|

İslam’ın Batı’daki Yahudiliğin Tarihî Tecrübelerinden Öğrenebilecekleri
-Cami boyun eğmek zorunda-
Die Welt/30.06.2007
Çev: Kamil Cengiz
İki yüz yıl önce,
Şubat/Mart 1807'de Büyük Sanhedrin* Paris'de toplanmıştı. Strazburglu
Haham David Sinzheim'ın başkanlığında Fransa'nın başkentinde Fransız
İmparatorluğu ve İtalya Krallığı'ndan 71 Yahudi temsilci toplanmıştı.
Hahamlara ve ruhban olmayanlara Mayıs 1806’dan beri oturum yapan ve
Kayzer Napolyon'un fermanıyla toplanan Yahudi eşrafının toplantılarının
sonuçlarını tasdik etmek ve Yahudiler için bağlayıcı talimatlara çevirme
görevi verilmişti.
Daha çok Yahudi hukukunun -Halaha- yeni kazanılmış devlet
vatandaşlığının ortaya çıkardığı sivil icapları ile uyumu konusu
tartışılmıştı. Bunun için Yahudi eşrafı ve ileri gelenlerine on iki
soruluk uzun bir katalog önlerine konulmuştu. Bunların içinde Yahudilere
karşı yapılan yaygın ve popüler suçlamalar da vardı. Mesela çok evlilik
suçlaması ya da Yahudi olmayanlarla evlilik sorunları; Fransa'ya karşı
sadakat sorunu da bunların içinde yer alıyordu.
Yahudi eşrafının toplantısına yönelik sorular tamamen temelsiz de
değildi. Hakikaten Yahudilerin emansipasyonu, onlara tanınan hukuksal
eşitlik, onlardan birçoğu için acı sonuçlarla bağlantılıydı. Şer'i
ölçülerinden vazgeçmeleri karşılığında tanınan sivil eşitlik vahyi
kanuna dayalı Yahudi inancını çekirdekten sarsmıştı. Her ne kadar
Hahamların ve Yahudi eşrafının aylar süren istişarelerinde hem Halahi
prensiplerini korumak hem de yeni kazanılan sivil statüye uyma
düşüncesini telif için her türlü yorumsal çabayı sarfetmiş olsalar da,
bundan böyle çözüme kavuşturulamayan bir içsel gerilim içinde yaşamaya
devam ettiler.
Birçok Yahudi için Napolyon bir kurtarıcıydı. Buna karşın dindar
Yahudiler onu büyük bir fesatçı olarak görüyorlardı. Emansipasyonun bir
paradoksu. Napolyon Yahudiler için ne kadar iyiyse, Yahudilik için o
kadar kötüydü.
Başka bir doğuda, Ortadoğu'da da ordu komutanı Bonaparte tarafından arz
edilen modernlik de hoş karşılanmamıştı. Bu cümleden olarak 1798'de
Mısır'ın insan ve sivil hakların devrimci propagandasıyla eşlik edilen
işgali yerli halkta sağır kulaklara rastladı, evet, hatta onların
direnişiyle karşılaştı.
Yahudilik ve İslam kayda değer ortak noktalara sahipler. Her ikisi de
vahyedilmiş bir kanuna dayalı dinlerdir. Yeni ortaya çıkan modernlik
bağlamında o dönemde Yahudilerden ve bugün de Müslümanlardan dinlerini
Hıristiyan mezhepleriyle uyumlu hale getirmeleri talep ediliyor. Bunun
için inanç dünyalarının önemli parçalarından vazgeçmeleri gerekiyor.
Özellikle Batıda, sekülerleşmiş Hıristiyanlığın bölgelerinde
yerleşiklerse bu böyle. Bununla beraber o dönemdeki Yahudiler önlerine
açılan yeni hayat şartlarına karşı bugünkü Müslümanlardan daha iyi
hazırlıklı ve donanımlıydılar. Bunun da en önemli sebebi diaspora nüfusu
olarak oldum olası bir azınlık olarak varlık sürdürmeye alışık
olmalarıydı.
