|

Gülümsetirken Düşündüren Kısa Haber-Yorumlar (III)
Arif Kaya
1)Laiklik adam olmaktır. Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer, Atatürk'ü anma toplantısında "Çünkü Yüce Önder
çağdaşlaşmanın da, uygarlaşmanın da aydınlanmanın da, uluslaşmanın da
anahtarının laiklik olduğunun bilincindeydi. En kısa söyleyişiyle, O'na
göre laiklik 'adam olmak' demektir" dedi. [Hürriyet; 11/11/2006]
Allah Allah -laikliğe aykırı olmasın deyu Tanrım ya da 'Oh My God' mı
demeliydim yoksam- bir yaşıma daha girdim. Şu yaşıma geldim, laikliğin o
kadar tarifini okudum, duydum, fakat böyle bir tarif ne okudum ne de
duydum. Adem (adam, insan)oğlu göreceğini görmeden, duyacağını duymadan
kabre girmezmiş. Sloganik, yaldızlı, cafcaflı ifadelerin gırla gittiği;
sapın samana şapın da şekere karıştırıldığı; dumanlı havada vadideki
kurtların avlandığı cumhuriyet türkiyesi'nde, ahir ömrümde "Atatürk'ü
sevmeyen, bırakın Türk olmayı, bizim nazarımızda insan bile değildir."
(Marmara Üniversitesi'nin kuruluşunun 123. Yıldönümünde Rektör Prof.
Tunç Erem'in konuşması, Hürriyet, 13/05/2006) özlü(!) sözünden sonra bir
başka özlü-közlü sözü duymak da kısmette varmış. Adam olmakla bir
ideolojik duruş, bir dünya görüşü tercihi olan laikliğin ne alakası var,
doğrusu kıt aklım almadı. Ne alaka ya da kel alaka diyeceğim fakat "dam
üstünde saksağan, beline vurdum kazmayınan" lafı daha da yakışacak
sanırım. İfrat (ruhbanlık, mistisizm) ve tefrit (laiklik, sekülarizm)
gibi iki aşırılıktan, iki yanlıştan biri olan laikliği, adam olmakla
eşdeğer kabul ettiğinizde adam olmakla ilgili deyimler de değişir artık
herhalde. Laik ol, ciğerimi ye; laik sandım eşeği, kaba serdim döşeği;
ben sana … olamazsın demedim, laik olamazsın dedim, falan filan. Laik
olmayana ya da anti-laik olana, artık bundan sonra adam yerine madam mı
diyeceğiz. Laik olmayan adamdan sayılmayıp, adam yerine konulmayacak mı?
Laf böyle uzar gider. Fazla uzatmadan kısa kesip noktalayalım ki, arif
olan anlasın. Adı, 'adı güzel kendi güzel Muhammed(a.s)'in bir diğer
güzel adı olan Ahmed değil de Yaşar olan, cumhurbaşkanı değil de
cumhurdan olan birine uzatalım mikrofonu isterseniz. O da adam olmakla
ilgili bir-iki kelam etmiş ve anlaşılan o ki meseleyi de "sezmiş". Ne
dersiniz? "…Cenazeden sonra eve gittiğimde namaz kılmak istedim.
Arkadaşlarımın yardımıyla abdest almayı öğrendim ve ilk namazı kıldım.
Sonra İçerenköy'de sabah namazına gittim. Her gün değişiyordum. Allah
beni bir bataklığın içinden aldı. 3 yıl önce kendimi adam zannediyordum.
Etrafımdaki şaşalı yaşam çok hoşuma gidiyor, etraftan gördüğüm ilgi
kollarımı kabartıyordu. Şimdi anladım ki o yaşananların hepsi yalanmış.
Asıl adamlık Allah'a yakın olmakmış." (Namazla yeniden doğdum, Yaşar
Alptekin, Yeni Şafak, 10/06/2007)
2) Türbanlı kraliçe Malezya'yı karıştırdı. Türkiye'de eşi türbanlı bir
cumhurbaşkanının Çankaya Köşkü'ne çıkması tartışılırken, Malezya'da ilk
kez türbanlı bir kraliçe saraya girdi. Ancak muhalefet türbanlı
kraliçeye karşı çıkarak, yemin törenine katılmadı. Malezya Kralı Mizan
Zeynel Abidin (45) dün başkent Kuala Lumpur'da düzenlenen törende yemin
ederek görevine başladı. Yemin töreninde Altın kaplı bir Kuran ve
hançeri öpen Kral Abidin, ülkeyi hukuka bağlı ve adil şekilde
yöneteceğine ve İslam dinini her zaman üstün tutacağına dair yemin etti.
