Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 344 | Ağustos  2007

                   

 

 


                           

Gülümsetirken Düşündüren Kısa Haber-Yorumlar (III)

Arif Kaya

1)Laiklik adam olmaktır. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Atatürk'ü anma toplantısında "Çünkü Yüce Önder çağdaşlaşmanın da, uygarlaşmanın da aydınlanmanın da, uluslaşmanın da anahtarının laiklik olduğunun bilincindeydi. En kısa söyleyişiyle, O'na göre laiklik 'adam olmak' demektir" dedi. [Hürriyet; 11/11/2006]
Allah Allah -laikliğe aykırı olmasın deyu Tanrım ya da 'Oh My God' mı demeliydim yoksam- bir yaşıma daha girdim. Şu yaşıma geldim, laikliğin o kadar tarifini okudum, duydum, fakat böyle bir tarif ne okudum ne de duydum. Adem (adam, insan)oğlu göreceğini görmeden, duyacağını duymadan kabre girmezmiş. Sloganik, yaldızlı, cafcaflı ifadelerin gırla gittiği; sapın samana şapın da şekere karıştırıldığı; dumanlı havada vadideki kurtların avlandığı cumhuriyet türkiyesi'nde, ahir ömrümde "Atatürk'ü sevmeyen, bırakın Türk olmayı, bizim nazarımızda insan bile değildir." (Marmara Üniversitesi'nin kuruluşunun 123. Yıldönümünde Rektör Prof. Tunç Erem'in konuşması, Hürriyet, 13/05/2006) özlü(!) sözünden sonra bir başka özlü-közlü sözü duymak da kısmette varmış. Adam olmakla bir ideolojik duruş, bir dünya görüşü tercihi olan laikliğin ne alakası var, doğrusu kıt aklım almadı. Ne alaka ya da kel alaka diyeceğim fakat "dam üstünde saksağan, beline vurdum kazmayınan" lafı daha da yakışacak sanırım. İfrat (ruhbanlık, mistisizm) ve tefrit (laiklik, sekülarizm) gibi iki aşırılıktan, iki yanlıştan biri olan laikliği, adam olmakla eşdeğer kabul ettiğinizde adam olmakla ilgili deyimler de değişir artık herhalde. Laik ol, ciğerimi ye; laik sandım eşeği, kaba serdim döşeği; ben sana … olamazsın demedim, laik olamazsın dedim, falan filan. Laik olmayana ya da anti-laik olana, artık bundan sonra adam yerine madam mı diyeceğiz. Laik olmayan adamdan sayılmayıp, adam yerine konulmayacak mı? Laf böyle uzar gider. Fazla uzatmadan kısa kesip noktalayalım ki, arif olan anlasın. Adı, 'adı güzel kendi güzel Muhammed(a.s)'in bir diğer güzel adı olan Ahmed değil de Yaşar olan, cumhurbaşkanı değil de cumhurdan olan birine uzatalım mikrofonu isterseniz. O da adam olmakla ilgili bir-iki kelam etmiş ve anlaşılan o ki meseleyi de "sezmiş". Ne dersiniz? "…Cenazeden sonra eve gittiğimde namaz kılmak istedim. Arkadaşlarımın yardımıyla abdest almayı öğrendim ve ilk namazı kıldım. Sonra İçerenköy'de sabah namazına gittim. Her gün değişiyordum. Allah beni bir bataklığın içinden aldı. 3 yıl önce kendimi adam zannediyordum. Etrafımdaki şaşalı yaşam çok hoşuma gidiyor, etraftan gördüğüm ilgi kollarımı kabartıyordu. Şimdi anladım ki o yaşananların hepsi yalanmış. Asıl adamlık Allah'a yakın olmakmış." (Namazla yeniden doğdum, Yaşar Alptekin, Yeni Şafak, 10/06/2007)
