Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 344 | Ağustos  2007

                   

 

 


                           

Fanatik Olmak ve Seçim Yapmak Üstüne Bir Sohbet

Mukaddes Özkan

Herkesin de bildiği gibi, fanatik kelimesinin ihtiva ettiği anlam; herhangi bir şeye duygusal olan bağlılıktır. Bu bağlılık asla akla mantığa danışmaz, bu bağlılık bir tutkudur, insanın benliğini esir alan patolojik bir vakıadır. Bundan kurtulmanın tek çaresi aklı duyguların başıboş yönetiminden kurtarmak ile olur.
Olayı bazı reklam sloganları çok güzel anlatıyor; "Kanım sarı kırmızı akar, sarı lacivert akar" gibi esprili bir dille. Ama ne yazık ki işin aslı bu kadar yüzeysel değil. Kanlar gerçekten de akıyor yeryüzünde, hem de ne akmak. Hırsların kavradığı, acımasızlaştırdığı egemenlerin akıttığı kanlar oluklara sığmaz oldu. Bütün bu olan bitenlerin, insanlığı acılara gark edenlerin hırslarının oyuncağı olmadıklarını, kendi dedikleri gibi; sadece iyilik etmek, onlara esenlik götürmek için mi, insan haklarına saygılarından mı döküyorlar bunca kanı! Olup bitenlere bakınca zalimin mazluma karşı sadece insanlık dışı davranışlarını görüyoruz. Zalimlik de insan ruhunu esir alan bir başka boyutu olayın.
Futbol fanatikleri, siyasi parti fanatikleri, milliyetçi fanatikler, din ve mezhep konusundaki fanatikler. Nereden bakılırsa bakılsın, inançlar fanatikleştiği andan itibaren insanlık aleminde huzursuzluğun, şiddetin önüne geçmek imkansızlaşıyor.
Sporcu takımım kazanmadı diye karşısındakine, hatta kendi dışındaki herkese düşman olup etrafı kırıp dökmede bir beis görmez.
Siyasi parti tutanlar sanki birbirlerinin düşmanı gibi selamı sabahı kesip camilerini bile ayırırlardı bir zamanlar. Belki de hala bu tür davranışların sürdürüldüğü yerler var. Çünkü bu hastalık insandan toplumlara bulaşan sari bir özellik taşır. İnsanlar bu duygunun esiri oldular mı artık içgüdülerinin yönlendirdiği tarafa doğru gitmekten kurtulamazlar. Birkaç kişinin bir araya gelerek meydana getirdiği etki diğer birkaç kişinin de tepkisine neden oluverir. İş bu hale gelince de dostça olmayan ilişkilerin önüne geçmek zorlaşır.
Ailecek yaşadığımız bir olay bu gerçeği çok güzel anlatacaktır. Türkiye çok partili sisteme geçmiş, Celal Bayar ve Adnan Menderes ekibi Demokrat Parti'yi kurduktan sonra 1950'de büyük bir çoğunlukla iktidara gelmişlerdi. Benim rahmetli babam o zamanlar genç bir hakimdi. Doğunun en ücra köşelerinden birinde, İran sınırına çok az bir mesafede görev yapıyordu. Şartlar çok zordu o zamanlar oralarda. Çapulcular nasıl olduysa birdenbire söz sahibi oluvermişlerdi. Çevrede kaçakçılardan, soygunculardan geçilmiyor, sınıra yakın olmanın avantajını kullanıyordu yöre insanının bir kısmı. Tekel deposu bile soyulmaktan kurtulamamıştı. Sonuç olarak, depoyu boşaltanlar yakalandı, ama babam memuriyeti süresince o günlerde kendisine yapılan suçlamaların hesabını veremedi. Çünkü olayın failleri Demokrat partinin ilçe teşkilatıyla yakın ilişkileri olan birileriydi. Asıl suçlular paçayı kurtardı ama babam onları suçlarıyla yüzleştirdiği için şikayet dilekçeleriyle Ankara'ya; "Bizim partiden değil de onun için böyle yapıyor, o Halk partili" diye jurnallendi. Sanki asıl suçlu babammış gibi terfileri engellendi, görev yerleri hep partili adalet bakanları tarafından belirlendi. İşin garibi Halk parti zamanında da Demokrat partili diye birileri şikayette bulunmuş, bunlara cevaben yazılan savunma dilekçeleri kaale bile alınmamıştı. Partili insanlar karşılıklı menfaat ilişkileri içinde işte böyle fanatikleşiyordu.