Yolsuzluk ve adaletsizlikle mücadele sözü verdi. Böylece, Malezya
Kralı'nın dört çocuk annesi eşi Nur Zahire, modern Malezya tarihinin ilk
türbanlı kraliçesi oldu. [Hürriyet; 27/04/2007]
Demek kraliçe türbansız olsa Malezya karışmayacak. Demek bizde
cumhurbaşkanının eşi türbansız olduğu için ülkede karışıklık yok, her
şey süt liman ve de asayiş berkemal. Ya da bu kadar sorun varken bir de
eşi türbanlı biri köşke çıksa ne olur halimiz maazallah. Belki de
kraliçe Nur Hanımefendinin, kocasının öptüğü Kur'an'ın Nur suresindeki
örtü ile ilgili ayetlerinin bağlayıcı olmadığı, teferruat(!) olduğundan
haberi yoktur, ya da ayetleri yanlış yorumlayıp başını örtmüştür, ya da
"var, ama kamusal alan hariç"(!) kısmını görmemiştir, ya da ayetin
başörtüsüne işaret etmediğine dair yorum(tefsir) yapacak, hüküm(içtihad)
çıkartacak 'beyaz, beyza' hocaları yoktur ülkesinde ya da aydınlanmanın,
çağdaşlaşmanın ışığı oralara kadar ulaşmamıştır ya da bilmem ne. Türban
diyerek "anormal, menfi, tehlikeli, yabancı, öteki" kıldıkları bu
başörtüsü, gelin görün ki bırakın Türkiye'yi, Malezya'yı bile
karıştırmış anlayacağınız. Adamların cansiperane kamusal alandan,
görünür alandan-mümkün olsa her türlü alandan türlü yasaklarla
uzaklaştırmaya çalışmaları bu yüzden olsa gerek. Cumhurdan birinin
örtülü eşi Türkiye'de henüz köşke çıkamadı ama Malezya'da saraya çıktı.
Haydiii, şimdi nolcek? Sen kalk Türkiye'de devletin dairesine, okuluna,
kışlasına, meclisine, köşküne sokma, sonra da gitsin -elin bile olsa-
sarayına girsin, tahta kurulsun. Bu kadarı da herhalde saltanatla
yönetilen bir ülkede olur mirim, değil mi ya. Muhalefet de bir garip
Malezya'da. Karşı çıkıp, yemin törenine katılmamışlar. Demek ki
içlerinden kürsüye fırlayıp, öfkeden tir tir titreyerek "Burası devlete
meydan okunacak yer değildir" diye bağıracak bir kara yağız devlet adamı
bilem yokmuş. Yazık ki ne yazık. Bir gürültü patırtı kopartılıp kral ve
kraliçe soluğu ülke dışında alabilirlerdi. Hay Allah demek ki orası
krallık, cumhuriyet değil. Bu adamların büyük millet meclisleri de
yoktur şimdi. Kalıbımı basarım bu adamların cumhuriyetin kazanımlarından
da haberleri yoktur. Zaten bu Malezya Uzak doğu Asya'da bir ülke değil
mi? Asyalı ve Doğulu. Ve de uzak mı uzak. Ondandır ondan.
3) İstanbul'da şeriat mektebi. Bağcılar Lisesi'nde okuyan kızlarında
beklenmedik değişiklikler farkeden aile Haber Özel ekibiyle iz sürdü,
irticai kadrolaşmanın bir eseri daha ortaya çıktı. Başarılı ve çağdaş
bir öğrenci olan kızlarının 6 ay gibi kısa bir sürede tamamen değişmesi,
Cumhuriyet karşıtı fikirleri savunmaya başlaması ve 'Tesettüre
gireceğim' diye tutturması K. ailesinin içine kurt düşürdü. Aile
kızlarını takibe aldı. Okula giden anne, kızının ve arkadaşlarının
bodrum katında açılan mescitte namaz kıldığını gördü. Kızlarındaki
değişimin okuldaki beyin yıkama faaliyetleriyle doğrudan alakalı
olduğunu anlayan aile Show TV Haber Özel ekibi ile işbirliği yaptı.