2) Türbanlı kraliçe Malezya'yı karıştırdı. Türkiye'de eşi türbanlı bir cumhurbaşkanının Çankaya Köşkü'ne çıkması tartışılırken, Malezya'da ilk kez türbanlı bir kraliçe saraya girdi. Ancak muhalefet türbanlı kraliçeye karşı çıkarak, yemin törenine katılmadı. Malezya Kralı Mizan Zeynel Abidin (45) dün başkent Kuala Lumpur'da düzenlenen törende yemin ederek görevine başladı. Yemin töreninde Altın kaplı bir Kuran ve hançeri öpen Kral Abidin, ülkeyi hukuka bağlı ve adil şekilde yöneteceğine ve İslam dinini her zaman üstün tutacağına dair yemin etti. Yolsuzluk ve adaletsizlikle mücadele sözü verdi. Böylece, Malezya Kralı'nın dört çocuk annesi eşi Nur Zahire, modern Malezya tarihinin ilk türbanlı kraliçesi oldu. [Hürriyet; 27/04/2007]
Demek kraliçe türbansız olsa Malezya karışmayacak. Demek bizde cumhurbaşkanının eşi türbansız olduğu için ülkede karışıklık yok, her şey süt liman ve de asayiş berkemal. Ya da bu kadar sorun varken bir de eşi türbanlı biri köşke çıksa ne olur halimiz maazallah. Belki de kraliçe Nur Hanımefendinin, kocasının öptüğü Kur'an'ın Nur suresindeki örtü ile ilgili ayetlerinin bağlayıcı olmadığı, teferruat(!) olduğundan haberi yoktur, ya da ayetleri yanlış yorumlayıp başını örtmüştür, ya da "var, ama kamusal alan hariç"(!) kısmını görmemiştir, ya da ayetin başörtüsüne işaret etmediğine dair yorum(tefsir) yapacak, hüküm(içtihad) çıkartacak 'beyaz, beyza' hocaları yoktur ülkesinde ya da aydınlanmanın, çağdaşlaşmanın ışığı oralara kadar ulaşmamıştır ya da bilmem ne. Türban diyerek "anormal, menfi, tehlikeli, yabancı, öteki" kıldıkları bu başörtüsü, gelin görün ki bırakın Türkiye'yi, Malezya'yı bile karıştırmış anlayacağınız. Adamların cansiperane kamusal alandan, görünür alandan-mümkün olsa her türlü alandan türlü yasaklarla uzaklaştırmaya çalışmaları bu yüzden olsa gerek. Cumhurdan birinin örtülü eşi Türkiye'de henüz köşke çıkamadı ama Malezya'da saraya çıktı. Haydiii, şimdi nolcek? Sen kalk Türkiye'de devletin dairesine, okuluna, kışlasına, meclisine, köşküne sokma, sonra da gitsin -elin bile olsa- sarayına girsin, tahta kurulsun. Bu kadarı da herhalde saltanatla yönetilen bir ülkede olur mirim, değil mi ya. Muhalefet de bir garip Malezya'da. Karşı çıkıp, yemin törenine katılmamışlar. Demek ki içlerinden kürsüye fırlayıp, öfkeden tir tir titreyerek "Burası devlete meydan okunacak yer değildir" diye bağıracak bir kara yağız devlet adamı bilem yokmuş. Yazık ki ne yazık. Bir gürültü patırtı kopartılıp kral ve kraliçe soluğu ülke dışında alabilirlerdi. Hay Allah demek ki orası krallık, cumhuriyet değil. Bu adamların büyük millet meclisleri de yoktur şimdi. Kalıbımı basarım bu adamların cumhuriyetin kazanımlarından da haberleri yoktur. Zaten bu Malezya Uzak doğu Asya'da bir ülke değil mi? Asyalı ve Doğulu. Ve de uzak mı uzak. Ondandır ondan.