O günlerde Van'ın Özalp kazasında bulunuyorduk. Yöre halkının diline doladığı bir tekerleme işin ne hale geldiğini anlatmakta idi; "Sen gelme ben giderem, meseleyi hallederem, yaparam çataram, altına imza ataram" Yani partili birinin Ankara'ya gelmesi onlar açısından işlerin hallolması demekti. Haklı veya haksız olmak önemli değildi.
Demokrat Parti'ye kayıtlıysan Vatan cephesindendin, yoksa haindin.
Burada halkın bilinçsizce sürüklendiği bir maceranın özeti var.
İnsanlar kendi doğrularını kendileri belirledikleri sürece yanılgıların sonu gelmek bilmiyor. Yol gösterenlerin olması kaçınılmaz oluyor. Bu insan fıtratının gereği. İnsana düşen ise rehberini doğru seçmek.
Ercüment bey; "İnsanlar bir elbise, bir gömlek seçmek için kırk tane mağaza dolaşırlar, beğenmezlerse şehirler arası yol gitmeyi bile göze alırlar da yaşamlarını şekillendirirken neden bu kadar seçici davranmazlar, buna hep şaşarım" derdi.
İnsanı diğer canlılardan ayıran, akletme yeteneğidir. Akıl içgüdülerin yönetimini ele aldığı zaman ilk doğru adım atılmış olur. Fanatizm içgüdüsel bir davranıştır. İnsanda düşünmek, fikretmek gibi insani özelliklerin yok olması demektir fanatik olmak. Bu işin sonuçları geçmişte de günümüzde de pek çok felakete sebep oldu.
Irkçılık, mezhepçilik birer fanatizm değil de nedir! Bu yüzden tarih sayfaları birbirine düşen kitlelerin acı hikayeleriyle dolu. Bırakalım çok gerileri, uzakları, hemen yanı başımızda, Irak'ta olanlara. Hayatları işgal altında olan Müslümanlar, aynı kitaba aynı Peygambere inandıkları halde mezheplere bölünüp birbirlerine düşman oldular. Gerçek düşmanlarını bırakıp Şii-Sünni kavgasına başladılar. Mezheplerinin fanatiği oldular. Keşke Müslümanlar kendilerini sorgulamayı öğrenebilseler önce. Körü körüne bunca zulmü yaşarlar mıydı acaba?
Allah'ın AKLEDİN uyarısına kulak verselerdi bu hale gelinir miydi?
Kur'an ırkçılığı bile men ederken, Müslüman Müslümanın kardeşi derken, mezhepçilik uğruna mahallelerini ayıran, camilerini ayıran bu fanatikleşmiş mezhepçiler düşmanlarının işini kolaylaştırmıyor mu? Komşu ülkelere sığınan binlerce mültecinin kimisi Şiilerden kaçtığını, kimisi Sünnilerden kaçtığını söylüyor. Ne acıdır ki Amerikalıların zulmünden kaçtık diyenler de vardır mutlaka ama benim yüreğimi birbirinden kaçan Müslümanların hali yaraladı, kâfirin zulmünden kaçanlar değil.
Ne yaparsak biz kendimize yapıyoruz ve İslam'ın düşmanlarıyla işbirliği yaparak yeryüzünde aslı ile yaşanması gereken dinimizi tanınmaz hale getirenlere sadece sitem etmekten başka yapacak bir şey bulamıyorum.
Doğrusu bunca zaman laik demokratların yapamadıklarını bir zamanların şeriat savunucuları yaptı. Sonunda demokrasinin bu halkın hayatında yer etmesine, yerleşmesine olan katkıları yabana atılır gibi değil.
Bir zamanlar söylediklerini artık söylemiyorlar çünkü artık o söylemlerin prim yapmadığının farkına vardılar. Prim yapmayınca da söylemler değişti. Eşlerin başörtüleri Müslüman kimliğini hala koruduklarının ispatı oldu akletmeyen fanatiklerin cephesinde. İşte böylece din düşmanlarının bile başaramadığı demokrasi türküsünü Müslümanlara söyletmeyi başardılar. Tevhide arkasını dönenler, Hakimiyet ALLAH'ındır diyecekleri yerde, hakimiyet milletindir diyerek şirke çanak tutmakta bir beis görmediler.
İslam düşmanlarını bu başarı son derece memnun etti. Avrupa'dan Amerika'dan tebrikler yağdı kazanan parti yöneticilerine. Bu bile İslam adına üzücü bir sonuç alındığının göstergesi olmaya yeter.
İkbal sahibi, mevki sahibi olmak, dünyalık hırsı da fanatizmin içine girer. Çünkü insana bütün bildiklerini, bütün inandıklarını unutturur. Artık sadece başarı vardır hedefte. Sadece başarı!..
"Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın." (Furkan 25/43),

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...