|

Fanatik Olmak ve Seçim Yapmak Üstüne Bir Sohbet
Mukaddes Özkan
Herkesin de bildiği gibi, fanatik
kelimesinin ihtiva ettiği anlam; herhangi bir şeye duygusal olan
bağlılıktır. Bu bağlılık asla akla mantığa danışmaz, bu bağlılık bir
tutkudur, insanın benliğini esir alan patolojik bir vakıadır. Bundan
kurtulmanın tek çaresi aklı duyguların başıboş yönetiminden kurtarmak
ile olur.
Olayı bazı reklam sloganları çok güzel anlatıyor; "Kanım sarı kırmızı
akar, sarı lacivert akar" gibi esprili bir dille. Ama ne yazık ki işin
aslı bu kadar yüzeysel değil. Kanlar gerçekten de akıyor yeryüzünde, hem
de ne akmak. Hırsların kavradığı, acımasızlaştırdığı egemenlerin
akıttığı kanlar oluklara sığmaz oldu. Bütün bu olan bitenlerin,
insanlığı acılara gark edenlerin hırslarının oyuncağı olmadıklarını,
kendi dedikleri gibi; sadece iyilik etmek, onlara esenlik götürmek için
mi, insan haklarına saygılarından mı döküyorlar bunca kanı! Olup
bitenlere bakınca zalimin mazluma karşı sadece insanlık dışı
davranışlarını görüyoruz. Zalimlik de insan ruhunu esir alan bir başka
boyutu olayın.
Futbol fanatikleri, siyasi parti fanatikleri, milliyetçi fanatikler, din
ve mezhep konusundaki fanatikler. Nereden bakılırsa bakılsın, inançlar
fanatikleştiği andan itibaren insanlık aleminde huzursuzluğun, şiddetin
önüne geçmek imkansızlaşıyor.
Sporcu takımım kazanmadı diye karşısındakine, hatta kendi dışındaki
herkese düşman olup etrafı kırıp dökmede bir beis görmez.
Siyasi parti tutanlar sanki birbirlerinin düşmanı gibi selamı sabahı
kesip camilerini bile ayırırlardı bir zamanlar. Belki de hala bu tür
davranışların sürdürüldüğü yerler var. Çünkü bu hastalık insandan
toplumlara bulaşan sari bir özellik taşır. İnsanlar bu duygunun esiri
oldular mı artık içgüdülerinin yönlendirdiği tarafa doğru gitmekten
kurtulamazlar. Birkaç kişinin bir araya gelerek meydana getirdiği etki
diğer birkaç kişinin de tepkisine neden oluverir. İş bu hale gelince de
dostça olmayan ilişkilerin önüne geçmek zorlaşır.
Ailecek yaşadığımız bir olay bu gerçeği çok güzel anlatacaktır. Türkiye
çok partili sisteme geçmiş, Celal Bayar ve Adnan Menderes ekibi Demokrat
Parti'yi kurduktan sonra 1950'de büyük bir çoğunlukla iktidara
gelmişlerdi. Benim rahmetli babam o zamanlar genç bir hakimdi. Doğunun
en ücra köşelerinden birinde, İran sınırına çok az bir mesafede görev
yapıyordu. Şartlar çok zordu o zamanlar oralarda. Çapulcular nasıl
olduysa birdenbire söz sahibi oluvermişlerdi. Çevrede kaçakçılardan,
soygunculardan geçilmiyor, sınıra yakın olmanın avantajını kullanıyordu
yöre insanının bir kısmı. Tekel deposu bile soyulmaktan kurtulamamıştı.
Sonuç olarak, depoyu boşaltanlar yakalandı, ama babam memuriyeti
süresince o günlerde kendisine yapılan suçlamaların hesabını veremedi.
Çünkü olayın failleri Demokrat partinin ilçe teşkilatıyla yakın
ilişkileri olan birileriydi. Asıl suçlular paçayı kurtardı ama babam
onları suçlarıyla yüzleştirdiği için şikayet dilekçeleriyle Ankara'ya;
"Bizim partiden değil de onun için böyle yapıyor, o Halk partili" diye
jurnallendi. Sanki asıl suçlu babammış gibi terfileri engellendi, görev
yerleri hep partili adalet bakanları tarafından belirlendi. İşin garibi
Halk parti zamanında da Demokrat partili diye birileri şikayette
bulunmuş, bunlara cevaben yazılan savunma dilekçeleri kaale bile
alınmamıştı. Partili insanlar karşılıklı menfaat ilişkileri içinde işte
böyle fanatikleşiyordu.
