Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 344 | Ağustos  2007

                   

 

 


İslam’ın Batı’daki Yahudiliğin Tarihî Tecrübelerinden Öğrenebilecekleri
-Cami boyun eğmek zorunda-

 

Die Welt/30.06.2007

Çev: Kamil Cengiz

İki yüz yıl önce, Şubat/Mart 1807'de Büyük Sanhedrin* Paris'de toplanmıştı. Strazburglu Haham David Sinzheim'ın başkanlığında Fransa'nın başkentinde Fransız İmparatorluğu ve İtalya Krallığı'ndan 71 Yahudi temsilci toplanmıştı. Hahamlara ve ruhban olmayanlara Mayıs 1806’dan beri oturum yapan ve Kayzer Napolyon'un fermanıyla toplanan Yahudi eşrafının toplantılarının sonuçlarını tasdik etmek ve Yahudiler için bağlayıcı talimatlara çevirme görevi verilmişti.
Daha çok Yahudi hukukunun -Halaha- yeni kazanılmış devlet vatandaşlığının ortaya çıkardığı sivil icapları ile uyumu konusu tartışılmıştı. Bunun için Yahudi eşrafı ve ileri gelenlerine on iki soruluk uzun bir katalog önlerine konulmuştu. Bunların içinde Yahudilere karşı yapılan yaygın ve popüler suçlamalar da vardı. Mesela çok evlilik suçlaması ya da Yahudi olmayanlarla evlilik sorunları; Fransa'ya karşı sadakat sorunu da bunların içinde yer alıyordu.
Yahudi eşrafının toplantısına yönelik sorular tamamen temelsiz de değildi. Hakikaten Yahudilerin emansipasyonu, onlara tanınan hukuksal eşitlik, onlardan birçoğu için acı sonuçlarla bağlantılıydı. Şer'i ölçülerinden vazgeçmeleri karşılığında tanınan sivil eşitlik vahyi kanuna dayalı Yahudi inancını çekirdekten sarsmıştı. Her ne kadar Hahamların ve Yahudi eşrafının aylar süren istişarelerinde hem Halahi prensiplerini korumak hem de yeni kazanılan sivil statüye uyma düşüncesini telif için her türlü yorumsal çabayı sarfetmiş olsalar da, bundan böyle çözüme kavuşturulamayan bir içsel gerilim içinde yaşamaya devam ettiler.
Birçok Yahudi için Napolyon bir kurtarıcıydı. Buna karşın dindar Yahudiler onu büyük bir fesatçı olarak görüyorlardı. Emansipasyonun bir paradoksu. Napolyon Yahudiler için ne kadar iyiyse, Yahudilik için o kadar kötüydü.
Başka bir doğuda, Ortadoğu'da da ordu komutanı Bonaparte tarafından arz edilen modernlik de hoş karşılanmamıştı. Bu cümleden olarak 1798'de Mısır'ın insan ve sivil hakların devrimci propagandasıyla eşlik edilen işgali yerli halkta sağır kulaklara rastladı, evet, hatta onların direnişiyle karşılaştı.
Yahudilik ve İslam kayda değer ortak noktalara sahipler. Her ikisi de vahyedilmiş bir kanuna dayalı dinlerdir. Yeni ortaya çıkan modernlik bağlamında o dönemde Yahudilerden ve bugün de Müslümanlardan dinlerini Hıristiyan mezhepleriyle uyumlu hale getirmeleri talep ediliyor. Bunun için inanç dünyalarının önemli parçalarından vazgeçmeleri gerekiyor. Özellikle Batıda, sekülerleşmiş Hıristiyanlığın bölgelerinde yerleşiklerse bu böyle. Bununla beraber o dönemdeki Yahudiler önlerine açılan yeni hayat şartlarına karşı bugünkü Müslümanlardan daha iyi hazırlıklı ve donanımlıydılar. Bunun da en önemli sebebi diaspora nüfusu olarak oldum olası bir azınlık olarak varlık sürdürmeye alışık olmalarıydı.