3) İstanbul'da şeriat mektebi. Bağcılar Lisesi'nde okuyan kızlarında beklenmedik değişiklikler farkeden aile Haber Özel ekibiyle iz sürdü, irticai kadrolaşmanın bir eseri daha ortaya çıktı. Başarılı ve çağdaş bir öğrenci olan kızlarının 6 ay gibi kısa bir sürede tamamen değişmesi, Cumhuriyet karşıtı fikirleri savunmaya başlaması ve 'Tesettüre gireceğim' diye tutturması K. ailesinin içine kurt düşürdü. Aile kızlarını takibe aldı. Okula giden anne, kızının ve arkadaşlarının bodrum katında açılan mescitte namaz kıldığını gördü. Kızlarındaki değişimin okuldaki beyin yıkama faaliyetleriyle doğrudan alakalı olduğunu anlayan aile Show TV Haber Özel ekibi ile işbirliği yaptı. Sonunda dün akşam TV'de yayınlanan görüntüler ortaya çıktı. Önce erkek öğrencilerin, ardından kızların ders saatlerinde mescite inerek namaz kılmaları, Milli Eğitim'deki irticai kadrolaşmanın hangi boyutlara ulaştığını en çıplak şekilde ortaya koydu. [Güneş; 31/05/2007]
Bu haberi okuyunca hafızam beni alıp götürdü, tarihin derinliklerinde yolculuğa çıkardı. Gitti gitti 14 asır önceki Arabistan yarımadasında, Mekke adı verilen beldede durdu. Muhammed'ül emin diye bilinen biri çıkmış, insanları "hayat veren şey"e çağırıyor, bu 'çağrı'ya kulak verenler gecenin karanlığında Mekke sokaklarında, kendilerini birilerinin takip edip etmediğine dikkat etmeye özen göstererek bir evde toplanıp yeni inmeye başlayan ayetlerden bir kısmını öğrenip anlamaya çalışıyorlar. "Güneş dürüldüğü zaman, Yıldızlar kararıp döküldüğü zaman, Dağlar yürütüldüğü zaman, …" Çağrı filminde o sahne ve Tekvir suresinin o ilk ayetleri, filmi ilk izlediğimde beni iliklerime kadar ürpertmişti. O filmde Hz. Peygamber gösterilmiyordu fakat aslında orası muhtemelen sahabeden Erkam'ın evi idi ve orada son elçi Allah'ın sözlerini Allah'ın kullarına okuyor, anlatıyor, eğitiyordu onları. Orası onların mektebi idi ve yukarıdaki haberdeki 'iz sürücüler'in tabiriyle 'şeriat mektebi' idi. Mekke'deki kurulu düzenin hafiyeleri her yerde onları arıyor, takip ediyor, edindikleri bilgileri ilgili mercilere ulaştırıyorlardı. Ondan sonra gelsin türlü türlü eza ve cefalar. O zamanda anne ve babaların birçoğu oğullarının, kızlarının o günlerde yaşayanların deyimiyle 'Muhammedi' olmalarını istemiyorlardı. O zamanlar irtica henüz icad edilmemişti, şeriata da olumsuz bir anlam daha yüklenmemişti. Hadi çarpıcı bir örnek olsun diye vereyim. Mekke'nin varlıklı ailelerinden, yakışıklı ve istikbal vaad eden gençlerinden Mus'ab bin Umeyr, bu atalar dinine-Arabın dini telakkilerine- aykırı düşen yeni inanca meylettiği için ailesi ve özellikle annesi tarafından dışlanmış, maddi ve manevi baskı altına alınmıştı. Düne kadar bu ülkenin okullarında özellikle liselerde şiddet, uyuşturucu ve cinsel sapkınlıklardan yakınılırken bu irtica tehlikesi(!) hepsini bastırdı, unutturdu. Ne oluyor bu gençlere, ne işleri var böyle şeylerle. Namaz, tesettür onların neyine. Daha akıl baliğ oldular, sorumluluk alacak yaşlara geldiler mi ki! İlle de namaz kılacaklarsa, ille de örtüneceklerse bunun yeri okul mu, gidin evinizde kılın, orda örtünün. Çağdaş bir eğitimde ve de kamusal alanda olur mu böyle şeylerin yeri. Nerde görülmüş, nerde duyulmuş böyle bir şey- olsa olsa İran veya Suudi Arabistan'da olur diyeceğim kendini bilmez birileri gibi ama öyle değil aslında, çok yer var duyulmuş, görülmüş-. Sen kalk okulun bodrum katında depo olarak kullanılan bir yeri mescide çevir, kız erkek ayrı ayrı namaz kıl, irticaya prim ver. Neden devletin izin verdiği, hoş gördüğü yere kadar dindar(!) olmuyorlar. 