Müslümanlar ise kendilerini geleneksel olarak hükmeden bir topluluk
olarak görüyorlar. Gerçi onlar da tarihlerinde Hıristiyan hakimiyeti
altına girme dönemleri yaşadılar -mesela Ortaçağın Sicilyası'nda ya da
Endülüs'te. Çok sonra ise, Osmanlı İmparatorluğu'nun Rusların Karadeniz
alanındaki fetihleri sonucu topraklarını kaybetmesiyle -özellikle
1774'deki Küçük Kaynarca Anlaşması'yla- birçok Müslüman kendilerini
"hicret" etmek, yani Hıristiyanlaşmış toprakları bırakıp dini
vecibelerini yaşayabilmek için İslam'ın egemenlik alanlarına göç etmek
zorunda hissettiler. En azından hakim olan öğreti o dönemde bunu
emrediyordu. Bugün, Müslümanlar kendi iradeleriyle Batıya göç
ettiklerinden, onların durumunun emansipasyon zamanındaki Yahudilerin
Avrupa'daki durumuyla kıyaslanıp kıyaslanamayacağı sorunu ortaya
çıkıyor.
Napolyon'un on iki sorusuna verilen cevapların önsözünde Yahudi
eşrafının toplantısı, Yahudi geleneğine uygun olarak ülkenin yönetiminin
kendilerini bile ilgilendiren siyasi ve sivil meselelerde son otorite
olduğu bildiriliyor. Böylece Babil sürgünü döneminden beri geçerli olan
"Dina de-Malchuta Dina" prensibine istinad ediyorlardı. Bu yaklaşık
olarak Yahudilerin yerleşik oldukları ülkede geçerli olan hukuku kendi
hukuklarından önce kabul etmeleri anlamına geliyor. Böyle bir kayıt dini
ritüeller konusunda geçerli değildir.
"Dina de-Malhuta Dina" prensibi form olarak alanların parçalanması
anlamına geliyor -tıpkı Hıristiyan geleneğindeki dünyevi ve ruhani
otoritenin ayrılması gibi: Tanrıya Tanrının hakkını, Sezar'a Sezar'ın
hakkını vermek. Yahudilere Avrupa'nın Ortaçağı'ndan beri bir nevi
otonomi tanındığından, yani kendi dini kanunlarına göre yaşama imkanına
sahip olduklarından ve ülkenin yönetimi vergi ve para meseleleriyle
sınırlı olduğundan, "Dina ..." kararındaki "Mamona" -dünyevi ve mali
öğeler- ve "Assura" -dini-ritüel unsurlar arasındaki ayrım çok kolay
belirlenebiliyordu. Geç dönem mutlakiyetçiliğin reformları ve özellikle
Fransız Devrimi sivil eşitlik aracılığıyla korporasyon ve ayrıcalığa
ölüm darbesini vurdu.
Bu zaman diliminden sonra Yahudiliğin mezhepleşmesi de başladı. O
protestanlaştı. Aşırı örneklerde org çalınması bile gündeme getirildi,
İbranice'nin ibadet dili olarak neredeyse kaldırılması söz konusu oldu
ve daha birçok şey. Fakat Yahudi reform hareketi asıl çığırını
Amerika'da açtı. Bunu İngiltere'den Yeni Dünyaya taşınan mezheplerin
plüralizminin protestan geleneğine borçluydu. Amerika'da Yahudilik
Avrupa'dan daha fazla mezhepler arasında bir mezhep oldu.
Amerikanın plüralist yapısı, "diyasporada" müslüman bir varlığı dini
hukuk açısından bir azınlık olarak inşa etme çabalarının ilk çekingen
denemelerinin, ABD'de müslümanlar tarafından yürütülmesinde önemli bir
rol oynuyor. Kasdedilen bu arada Avrupa'ya da gelmiş olan "Fıqh
el-Akalliyat/Azınlık Fıkhı" eğilimi- Müslüman azınlıkların Batıdaki
fıkhı. Böyle bir azınlık fıkhı eğilimi yavaş yavaş çok esaslı bir
gelişmeye işaret etmektedir. Çünkü burada müslüman yönetimi altında
olmayan bir alanda gündelik hayatı düzenlemede geçerli olacak olan İslam
hukuku ölçüleri Kur'an ve Hadis'ten yola çıkarak yeni ve bağımsız yorum
çabalarıyla geliştirilmeye çalışılıyor.