Sonunda dün akşam TV'de yayınlanan görüntüler ortaya çıktı. Önce erkek
öğrencilerin, ardından kızların ders saatlerinde mescite inerek namaz
kılmaları, Milli Eğitim'deki irticai kadrolaşmanın hangi boyutlara
ulaştığını en çıplak şekilde ortaya koydu. [Güneş; 31/05/2007]
Bu haberi okuyunca hafızam beni alıp götürdü, tarihin derinliklerinde
yolculuğa çıkardı. Gitti gitti 14 asır önceki Arabistan yarımadasında,
Mekke adı verilen beldede durdu. Muhammed'ül emin diye bilinen biri
çıkmış, insanları "hayat veren şey"e çağırıyor, bu 'çağrı'ya kulak
verenler gecenin karanlığında Mekke sokaklarında, kendilerini
birilerinin takip edip etmediğine dikkat etmeye özen göstererek bir evde
toplanıp yeni inmeye başlayan ayetlerden bir kısmını öğrenip anlamaya
çalışıyorlar. "Güneş dürüldüğü zaman, Yıldızlar kararıp döküldüğü zaman,
Dağlar yürütüldüğü zaman, …" Çağrı filminde o sahne ve Tekvir suresinin
o ilk ayetleri, filmi ilk izlediğimde beni iliklerime kadar ürpertmişti.
O filmde Hz. Peygamber gösterilmiyordu fakat aslında orası muhtemelen
sahabeden Erkam'ın evi idi ve orada son elçi Allah'ın sözlerini Allah'ın
kullarına okuyor, anlatıyor, eğitiyordu onları. Orası onların mektebi
idi ve yukarıdaki haberdeki 'iz sürücüler'in tabiriyle 'şeriat mektebi'
idi. Mekke'deki kurulu düzenin hafiyeleri her yerde onları arıyor, takip
ediyor, edindikleri bilgileri ilgili mercilere ulaştırıyorlardı. Ondan
sonra gelsin türlü türlü eza ve cefalar. O zamanda anne ve babaların
birçoğu oğullarının, kızlarının o günlerde yaşayanların deyimiyle
'Muhammedi' olmalarını istemiyorlardı. O zamanlar irtica henüz icad
edilmemişti, şeriata da olumsuz bir anlam daha yüklenmemişti. Hadi
çarpıcı bir örnek olsun diye vereyim. Mekke'nin varlıklı ailelerinden,
yakışıklı ve istikbal vaad eden gençlerinden Mus'ab bin Umeyr, bu atalar
dinine-Arabın dini telakkilerine- aykırı düşen yeni inanca meylettiği
için ailesi ve özellikle annesi tarafından dışlanmış, maddi ve manevi
baskı altına alınmıştı. Düne kadar bu ülkenin okullarında özellikle
liselerde şiddet, uyuşturucu ve cinsel sapkınlıklardan yakınılırken bu
irtica tehlikesi(!) hepsini bastırdı, unutturdu. Ne oluyor bu gençlere,
ne işleri var böyle şeylerle. Namaz, tesettür onların neyine. Daha akıl
baliğ oldular, sorumluluk alacak yaşlara geldiler mi ki! İlle de namaz
kılacaklarsa, ille de örtüneceklerse bunun yeri okul mu, gidin evinizde
kılın, orda örtünün. Çağdaş bir eğitimde ve de kamusal alanda olur mu
böyle şeylerin yeri. Nerde görülmüş, nerde duyulmuş böyle bir şey- olsa
olsa İran veya Suudi Arabistan'da olur diyeceğim kendini bilmez birileri
gibi ama öyle değil aslında, çok yer var duyulmuş, görülmüş-. Sen kalk
okulun bodrum katında depo olarak kullanılan bir yeri mescide çevir, kız
erkek ayrı ayrı namaz kıl, irticaya prim ver. Neden devletin izin
verdiği, hoş gördüğü yere kadar dindar(!) olmuyorlar. 'Din kültürü ve
ahlak bilgisi' dersinde bilmeleri ve yapmaları (ve de yapmamaları)
gereken şeyler onlara öğretilmedi mi? Yoksa o dersi çok mu ciddiye
aldılar. Kim yıkadı bunların beyinlerini, kim zararlı(!) fikirlerle
doldurdu. Okul(mektep) imam-hatip okulu da değilken, neden böyle şeylere
tevessül ediyorlar? Sen kalk yıllarca o kadar müspet ilim ve fenle
beyinlerini düzenle, doldur (yıkama değil zinhar), sonra irticaen
kadrolaşan öğretmenlerden birileri gelsin, bi kalemde beyinlerini
yıkasın, o kadar emeği kaldırıp çöpe atsın. Öğretmen dedim de yine aynı
gazetenin o günkü nüshasında, evli iken kocasını 300 (küçük bir not: bu
sayı brüt olup net'i 32) erkekle aldatan bir kadının 'cesur itirafları'
ballandıra ballandıra anlatılıyordu muhterem(!) okuyuculara, pehlivan
tefrikası gibi günlerce süren 'aldatan kadınların hikayeleri'nden biri