Müslümanlar ise kendilerini geleneksel olarak hükmeden bir topluluk olarak görüyorlar. Gerçi onlar da tarihlerinde Hıristiyan hakimiyeti altına girme dönemleri yaşadılar -mesela Ortaçağın Sicilyası'nda ya da Endülüs'te. Çok sonra ise, Osmanlı İmparatorluğu'nun Rusların Karadeniz alanındaki fetihleri sonucu topraklarını kaybetmesiyle -özellikle 1774'deki Küçük Kaynarca Anlaşması'yla- birçok Müslüman kendilerini "hicret" etmek, yani Hıristiyanlaşmış toprakları bırakıp dini vecibelerini yaşayabilmek için İslam'ın egemenlik alanlarına göç etmek zorunda hissettiler. En azından hakim olan öğreti o dönemde bunu emrediyordu. Bugün, Müslümanlar kendi iradeleriyle Batıya göç ettiklerinden, onların durumunun emansipasyon zamanındaki Yahudilerin Avrupa'daki durumuyla kıyaslanıp kıyaslanamayacağı sorunu ortaya çıkıyor.
Napolyon'un on iki sorusuna verilen cevapların önsözünde Yahudi eşrafının toplantısı, Yahudi geleneğine uygun olarak ülkenin yönetiminin kendilerini bile ilgilendiren siyasi ve sivil meselelerde son otorite olduğu bildiriliyor. Böylece Babil sürgünü döneminden beri geçerli olan "Dina de-Malchuta Dina" prensibine istinad ediyorlardı. Bu yaklaşık olarak Yahudilerin yerleşik oldukları ülkede geçerli olan hukuku kendi hukuklarından önce kabul etmeleri anlamına geliyor. Böyle bir kayıt dini ritüeller konusunda geçerli değildir.
"Dina de-Malhuta Dina" prensibi form olarak alanların parçalanması anlamına geliyor -tıpkı Hıristiyan geleneğindeki dünyevi ve ruhani otoritenin ayrılması gibi: Tanrıya Tanrının hakkını, Sezar'a Sezar'ın hakkını vermek. Yahudilere Avrupa'nın Ortaçağı'ndan beri bir nevi otonomi tanındığından, yani kendi dini kanunlarına göre yaşama imkanına sahip olduklarından ve ülkenin yönetimi vergi ve para meseleleriyle sınırlı olduğundan, "Dina ..." kararındaki "Mamona" -dünyevi ve mali öğeler- ve "Assura" -dini-ritüel unsurlar arasındaki ayrım çok kolay belirlenebiliyordu. Geç dönem mutlakiyetçiliğin reformları ve özellikle Fransız Devrimi sivil eşitlik aracılığıyla korporasyon ve ayrıcalığa ölüm darbesini vurdu.
Bu zaman diliminden sonra Yahudiliğin mezhepleşmesi de başladı. O protestanlaştı. Aşırı örneklerde org çalınması bile gündeme getirildi, İbranice'nin ibadet dili olarak neredeyse kaldırılması söz konusu oldu ve daha birçok şey. Fakat Yahudi reform hareketi asıl çığırını Amerika'da açtı. Bunu İngiltere'den Yeni Dünyaya taşınan mezheplerin plüralizminin protestan geleneğine borçluydu. Amerika'da Yahudilik Avrupa'dan daha fazla mezhepler arasında bir mezhep oldu.
Amerikanın plüralist yapısı, "diyasporada" müslüman bir varlığı dini hukuk açısından bir azınlık olarak inşa etme çabalarının ilk çekingen denemelerinin, ABD'de müslümanlar tarafından yürütülmesinde önemli bir rol oynuyor. Kasdedilen bu arada Avrupa'ya da gelmiş olan "Fıqh el-Akalliyat/Azınlık Fıkhı" eğilimi- Müslüman azınlıkların Batıdaki fıkhı. Böyle bir azınlık fıkhı eğilimi yavaş yavaş çok esaslı bir gelişmeye işaret etmektedir. Çünkü burada müslüman yönetimi altında olmayan bir alanda gündelik hayatı düzenlemede geçerli olacak olan İslam hukuku ölçüleri Kur'an ve Hadis'ten yola çıkarak yeni ve bağımsız yorum çabalarıyla geliştirilmeye çalışılıyor.
