim'in akibeti, dünya siyasetindeki dengeleri etkileyecektir. İran'ın bu gerilimin sonunda, bir biçimde mağlup olması durumunda ise, dünyada zulme karşı direnen Doğu ve Batı'daki her ülke ve grup, bundan olumsuz etkilenecektir. Eğer Amerika, bu krizden bir biçimde mağlup olmuş olarak çıkarsa, bu kez Amerika'nın küresel siyasetteki pozisyonu yara alacaktır. Bu nedenle, bu yeni krizin Afganistan ve Irak örneklerinden farklı olduğunu görmek gerekmektedir.
Bu arada, İslam dünyasındaki gelişmeler dışında, dünyanın bir başka bölgesindeki siyasal gelişmelerin 'tadı-tuzunun' olmamasını ise, bugüne kadar siyasetin temeli olan kavram ve kurumların artık iğdiş olması gerçeğiyle açıklayabiliriz. Huntington gibilerinin, bundan sonraki çatışmaların 'kültür' kavramıyla izah etmeye çalışmalarının ardındaki ana saikin de bu olduğunu görmek gerekmektedir. Evet dünya şu an, bir 'geçiş dönemi' yaşamaktadır. Fakat bu geçiş döneminin yönü, Fukuyama gibilerinin iddia ettiği gibi, Batı'nın kesin zaferinin ilan edildiği bir tarafa doğru değil, bilakis Batı'nın akibetinin artık iyice belli olacağı bir döneme doğrudur. Çünkü Batı, gerçekten artık insanlığı cezb edecek kavramlar üretememektedir. Eski kavramlarla yürüttüğü siyasetin ise, artık tadı-tuzu kalmamıştır. Bir başka deyişle, Batı, daha önce doldurduğu zeminlerin bazılarını boşaltmıştır. Tabiat boşluk kabul etmediği için, o yerler de zaman içinde dolacaktır. Müslümanlar ise, yetkinliklerini isbat ettiklerinde, Batı'nın bıraktığı yerleri değil, en sıkı tutunduğu yerleri bile onlardan alacaklardır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info