Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 331 | Temmuz  2006

                   

 

 


SON SİYASİ GELİŞMELER

Siyasetin genelde durağan bir seyir izlediği yaz aylarına girerken, Türkiye'de iç politikada önemli gelişmeler oldu. Şemdinli olaylarıyla başlayan ve Danıştay Saldırısı'yla hız kazanan süreçten yararlanmayı uman çevreler, yeni arayışlar içine girmeye başladı. Eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve eski başbakanlardan Mesut Yılmaz'ın da 'katılım' işaretleri verdiği yeni siyasi arenada, AKP'ye karşı ittifak (veya birleşme) arayışlarına başlandı. Rahşan Ecevit'in de bu arayışlar içinde yer almasıyla birlikte, çoktandır 'bekleme' konumunda bulunan siyasi çevreler, kımıldanmaya ve zemin yoklama girişimlerinde bulunmaya başladılar. Bir sonraki seçimde AKP'nin yeniden tek parti olarak iktidarını istemeyen pek çok kesimin, bu girişimlere (en azından şu an itibarıyla) sıcak baktığının gözlemlendiği şu ortamda, muhtemel gelişmeler üzerinde değerlendirmeler yapmak gerekiyor.
İlk olarak, bu arayışların, iki temel dinamiği üzerinde durulması gerekmektedir. Bunlardan biri AKP'nin misyonu ile, diğeri de muhalefetin güçsüzlüğü ile ilgilidir. Malum olduğu üzere, AKP, Uluslararası Para Fonu'nun eski koalisyon hükümeti döneminde başlattığı ekonomik programın devamı açısından 'güçlü bir iktidar'a duyulan ihtiyacı gidermek üzere hükümete gelmişti ve bu misyonunun gereğini de layıkıyla yerine getirmişti. Ancak özellikle sürecin ilerleyen safhalarında, bu misyonun büyük ölçüde yerine getirilmiş olmasının verdiği doymuşluk nedeniyle ve ayrıca da, ulusal ve küresel düzeydeki konjonktürün getirdiği bir takım parametrelerin etkisiyle, AKP iktidarına duyulan 'ihtiyaç' da görece bir azalma oldu. Bu zaten, diğer bütün iktidarlar için de geçerli olan bir durumdu. AKP'nin, bu dönem içerisinde, her tek parti iktidarının şu veya bu şekilde uyguladığı 'inhisarcı' (tekelci) politikalar nedeniyle, çoğu zaman da istem-dışı bir şekilde olmak üzere, muhalefetteki unsurları tepki göstermeye 'zorlayan' icraatları da oldu. Bu icraatların neticesi olarak, iktidardaki partiye karşı olan tepkiler zaman içinde arttı. Ancak bunlar, bir anlamda doğal seyri içinde gelişen hadiseler olmanın ötesine geçecek boyutta değildi. Çünkü özellikle siyasal ve ekonomik dengelerin bir biçimde oturmuş olması, siyasi dengeleri belirleyen çevreler için daha önemliydi ve bu nedenle de bu çevreler, AKP iktidarından vazgeçmeyi uygun görmediler. Bu vasat, halen de devam etmektedir ve son gelişmeleri kendi lehlerine kullanmak isteyen muhalefet çevrelerinin, arzularına ulaşmalarını önleyici etkileri olmaktadır. Bunu belki de en iyi gösteren son örneklerden biri Cumhurbaşkanı seçimi tartışmalarıdır. AKP, yapılan onca baskılara rağmen, Cumhurbaşkanı'nı meclisin (yani AKP'nin) seçeceğini söylemiştir ve bu yöndeki tepkiler, istenen neticeyi vermemiştir. Bunun nedeni konusunda ise, hemen şu önemli faktörün altını çizmemiz gerekmektedir. Özellikle ABD ve AB, AKP iktidarını 'gözden çıkarma' tavrını benimsemediği sürece, sistem-içi güç odaklarının bu tepkilerinin ciddi bir netice vermesi beklenemez. Çünkü Türk Siyasal Sistemi'nin yapısı gereği, küresel iktidarın taleplerinin, ulusal iktidarı oluşturan çevrelerin talepleriyle çelişmesi durumunda, burada galip çıkan, genellikle küresel iktidarın arzularıdır. Türkiye'de iktidara oynayan siyasilerin, seçimlerden önce yaptıkları ABD 'gezileri'nin hikmet-i vücudu da zaten budur! Aleyhte bazı emareler görünse de, küresel iktidarın AKP'yi gözden çıkardığına dair somut bir delil henüz olmadığı için, bu tür tepkilerin istenen neticeyi vermesi beklenmemelidir.