"Azınlık Fıkhı"nın kurucusu olarak kabul edilen ve şu an Amerika'da
etkinlik gösteren Taha Cabir el-Alvani'nin geleneği büyük çapta aşan
birisi olup olmadığı konusunda ciddi şüpheler var. Onun gelenek için,
hatta ortodoksi için taraf tuttuğu Euro-Müslüman'ı Tarık Ramazan ve onun
bazı ceza hukukuyla ilgili şeriatın unsurlarına moratoryum elde etmekle
ilgili reform teklifleri konusundaki uzlaşmaz tartışmasında ortaya
çıkmıştı. Ramazan Batılı-liberal fikirlerin taraftarı olarak
suçlanıyordu ve jestlerle İslam Milletini bölmek ve imha etmekle itham
edilmişti. Bu durum argüman ve retorik olarak 1818'deki reformcu Yeni
İsrailli Hamburglu Mabed Hareketine Yahudi-ortodoks tepkisini
anımsatıyor. Bir tartışma yazısında reformculara yeniliklerinden dolayı
irtidat içinde oldukları duyuruluyordu. Praglı haham Eliezer Fleckeles
sözlerinde onları inançsızlar olarak damgalıyordu. Onlar ne Yahudi ne de
Hıristiyan imişler.
"Azınlık fıkhı" kurucusu tarafından şeriatın dokunulmazlığı konusunda
ortaya konulan savunmanın bütün keskinliğine ve ortodoksluğuna rağmen,
yeni ve gerçekten de enteresan olan bir istikamete doğru bir hukuk
yorumu eğilimi gözlemlenebilmektedir. El-Alvani daha 1994 yılında
Amerikan seçimlerine Müslümanların katılabileceğine dair kendi
başkanlığında toplanan Amerikan Fıkıh-Konseyinde verdiği fetvayla
isminden bahsettirmişti. Buna ek olarak Amerikan silahlı kuvvetlerinde
askeri hizmet vermeye (İslam ülkelerinde görevlendirilseler bile) cevaz
veren fetvası gelmişti.
Kendi ve yabancı kanunların unsurları arasında uyum sağlama diyaspora
geleneğine sahip Yahudilik tarafından "Dina de-Malhuta Dina" prensibiyle
başarılabilmişti. Bir kollektif "ictihadın" formu olarak "Fiqh
el-Akalliyyat" tarafından benzeri bir etki yayılabilir mi? Yorumsal
tandansa göre bu başarılacak gibi görünüyor.
Bu yoruma göre "Darul İslam" dışında yerleşilen bölgelere (Batılı
ülkelerin olduğu yerler) düşman gözüyle bakılmayacak. Tam tersine: "Dar
el-Dava" olarak İslam'ın yayılması için çalışılabilir. Daha yeni bir
söyleşide el-Alvani Müslümanların hakimiyet ve hukuk sahası olarak
"Darul İslam" hakkındaki dar geleneksel anlayış üzerinde yeniden
düşünmeyi teklif etti. "Azınlık fıkhı" anlayışına göre "Darul İslam"ın
geçerliliği inançlarını yaşayabildikleri, yani din hürriyetinin hakim
olduğu yerler için de söz konusu. Alvani'nin açıklamalarına göre bu
Amerika'da tartışmasız böyleymiş. Buna karşılık olarak da Amerikan
Müslümanları kendi devletlerine karşı sadakat borçlular. Ülkenin
kanununu kabul etmek gerekirmiş.
Yahudilerin kültün çekirdek alanlarındaki otonomi talepleri,
çevrelerindeki değerler manzumesiyle çatışmaya girdikleri ya da
Yahudi-karşıtı garazla karşılaştıkları yerde sınırına ulaşıyordu.