'Din kültürü ve ahlak bilgisi' dersinde bilmeleri ve yapmaları (ve de yapmamaları) gereken şeyler onlara öğretilmedi mi? Yoksa o dersi çok mu ciddiye aldılar. Kim yıkadı bunların beyinlerini, kim zararlı(!) fikirlerle doldurdu. Okul(mektep) imam-hatip okulu da değilken, neden böyle şeylere tevessül ediyorlar? Sen kalk yıllarca o kadar müspet ilim ve fenle beyinlerini düzenle, doldur (yıkama değil zinhar), sonra irticaen kadrolaşan öğretmenlerden birileri gelsin, bi kalemde beyinlerini yıkasın, o kadar emeği kaldırıp çöpe atsın. Öğretmen dedim de yine aynı gazetenin o günkü nüshasında, evli iken kocasını 300 (küçük bir not: bu sayı brüt olup net'i 32) erkekle aldatan bir kadının 'cesur itirafları' ballandıra ballandıra anlatılıyordu muhterem(!) okuyuculara, pehlivan tefrikası gibi günlerce süren 'aldatan kadınların hikayeleri'nden biri olarak ve de günün güzeli ilavesi ile birlikte. Şimdi sıkı durun bombayı patlatıyorum. Meğer sonradan ortaya çıktı ki zina ve de fahişelik anılarını hem kanal kanal gezip yüzünü gizleyerek ifşa eden ve de kitap halinde de yayınlayan o kadın kimmiş biliyor musunuz? İstanbul'da bir başka okulda (şeriat mektebi değil) İngilizce öğretmeni imiş. Hadi buna bir tesadüf ve vaka-i adiye diyelim ve gelelim işin bir başka can alıcı noktasına. Eğer bu ülkede adam gibi bir medya olsaydı, belki şöyle bir haber okuyor olurduk. "Okula giden anne, kızının ve arkadaşlarının bodrum katında açılan mescitte namaz kıldığını gördü. Namaz kılmak isteyen öğrencilere temiz ve uygun bir yer temin etmeyen okul yönetimi, gençlerin korku içinde, kaçar göçer vaziyette, ders aralarındaki teneffüsten vakit bulabilirlerse depo olarak kullanılan bodrumdaki mezbele gibi bir yerde namaz kılmak zorunda kalmalarına yol açtı. Anne, Eğitim Bakanlığı yetkililerini soruna eğilmeye ve çözüme davet etti." Şimdi anlıyorsunuz değil mi, hem suçlular, hem de güçlüler. 'Baskın basanındır' hesabı gürültü patırtı ile suç örtmek ve üste çıkmak istiyorlar. Hala bu tezgaha gelen, bu oyuna kanan varsa ne demeli bilmem ki.
4) Eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın eşi Reyhan Gürtuna, radikal bir kararla başını açtı. Türbanı çıkaran Reyhan Hanım, Sultanbeyli'de inşa edilen bir spor kompleksinin açılış töreninde, ilk kez başı açık ve saçları fönlü halde objektiflere çekinmeden poz verdi. Reyhan Gürtuna, yıllar önce türbanlıydı, daha sonra çeşitli renklerde şık şapkalar kullanarak türbanı modern bir şekilde taktı. Ardından sadece şapka kullanıp, eşarbı boynuna indirdi. Dün de başını açmış, fönlü saçlarıyla eşinin yanındaydı. Reyhan Hanım, kendisiyle yapılan bir röportajda, Türkiye'de türban sorununun bu kadar konuşulmasının midesini bulandırdığını, türban takmanın şart olmadığını söylemişti. Gürtuna, şöyle konuşmuştu: "Allah'ın emri olmasa bu kadar sıkıntıyı çekmem. Kızım Asude de bir süre önce başını kapatmak istedi. Ben örtünün yükünü taşıyamayacağı kanaatinde olduğum için kapanması konusunda ışık yakmadım. Türban yerine şapka takılabilir. Üniversitede okumak için baş açılabilir." Makyaj tarzını değiştiren, kilo veren, modern giysiler seçen ve saçlarını fönleten Gürtuna, My Go-kart adlı kompleksin açılışında tüm davetlilerin ilgi odağı oldu. [Hürriyet; 13/06/2007]
Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler ya. Aslında zihniyet dönüşümü adım adım gerçekleşmiş zaten. Doğrular konusunda radikal (kökten, esaslı, temeli olan) bir duruş sergileyemeyen, sabır sebat göstermeyen bir insan ya sinik, soluk bir biçimde yalpalayarak, tutarsızlıklar, çelişkiler sergileyerek devam eder, ya da bir gün kendi dünya görüşüne olan inancını, güvencini yitirir, başka dünya görüşlerinin etkisi altına giriverir. Şu anda bu ülkede, özellikle müslümanım diyenleri hallaç pamuğu gibi atan, zihinlerini allak bullak ve de tarumar eden dünya görüşü laik-demokratik-kapitalist dünya görüşü olup buna direnebilecek, temelden karşı çıkıp reddedebilecek insan sayısı aslında o kadar az ki. Müslümanım diyenlerin ezici çoğunluğu ile hasbihal ettiğinizde sanırsınız ki laik-demokrasi ehl-i beytten yani ev halkından, içimizden biri, her yere girip çıkıyor, en mahrem alanlarımızı bile etkiliyor. Düne kadar Allah'ın emri olduğuna inandığı için örtünüp bu uğurda çeşitli sıkıntılara uğradığını belirten Reyhan Hanım, öyle anlaşılıyor ki artık ya başörtüsünün Allah'ın emri olduğuna inanmıyor, ya örtünün yükünü çok ağırlaştığı için taşıyamıyor ya da olsa da olur olmasa da olur nev'inden algılıyor. Makyaj tarzını değiştirerek, modern giysiler seçip başını açıp saçlarını fönleterek, go-karta binip saçlarını rüzgarda savurarak zinetlerini kamusal alana da açmış oluyor. Toplumdaki başörtülü kız ya da kadınlardan herhangi birisi olsa, attığı bu adım önemli olmayabilirdi, ama ne yazık ki öyle değil. Sonuçta elbette insan sorumluluğunu almak kaydıyla tercihini kendi yapar. Ne var ki bu karar kimilerini üzerken kimilerini sevindirir. Bu haberi okuyucularına duyuran aynı gazetenin genel yayın yönetmeninin ağzı kulaklarına varmış, övgüler düzüyor. "Eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın eşinin başı açık fotoğraflarına bakıyorum. Şu izlenimime herhalde çok katılan olacaktır. Reyhan Gürtuna, bir anda sanki 10 yaş gençleşti. Meğer türban, bir kadını olduğundan çok yaşlı gösteriyormuş. Daha da önemlisi, bir kadın yüzünün güzelliğini fena halde saklıyormuş. Daha daha da önemlisi, bir kadının karakterini gizliyormuş. Go-kart üzerindeki kadın bana çok rahatlamış göründü. Reyhan Gürtuna bir tabuyu yıktı, bir putu devirdi. Demek ki bir kadın örtünebildiği gibi, örtüsünü çıkarabilirmiş de... Benim özlediğim Türkiye bu. Kadının açılma özgürlüğünü de, örtünme kadar meşru kabul eden bir zihniyet ortamı. Elbette karışmak haddime düşmez. Ama örtülü bir kadın olsaydım, bu fotoğrafı karşıma koyar, üzerimdeki bütün "mahalle baskılarını" bir kenara bırakıp özgürce düşünürdüm... Güzellik bu dünyaya ait bir şeydir. Ama emin olunuz, bu dünya da çok güzeldir ve asla ihmal edilmemelidir..." (Eğer başı örtülü bir kadın olsaydım, Ertuğrul Özkök, Hürriyet; 15/06/2007) Bir zamanlar türkü formunda bir şarkı vardı dillerde. "Dağlar kızı Reyhan Reyhan Reyhan, Analar kuzusu Reyhan Reyhan, Alem sana hayran hayran hayran, Ne güzelsin ay gız bir çiçeksin ay gız, Bir tanesin ay gız dürdanesin ay gız… (Söz-Müzik: Rashid Behbudov). Şarkıdaki Reyhan hangi Reyhan, yıllar önce Allah'ın emri olduğuna iman edip örtünen, türlü sıkıntıları göğüsleyen Reyhan mı, yoksa başörtüsünü atıp makyajını tazeleyerek, saçlarını fönletip go-kart üzerinde eğlenen Reyhan mı? Karar sizin. Bir gün gelecek şarkı susacak, rüya bitecek. "Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!" (Kur'an; 29/64)