Peki küresel iktidar, önümüzdeki dönemde AKP'yi gözden çıkarır mı? Bu sorunun (ve buna benzer soruların) cevabını, küresel iktidarın 'dengeleri gözetme' politikasını iyi okumakla vermek mümkündür. Bilinmelidir ki, bütün küresel güçlerin siyaset mantığını belirleyen kavram 'çıkar'dır. Batılı ülkelerde bu çıkar 'çoğunlukla' ekonomik vasıflıdır. Batının 'modern' diplomasisinin temelinde de bu kavram yatar. Bu kavramın, ulusal iktidarların şekillenmesindeki yerini ise şöyle izah etmek mümkündür. Yerel iktidar sahipleri, daima küresel iktidarın 'çıkarı'nı gözetmeli, onunla çelişmemeye özen göstermelidir! Bu kuralın bozulması durumunda, küresel iktidar, yerel iktidarlara karşı inisiyatif kullanır. Çelişkinin 'tahammül edilemez' sınırlara ulaştığı yerlerde, küresel iktidar, istihbarat örgütlerini de devreye sokarak, darbe veya iç karışıklıklar yoluyla, 'şımarık çocukları'na derslerini verir! İtirazların tahammül edilebilir olduğu yerlerde ise, kulak çekme, uyarı veya ufak tavizler yoluyla mesajlar verilir. Böylece itiraz sahipleri de bir süre sonra susmak yolunu tercih ederler. Türkiye, öteden beri, hep bu ikinci yolu seçen ülke konumunda olmuştur. Bir dönem İngiltere, daha sonra da Amerika ile ilişkileri hep bu çerçeve içerisinde gerçekleşmiştir. Kıbrıs Harekatı ve Tezkere Krizi gibi hadiselerde, Türkiye, ya kulağı çekilerek ya da ufak tavizler verilerek, kendisine uygun görülen konumu kabul etmiştir. AKP'nin önümüzdeki dönemde gözden çıkarılması için ise, yurt-içi siyasi dengelerdeki rolünden çok 'bölgesel' ve 'küresel' politikalar açısından takınacağı tavır belirleyici olacaktır. Eğer AKP, IMF politikalarından ciddi bir sapma gösterirse, veya Ortadoğu politikaları bağlamında ABD çizgisinden uzaklaşırsa ya da AB'ye üye olma sürecinde ciddi bir hata yaparsa, elbette ki gözden çıkarılmayı hak eder! Fakat bütün bu konularda AKP'nin temel siyasetlerini oluşturan ekibin aksi yönde ne bir niyetleri ne de bir teşebbüsleri vardır. Bunu da her vesile ile, gerek beyanat vermek gerekse icraatta bulunmak suretiyle göstermişlerdir. Bu durumda geriye, sadece ulusal dengelerin önemli ölçüde sarsılması gibi bir seçenek kalmaktadır ki, zaten iç muhalefette meseleyi bu tarafa çekmeye çalışmaktadır. Ancak bu noktada da ciddi bir bozulma emaresi görülmemektedir. Sadece seçimlere doğru zaman yaklaştıkça, muhalefetin sesi biraz daha çıkmakta ve yeni dönemde beklentisi olan çevreler, uygun şartları zorlamaya çalışmaktadırlar. Bu çevrelerin, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Danıştay Saldırısı gibi olaylarda gösterdiği tepkiyi bu şekilde yorumlamak gerekmektedir.