1919’da Paris'teki Barış Konferansında kararlaştırılan azınlık
anlaşmaları Polonya'nın Yahudilerine, o dönemde bütün nüfusun yüzde
10'u, istirahat günü olarak Pazar günü yerine Sabbat gününü ve ritüel
kurban kesmeyi garantilemişti. "Kaşrut" ve "helal" tartışmasında, yani
Yahudi ve Müslüman yemek kurallarında, kurban kesme ritüelinde gerçekten
de Antisemitik ve İslamofobi garazları arasında benzerlikler bulmak
mümkündür.
Yahudilik ve İslam gibi kanuni dinler için ritüel kurban kesme onlar
için din hürriyeti kavramının çekirdeğini teşkil etmektedir. "Fikh
el-Akalliyyat" da tersinden bir din hürriyetini konu ediniyor. Hatta
bazı müslümanlar bu yaklaşımla değiştirilmiş, daha dünyevileşmiş bir
dünya anlayışı için bilgisel bir giriş kalesinin açıldığına inanıyorlar.
Ne de olsa bağımsız anlamanın, bilmenin ve pratik zekanın bir kategorisi
olarak "Fıkhın" kök anlamı geleneksel İslamî esasları aşmaktadır.
Londra'da etkili olan Şeyh Zeki Bedevi "daha büyük fıkıh" hareketini,
Batılı bilgi kültürüne kapının açılması imkanı olarak görüyor ve bir
epistemik dönüşümden bahsediyor.
Bütün bunlar bazı açılardan emansipasyon devrindeki yaşanan dönüşümde
yerleşen ve kutsala bağlı okuma biçiminden daha insan-merkezli bir
yoruma doğru giden akımı teşkil eden "Yahudiliğin Bilimi"ni anımsatıyor.
İnancın dominantlığı tarihçinin muhakeme gücünü zincire vurmaktadır.
Samson Raphael gibi neo-ortodokslar için "Yahudiliğin Bilimi" şeytan
işiydi.
Yahudilerin kendini gitgide sekülerleştiren öz tanımı olarak
"Yahudiliğin Bilimi" onların tarihe girişini kolaylaştıran önemli bir
faktördü. Ortodoks, özellikle ultra-ortodoks, ve dini ulusal yahudilikte
de tarih hakkında insan-merkezli, Batılı bir anlayış kolay kabul
edilecek bir lokma değildir. Tanrı'nın tarihteki varlığı çevrimsel bir
dünya anlayışında sembolize ediliyor -Müslümanlarda daha yoğun var olan
bir durum.
Bu özellikle holokost anlayışına tesir ediyor, çözüme kavuşturulmamış
Filistin sorunu yanında Yahudi ve Müslümanları derinden yabancılaştıran
bir vakıa. Birçok Müslümana Batılı tarih anlayışı için holokostun
merkezi önemi kapalı kalıyor. Auschwitz'de gerçekleşen aklı selimin ve
kendini ayakta tutmanın bütün derecelerinin kırılması ile Aydınlanmanın
kesin doğru gözüyle bakılan temelleri iptal edilmişti. Bunu tanımak
insan-merkezli bir dünya tasavvuruyla mümkündür. Buna karşın kutsala
dayalı bir dünya tasavvuru holokostun böyle bir derecesinde Tanrı'nın
kayıtlarının çiğnenmesini görmek isteyecek ve onu geri çevirecek.
Gündelik hayatın alanlarında İslami azınlık fıkhı ve bağımsız bilgi
sorularında "Büyük Fıkıh" el ele vererek tarihi "Yahudiliğin Bilimi"ne
benzer bir şekilde geleneklerine uygun olarak Müslümanlara kutsal-dışı
bir dünya yorumuna giden yolu gösterebilirler.
• Sanhedrin ya da Yüksek Şura uzun zaman en yüksek Yahudi siyasi makamı
ve aynı zamanda en yüksek mahkeme idi. İsim Yunanca "Synhedrion"dan
(Toplantı, Şura) türemedir. |