"Azınlık Fıkhı"nın kurucusu olarak kabul edilen ve şu an Amerika'da etkinlik gösteren Taha Cabir el-Alvani'nin geleneği büyük çapta aşan birisi olup olmadığı konusunda ciddi şüpheler var. Onun gelenek için, hatta ortodoksi için taraf tuttuğu Euro-Müslüman'ı Tarık Ramazan ve onun bazı ceza hukukuyla ilgili şeriatın unsurlarına moratoryum elde etmekle ilgili reform teklifleri konusundaki uzlaşmaz tartışmasında ortaya çıkmıştı. Ramazan Batılı-liberal fikirlerin taraftarı olarak suçlanıyordu ve jestlerle İslam Milletini bölmek ve imha etmekle itham edilmişti. Bu durum argüman ve retorik olarak 1818'deki reformcu Yeni İsrailli Hamburglu Mabed Hareketine Yahudi-ortodoks tepkisini anımsatıyor. Bir tartışma yazısında reformculara yeniliklerinden dolayı irtidat içinde oldukları duyuruluyordu. Praglı haham Eliezer Fleckeles sözlerinde onları inançsızlar olarak damgalıyordu. Onlar ne Yahudi ne de Hıristiyan imişler.
"Azınlık fıkhı" kurucusu tarafından şeriatın dokunulmazlığı konusunda ortaya konulan savunmanın bütün keskinliğine ve ortodoksluğuna rağmen, yeni ve gerçekten de enteresan olan bir istikamete doğru bir hukuk yorumu eğilimi gözlemlenebilmektedir. El-Alvani daha 1994 yılında Amerikan seçimlerine Müslümanların katılabileceğine dair kendi başkanlığında toplanan Amerikan Fıkıh-Konseyinde verdiği fetvayla isminden bahsettirmişti. Buna ek olarak Amerikan silahlı kuvvetlerinde askeri hizmet vermeye (İslam ülkelerinde görevlendirilseler bile) cevaz veren fetvası gelmişti.
Kendi ve yabancı kanunların unsurları arasında uyum sağlama diyaspora geleneğine sahip Yahudilik tarafından "Dina de-Malhuta Dina" prensibiyle başarılabilmişti. Bir kollektif "ictihadın" formu olarak "Fiqh el-Akalliyyat" tarafından benzeri bir etki yayılabilir mi? Yorumsal tandansa göre bu başarılacak gibi görünüyor.
Bu yoruma göre "Darul İslam" dışında yerleşilen bölgelere (Batılı ülkelerin olduğu yerler) düşman gözüyle bakılmayacak. Tam tersine: "Dar el-Dava" olarak İslam'ın yayılması için çalışılabilir. Daha yeni bir söyleşide el-Alvani Müslümanların hakimiyet ve hukuk sahası olarak "Darul İslam" hakkındaki dar geleneksel anlayış üzerinde yeniden düşünmeyi teklif etti. "Azınlık fıkhı" anlayışına göre "Darul İslam"ın geçerliliği inançlarını yaşayabildikleri, yani din hürriyetinin hakim olduğu yerler için de söz konusu. Alvani'nin açıklamalarına göre bu Amerika'da tartışmasız böyleymiş. Buna karşılık olarak da Amerikan Müslümanları kendi devletlerine karşı sadakat borçlular. Ülkenin kanununu kabul etmek gerekirmiş.