Muhalefet partilerinin son günlerde gösterdikleri ittifak arayışlarını besleyen bir diğer faktör ise, bizatihi kendi güçsüzlükleriyle alakalıdır. Şu anda CHP hariç, diğer partilerin baraj sınırında olması, onları bir takım ittifaklara sürükleyen temel saik olarak görülmelidir. Çünkü bu partilerin hiç biri, önümüzdeki seçimde meclis dışı kalmayı istememektedir. Bunun için ne gerekiyorsa yapmak isteyecekleri de bugünden bellidir. Milli Mutabakat, ittifak ya da birleşme gibi çözümlerin hepsini de denemeleri mümkündür. Çünkü AKP'nin ikinci kez tek parti olarak iktidara gelmemesi, hepsinin siyasal çıkarınadır. Zaten kamuoyu yoklamaları da, AKP'nin belirli düzeyde bir oy kaybına uğrayacağını göstermektedir. Muhalefet partileri, bu fırsatı kaçırmak istemeyeceklerdir. Ancak bu arada, AKP'ye karşı kullanılacak kozlardan biri olarak yine 'irtica' kampanyalarının gündemde olacağı da söylenebilir. Bu siyasi tavrı, özellikle 'laiklik' konusunda hassas olan çevrelerin, bu hissiyatını oya tahvil etmeye çalışacak çevreler göstereceklerdir. Ancak sonucu, elbette seçimlere doğru ortaya çıkacak olan siyasi atmosfer belirleyecektir. Çünkü son dönemlerde yapılan seçimlerde 'tepki oyları'nın önemli bir rolü olmaktadır. Bu 'tepki'yi iyi yönetenlerin, seçimlerden başarıyla çıkma ihtimalleri yüksektir.
Fakat ittifak arayışlarında gözden kaçmaması gereken hususlardan biri de, artık seçmenin eski kavramlar üzerinden siyaset yapmaya, önceleri kadar itibar etmediğidir. Yani sağ ve sol kavramları üzerinden yapılan siyaset, artık önemli ölçüde bitmiştir. Eski siyasetçiler üzerinden yapılan siyaset de büyük ölçüde bitmiştir. Fakat daha ilginci, 'yeni' kavramlar ve yeni siyasetçilerle yapılan siyasetin de kitleleri cezb edici çok fazla bir yönü yoktur. Bu durum, siyasetin küresel ölçekte 'tatsızlaşması' hadisesi ile yakından alakalıdır. Daha doğrusu, batılı kavramlar temelinde yapılan siyasetin, artık dünya halkları için çekici gelmemesiyle ilişkilidir. Bu nedenle, yeni dönemde, AKP'ye karşı ittifak arayışlarının, 'konjonktürel' temellere dayanacağı (hatta bir ölçüde 'spontane' olacakları) söylenebilir. Yani yeni dönemin ittifaklarının dayanacağı temel, yine 'geçici çıkarlar' olacaktır. Belki 'laiklik' temelinde oluşturulmaya çalışılacak olan gerginliğin, ekstra bir katkısı olabilir, fakat bu kavram dahi, uzun soluklu bir siyasal duruş için yeterli olmayacaktır. Türkiye'de siyasete gerçek aktörler girmedikçe, bu siyasi tablonun fazla değişmeyeceği açıktır. Gerçek aktörleri ise 'aktüel' olanlarından ayırmak gerekir. Çünkü belki Batılı kavramlar temelinde yapılan siyasetin cazibesi kalmamıştır ancak İslami değerler de, kalplerden bütünüyle sökülüp atılamamıştır. Türkiye'de köklü sorunları çözecek olan siyaset, çıkarlar değil, idealler temelinde yapıldığında mümkündür. Bu ise, İslami değerleri hem sahiplenme hem de bu değerler için mücadele etme iradesine sahip oluşumlarla mümkündür. Dini veya dini değerleri kullanarak yapılan siyasetin geleceği son noktayı AKP deneyimi zaten göstermiştir. Bundan sonra da benzeri deneyimler olabilirse de, artık bu yolun ne getireceği ne götüreceği konusunda somut örnekler alınmıştır. Bundan böyle, bu yolu çare olarak gösterenler de, eskisi kadar inandırıcı olamayacaklardır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info