O günlerde Van'ın Özalp kazasında bulunuyorduk. Yöre halkının diline
doladığı bir tekerleme işin ne hale geldiğini anlatmakta idi; "Sen gelme
ben giderem, meseleyi hallederem, yaparam çataram, altına imza ataram"
Yani partili birinin Ankara'ya gelmesi onlar açısından işlerin
hallolması demekti. Haklı veya haksız olmak önemli değildi.
Demokrat Parti'ye kayıtlıysan Vatan cephesindendin, yoksa haindin.
Burada halkın bilinçsizce sürüklendiği bir maceranın özeti var.
İnsanlar kendi doğrularını kendileri belirledikleri sürece yanılgıların
sonu gelmek bilmiyor. Yol gösterenlerin olması kaçınılmaz oluyor. Bu
insan fıtratının gereği. İnsana düşen ise rehberini doğru seçmek.
Ercüment bey; "İnsanlar bir elbise, bir gömlek seçmek için kırk tane
mağaza dolaşırlar, beğenmezlerse şehirler arası yol gitmeyi bile göze
alırlar da yaşamlarını şekillendirirken neden bu kadar seçici
davranmazlar, buna hep şaşarım" derdi.
İnsanı diğer canlılardan ayıran, akletme yeteneğidir. Akıl içgüdülerin
yönetimini ele aldığı zaman ilk doğru adım atılmış olur. Fanatizm
içgüdüsel bir davranıştır. İnsanda düşünmek, fikretmek gibi insani
özelliklerin yok olması demektir fanatik olmak. Bu işin sonuçları
geçmişte de günümüzde de pek çok felakete sebep oldu.
Irkçılık, mezhepçilik birer fanatizm değil de nedir! Bu yüzden tarih
sayfaları birbirine düşen kitlelerin acı hikayeleriyle dolu. Bırakalım
çok gerileri, uzakları, hemen yanı başımızda, Irak'ta olanlara.
Hayatları işgal altında olan Müslümanlar, aynı kitaba aynı Peygambere
inandıkları halde mezheplere bölünüp birbirlerine düşman oldular. Gerçek
düşmanlarını bırakıp Şii-Sünni kavgasına başladılar. Mezheplerinin
fanatiği oldular. Keşke Müslümanlar kendilerini sorgulamayı
öğrenebilseler önce. Körü körüne bunca zulmü yaşarlar mıydı acaba?
Allah'ın AKLEDİN uyarısına kulak verselerdi bu hale gelinir miydi?
Kur'an ırkçılığı bile men ederken, Müslüman Müslümanın kardeşi derken,
mezhepçilik uğruna mahallelerini ayıran, camilerini ayıran bu
fanatikleşmiş mezhepçiler düşmanlarının işini kolaylaştırmıyor mu? Komşu
ülkelere sığınan binlerce mültecinin kimisi Şiilerden kaçtığını, kimisi
Sünnilerden kaçtığını söylüyor. Ne acıdır ki Amerikalıların zulmünden
kaçtık diyenler de vardır mutlaka ama benim yüreğimi birbirinden kaçan
Müslümanların hali yaraladı, kâfirin zulmünden kaçanlar değil.
Ne yaparsak biz kendimize yapıyoruz ve İslam'ın düşmanlarıyla işbirliği
yaparak yeryüzünde aslı ile yaşanması gereken dinimizi tanınmaz hale
getirenlere sadece sitem etmekten başka yapacak bir şey bulamıyorum.
Doğrusu bunca zaman laik demokratların yapamadıklarını bir zamanların
şeriat savunucuları yaptı. Sonunda demokrasinin bu halkın hayatında yer
etmesine, yerleşmesine olan katkıları yabana atılır gibi değil.
Bir zamanlar söylediklerini artık söylemiyorlar çünkü artık o
söylemlerin prim yapmadığının farkına vardılar. Prim yapmayınca da
söylemler değişti. Eşlerin başörtüleri Müslüman kimliğini hala
koruduklarının ispatı oldu akletmeyen fanatiklerin cephesinde. İşte
böylece din düşmanlarının bile başaramadığı demokrasi türküsünü
Müslümanlara söyletmeyi başardılar. Tevhide arkasını dönenler, Hakimiyet
ALLAH'ındır diyecekleri yerde, hakimiyet milletindir diyerek şirke çanak
tutmakta bir beis görmediler.
İslam düşmanlarını bu başarı son derece memnun etti. Avrupa'dan
Amerika'dan tebrikler yağdı kazanan parti yöneticilerine. Bu bile İslam
adına üzücü bir sonuç alındığının göstergesi olmaya yeter.
İkbal sahibi, mevki sahibi olmak, dünyalık hırsı da fanatizmin içine
girer. Çünkü insana bütün bildiklerini, bütün inandıklarını unutturur.
Artık sadece başarı vardır hedefte. Sadece başarı!..
"Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü? Ona sen mi
vekil olacaksın." (Furkan 25/43), |