olarak ve de günün güzeli ilavesi ile birlikte. Şimdi sıkı durun bombayı
patlatıyorum. Meğer sonradan ortaya çıktı ki zina ve de fahişelik
anılarını hem kanal kanal gezip yüzünü gizleyerek ifşa eden ve de kitap
halinde de yayınlayan o kadın kimmiş biliyor musunuz? İstanbul'da bir
başka okulda (şeriat mektebi değil) İngilizce öğretmeni imiş. Hadi buna
bir tesadüf ve vaka-i adiye diyelim ve gelelim işin bir başka can alıcı
noktasına. Eğer bu ülkede adam gibi bir medya olsaydı, belki şöyle bir
haber okuyor olurduk. "Okula giden anne, kızının ve arkadaşlarının
bodrum katında açılan mescitte namaz kıldığını gördü. Namaz kılmak
isteyen öğrencilere temiz ve uygun bir yer temin etmeyen okul yönetimi,
gençlerin korku içinde, kaçar göçer vaziyette, ders aralarındaki
teneffüsten vakit bulabilirlerse depo olarak kullanılan bodrumdaki
mezbele gibi bir yerde namaz kılmak zorunda kalmalarına yol açtı. Anne,
Eğitim Bakanlığı yetkililerini soruna eğilmeye ve çözüme davet etti."
Şimdi anlıyorsunuz değil mi, hem suçlular, hem de güçlüler. 'Baskın
basanındır' hesabı gürültü patırtı ile suç örtmek ve üste çıkmak
istiyorlar. Hala bu tezgaha gelen, bu oyuna kanan varsa ne demeli bilmem
ki.
4) Eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın eşi
Reyhan Gürtuna, radikal bir kararla başını açtı. Türbanı çıkaran Reyhan
Hanım, Sultanbeyli'de inşa edilen bir spor kompleksinin açılış
töreninde, ilk kez başı açık ve saçları fönlü halde objektiflere
çekinmeden poz verdi. Reyhan Gürtuna, yıllar önce türbanlıydı, daha
sonra çeşitli renklerde şık şapkalar kullanarak türbanı modern bir
şekilde taktı. Ardından sadece şapka kullanıp, eşarbı boynuna indirdi.
Dün de başını açmış, fönlü saçlarıyla eşinin yanındaydı. Reyhan Hanım,
kendisiyle yapılan bir röportajda, Türkiye'de türban sorununun bu kadar
konuşulmasının midesini bulandırdığını, türban takmanın şart olmadığını
söylemişti. Gürtuna, şöyle konuşmuştu: "Allah'ın emri olmasa bu kadar
sıkıntıyı çekmem. Kızım Asude de bir süre önce başını kapatmak istedi.
Ben örtünün yükünü taşıyamayacağı kanaatinde olduğum için kapanması
konusunda ışık yakmadım. Türban yerine şapka takılabilir. Üniversitede
okumak için baş açılabilir." Makyaj tarzını değiştiren, kilo veren,
modern giysiler seçen ve saçlarını fönleten Gürtuna, My Go-kart adlı
kompleksin açılışında tüm davetlilerin ilgi odağı oldu. [Hürriyet;
13/06/2007]
Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler ya. Aslında zihniyet
dönüşümü adım adım gerçekleşmiş zaten. Doğrular konusunda radikal
(kökten, esaslı, temeli olan) bir duruş sergileyemeyen, sabır sebat
göstermeyen bir insan ya sinik, soluk bir biçimde yalpalayarak,
tutarsızlıklar, çelişkiler sergileyerek devam eder, ya da bir gün kendi
dünya görüşüne olan inancını, güvencini yitirir, başka dünya
görüşlerinin etkisi altına giriverir. Şu anda bu ülkede, özellikle
müslümanım diyenleri hallaç pamuğu gibi atan, zihinlerini allak bullak
ve de tarumar eden dünya görüşü laik-demokratik-kapitalist dünya görüşü
olup buna direnebilecek, temelden karşı çıkıp reddedebilecek insan
sayısı aslında o kadar az ki. Müslümanım diyenlerin ezici çoğunluğu ile
hasbihal ettiğinizde sanırsınız ki laik-demokrasi ehl-i beytten yani ev
halkından, içimizden biri, her yere girip çıkıyor, en mahrem
alanlarımızı bile etkiliyor. Düne kadar Allah'ın emri olduğuna inandığı
için örtünüp bu uğurda çeşitli sıkıntılara uğradığını belirten Reyhan
Hanım, öyle anlaşılıyor ki artık ya başörtüsünün Allah'ın emri olduğuna
inanmıyor, ya örtünün yükünü çok ağırlaştığı için taşıyamıyor ya da olsa
da olur olmasa da olur nev'inden algılıyor. Makyaj tarzını değiştirerek,
modern giysiler seçip başını açıp saçlarını fönleterek, go-karta binip
saçlarını rüzgarda savurarak zinetlerini kamusal alana da açmış oluyor.