Yahudilerin kültün çekirdek alanlarındaki otonomi talepleri, çevrelerindeki değerler manzumesiyle çatışmaya girdikleri ya da Yahudi-karşıtı garazla karşılaştıkları yerde sınırına ulaşıyordu. 1919’da Paris'teki Barış Konferansında kararlaştırılan azınlık anlaşmaları Polonya'nın Yahudilerine, o dönemde bütün nüfusun yüzde 10'u, istirahat günü olarak Pazar günü yerine Sabbat gününü ve ritüel kurban kesmeyi garantilemişti. "Kaşrut" ve "helal" tartışmasında, yani Yahudi ve Müslüman yemek kurallarında, kurban kesme ritüelinde gerçekten de Antisemitik ve İslamofobi garazları arasında benzerlikler bulmak mümkündür.
Yahudilik ve İslam gibi kanuni dinler için ritüel kurban kesme onlar için din hürriyeti kavramının çekirdeğini teşkil etmektedir. "Fikh el-Akalliyyat" da tersinden bir din hürriyetini konu ediniyor. Hatta bazı müslümanlar bu yaklaşımla değiştirilmiş, daha dünyevileşmiş bir dünya anlayışı için bilgisel bir giriş kalesinin açıldığına inanıyorlar. Ne de olsa bağımsız anlamanın, bilmenin ve pratik zekanın bir kategorisi olarak "Fıkhın" kök anlamı geleneksel İslamî esasları aşmaktadır. Londra'da etkili olan Şeyh Zeki Bedevi "daha büyük fıkıh" hareketini, Batılı bilgi kültürüne kapının açılması imkanı olarak görüyor ve bir epistemik dönüşümden bahsediyor.
Bütün bunlar bazı açılardan emansipasyon devrindeki yaşanan dönüşümde yerleşen ve kutsala bağlı okuma biçiminden daha insan-merkezli bir yoruma doğru giden akımı teşkil eden "Yahudiliğin Bilimi"ni anımsatıyor. İnancın dominantlığı tarihçinin muhakeme gücünü zincire vurmaktadır. Samson Raphael gibi neo-ortodokslar için "Yahudiliğin Bilimi" şeytan işiydi.
Yahudilerin kendini gitgide sekülerleştiren öz tanımı olarak "Yahudiliğin Bilimi" onların tarihe girişini kolaylaştıran önemli bir faktördü. Ortodoks, özellikle ultra-ortodoks, ve dini ulusal yahudilikte de tarih hakkında insan-merkezli, Batılı bir anlayış kolay kabul edilecek bir lokma değildir. Tanrı'nın tarihteki varlığı çevrimsel bir dünya anlayışında sembolize ediliyor -Müslümanlarda daha yoğun var olan bir durum.
Bu özellikle holokost anlayışına tesir ediyor, çözüme kavuşturulmamış Filistin sorunu yanında Yahudi ve Müslümanları derinden yabancılaştıran bir vakıa. Birçok Müslümana Batılı tarih anlayışı için holokostun merkezi önemi kapalı kalıyor. Auschwitz'de gerçekleşen aklı selimin ve kendini ayakta tutmanın bütün derecelerinin kırılması ile Aydınlanmanın kesin doğru gözüyle bakılan temelleri iptal edilmişti. Bunu tanımak insan-merkezli bir dünya tasavvuruyla mümkündür. Buna karşın kutsala dayalı bir dünya tasavvuru holokostun böyle bir derecesinde Tanrı'nın kayıtlarının çiğnenmesini görmek isteyecek ve onu geri çevirecek. Gündelik hayatın alanlarında İslami azınlık fıkhı ve bağımsız bilgi sorularında "Büyük Fıkıh" el ele vererek tarihi "Yahudiliğin Bilimi"ne benzer bir şekilde geleneklerine uygun olarak Müslümanlara kutsal-dışı bir dünya yorumuna giden yolu gösterebilirler.
• Sanhedrin ya da Yüksek Şura uzun zaman en yüksek Yahudi siyasi makamı ve aynı zamanda en yüksek mahkeme idi. İsim Yunanca "Synhedrion"dan (Toplantı, Şura) türemedir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...