Toplumdaki başörtülü kız ya da kadınlardan herhangi birisi olsa, attığı
bu adım önemli olmayabilirdi, ama ne yazık ki öyle değil. Sonuçta
elbette insan sorumluluğunu almak kaydıyla tercihini kendi yapar. Ne var
ki bu karar kimilerini üzerken kimilerini sevindirir. Bu haberi
okuyucularına duyuran aynı gazetenin genel yayın yönetmeninin ağzı
kulaklarına varmış, övgüler düzüyor. "Eski İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın eşinin başı açık fotoğraflarına bakıyorum.
Şu izlenimime herhalde çok katılan olacaktır. Reyhan Gürtuna, bir anda
sanki 10 yaş gençleşti. Meğer türban, bir kadını olduğundan çok yaşlı
gösteriyormuş. Daha da önemlisi, bir kadın yüzünün güzelliğini fena
halde saklıyormuş. Daha daha da önemlisi, bir kadının karakterini
gizliyormuş. Go-kart üzerindeki kadın bana çok rahatlamış göründü.
Reyhan Gürtuna bir tabuyu yıktı, bir putu devirdi. Demek ki bir kadın
örtünebildiği gibi, örtüsünü çıkarabilirmiş de... Benim özlediğim
Türkiye bu. Kadının açılma özgürlüğünü de, örtünme kadar meşru kabul
eden bir zihniyet ortamı. Elbette karışmak haddime düşmez. Ama örtülü
bir kadın olsaydım, bu fotoğrafı karşıma koyar, üzerimdeki bütün
"mahalle baskılarını" bir kenara bırakıp özgürce düşünürdüm... Güzellik
bu dünyaya ait bir şeydir. Ama emin olunuz, bu dünya da çok güzeldir ve
asla ihmal edilmemelidir..." (Eğer başı örtülü bir kadın olsaydım,
Ertuğrul Özkök, Hürriyet; 15/06/2007) Bir zamanlar türkü formunda bir
şarkı vardı dillerde. "Dağlar kızı Reyhan Reyhan Reyhan, Analar kuzusu
Reyhan Reyhan, Alem sana hayran hayran hayran, Ne güzelsin ay gız bir
çiçeksin ay gız, Bir tanesin ay gız dürdanesin ay gız… (Söz-Müzik:
Rashid Behbudov). Şarkıdaki Reyhan hangi Reyhan, yıllar önce Allah'ın
emri olduğuna iman edip örtünen, türlü sıkıntıları göğüsleyen Reyhan mı,
yoksa başörtüsünü atıp makyajını tazeleyerek, saçlarını fönletip go-kart
üzerinde eğlenen Reyhan mı? Karar sizin. Bir gün gelecek şarkı susacak,
rüya bitecek. "Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir.
Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!"
(Kur'an; 29/64)
5) ABD Başkanı George Bush dün görevinden ayrılan İngiltere Başbakanı
Tony Blair'in 'çok yetenekli olduğunu' söyledi ancak İngiltere
başbakanıyla ilgili benzetmeleri 'aptalca alaylar' diye niteleyen
Amerikan Başkanı, "Blair'e Bush'un kanişi dendiğini duydum. Bence o
bundan çok daha büyük" dedi. Sun gazetesine mülakat veren Bush, Tony
Blair'in son derece başarılı olduğunu ve tarihin kendisine şefkatli
davranacağını belirterek "o çok yetenekli bir adam ve kendisine büyük
saygım var" şeklinde konuştu. Savaş zamanında birlikte görev başında
olduklarını belirten Bush, "birbirimizi aynı tilki deliğinde bulduk"
dedi. [Yeni Şafak; 28/06/2007]
Biri dünün diğeri de bugünün dünyasının başına bela kesilmiş mafya
babaları bunlar. Dünyayı kendi paşa gönüllerine göre bölmüşler,
parçalamışlar, yağmalamışlar. Diledikleri ülkelerin başına sadık
adamlarını oturtmuşlar kahya olarak. Gün gelmiş oğul babaya Amerika
denen kıtada kafa tutmuş ve daha da ileri giderek emperyalistlerarası 2.
paylaşım kavgasından galip çıkarak babasının elindekileri bile zamanla
zimmetine geçirmiş. Eh ne yapsın yaşlı kurt, mecburen oğlunun yanında aç
kalmamak için avlanmaya razı olmuş. Şimdi birlikte Afganistan'da,
Irak’ta avlanıyorlar. Bugünün dünyasının patronu olan buş, bleyr için
"çok yetenekli" demiş. Bunu anladım. Doğrusu yeteneğinin ne olduğunu çok
iyi bilir dünyanın mazlum insanları, halkları. Fakat bleyr için
söylediği "onun için benim kanişim diyorlarmış. Bence o bundan daha
büyük" sözünü doğrusu pek anlamadım. Daha büyük derken neyi kastetti.
Pitbull, bulldog, doberman, st. Bernard, kangal veya daha büyük bir
köpeği mi yoksa "o köpek değil daha büyük bir hayvandır" mı demek
istedi? Bilemiyorum. Doğrusu bu insanoğlu niçin bir çok faydasını
gördüğü köpeğe haksızlık eder anlamam. Zira köpek sadıktır, fedakardır,
ağzı var dili yoktur. Ama birine kızdığı zaman da "köpek" deyip kendince
küçümser, hakaret eder. Ne demeli bilmem ki. Her ne kadar buş "körler
sağırlar, birbirini ağırlar" kabilinden laflar etse de "başarı ve
şefkat" kelimelerini uluorta kullanmasını yadırgadım doğrusu. Hangi
başarı, kimin şefkati. Saygı duyulacak hangi işler yapmış? Bunlar
birbirlerini tilki deliğinden ziyade olsa olsa yılan deliğinde bulmuş
olabilirler. Petrol ve diğer zenginlikler için gözlerini kırpmadan
yüzbinlerce, milyonlarca insanı çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek
demeden katlederler; ellerinden gelse bütün bir dünyayı bir Ebu Gureyb,
bir Guantanamo hapishanesine çevirirler; sadık adamları Siyonistler,
Filistin'i 70 yıla yakın bir zamandır Filistinliler için 'açıkhava
hapishanesi'ne çevirmedi mi bu ikilinin desteği ile. Bu ikili ile iş
tutanlara, işbirliği yapanlara yakın dönemden bir anekdot ile hatırlatma
yapmak isterim. "AK Parti iktidara geldiğinde her zamanki azgınlığının
çok ilerisinde bir azgınlığa sahip ABD ile karşı karşıya kalmıştı. Irak
saldırısı öncesi George Bush'a giden dönemin Dışişleri Bakanı Yaşar
Yakış ve Ekonomi Bakanı Ali Babacan, oturdular masaya. Bir rivayete
göre, Türkiye'nin de koalisyon çetesi içinde yer almasının karşılığında
92 milyar dolar yardım istiyordu mezkûr ikili; oysa Bush'un kafasında
sadece 6 milyar rakamı vardı. Kendi mülahazasına göre bu uçuk meblağı
duyan Bush, iki Türk bakana, "Benimle at pazarlığı yapmaya mı geldiniz?"
diye sordu; ardından da Vahşi Batı'da at pazarlığının nasıl yapıldığını
anlattı: "Teksas'ta at pazarlığı nasıl yapılır, bilir misiniz? Cebinizde
para vardır; at pazarına gelirsiniz, bir atı gözünüze kestirip pazarlık
yaparsınız. Etraftan gelenler olur; sonra bir bakmışsınız cebinizdeki
para da gitmiş at da…" (Gerçek Hayat; 13-19/07/2007) "Büyük Şeytan" ve
onun 'kanişten daha büyük' ortağı ile birlikte hareket eder ve de etmeye
devam ederseniz bir bakmışsınız dünyanız da gitmiş, ahiretiniz de.
Benden söylemesi.
E-mail: arifkaya65@gmail.com |