5) ABD Başkanı George Bush dün görevinden ayrılan İngiltere Başbakanı Tony Blair'in 'çok yetenekli olduğunu' söyledi ancak İngiltere başbakanıyla ilgili benzetmeleri 'aptalca alaylar' diye niteleyen Amerikan Başkanı, "Blair'e Bush'un kanişi dendiğini duydum. Bence o bundan çok daha büyük" dedi. Sun gazetesine mülakat veren Bush, Tony Blair'in son derece başarılı olduğunu ve tarihin kendisine şefkatli davranacağını belirterek "o çok yetenekli bir adam ve kendisine büyük saygım var" şeklinde konuştu. Savaş zamanında birlikte görev başında olduklarını belirten Bush, "birbirimizi aynı tilki deliğinde bulduk" dedi. [Yeni Şafak; 28/06/2007]
Biri dünün diğeri de bugünün dünyasının başına bela kesilmiş mafya babaları bunlar. Dünyayı kendi paşa gönüllerine göre bölmüşler, parçalamışlar, yağmalamışlar. Diledikleri ülkelerin başına sadık adamlarını oturtmuşlar kahya olarak. Gün gelmiş oğul babaya Amerika denen kıtada kafa tutmuş ve daha da ileri giderek emperyalistlerarası 2. paylaşım kavgasından galip çıkarak babasının elindekileri bile zamanla zimmetine geçirmiş. Eh ne yapsın yaşlı kurt, mecburen oğlunun yanında aç kalmamak için avlanmaya razı olmuş. Şimdi birlikte Afganistan'da, Irak’ta avlanıyorlar. Bugünün dünyasının patronu olan buş, bleyr için "çok yetenekli" demiş. Bunu anladım. Doğrusu yeteneğinin ne olduğunu çok iyi bilir dünyanın mazlum insanları, halkları. Fakat bleyr için söylediği "onun için benim kanişim diyorlarmış. Bence o bundan daha büyük" sözünü doğrusu pek anlamadım. Daha büyük derken neyi kastetti. Pitbull, bulldog, doberman, st. Bernard, kangal veya daha büyük bir köpeği mi yoksa "o köpek değil daha büyük bir hayvandır" mı demek istedi? Bilemiyorum. Doğrusu bu insanoğlu niçin bir çok faydasını gördüğü köpeğe haksızlık eder anlamam. Zira köpek sadıktır, fedakardır, ağzı var dili yoktur. Ama birine kızdığı zaman da "köpek" deyip kendince küçümser, hakaret eder. Ne demeli bilmem ki. Her ne kadar buş "körler sağırlar, birbirini ağırlar" kabilinden laflar etse de "başarı ve şefkat" kelimelerini uluorta kullanmasını yadırgadım doğrusu. Hangi başarı, kimin şefkati. Saygı duyulacak hangi işler yapmış? Bunlar birbirlerini tilki deliğinden ziyade olsa olsa yılan deliğinde bulmuş olabilirler. Petrol ve diğer zenginlikler için gözlerini kırpmadan yüzbinlerce, milyonlarca insanı çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden katlederler; ellerinden gelse bütün bir dünyayı bir Ebu Gureyb, bir Guantanamo hapishanesine çevirirler; sadık adamları Siyonistler, Filistin'i 70 yıla yakın bir zamandır Filistinliler için 'açıkhava hapishanesi'ne çevirmedi mi bu ikilinin desteği ile. Bu ikili ile iş tutanlara, işbirliği yapanlara yakın dönemden bir anekdot ile hatırlatma yapmak isterim. "AK Parti iktidara geldiğinde her zamanki azgınlığının çok ilerisinde bir azgınlığa sahip ABD ile karşı karşıya kalmıştı. Irak saldırısı öncesi George Bush'a giden dönemin Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ve Ekonomi Bakanı Ali Babacan, oturdular masaya. Bir rivayete göre, Türkiye'nin de koalisyon çetesi içinde yer almasının karşılığında 92 milyar dolar yardım istiyordu mezkûr ikili; oysa Bush'un kafasında sadece 6 milyar rakamı vardı. Kendi mülahazasına göre bu uçuk meblağı duyan Bush, iki Türk bakana, "Benimle at pazarlığı yapmaya mı geldiniz?" diye sordu; ardından da Vahşi Batı'da at pazarlığının nasıl yapıldığını anlattı: "Teksas'ta at pazarlığı nasıl yapılır, bilir misiniz? Cebinizde para vardır; at pazarına gelirsiniz, bir atı gözünüze kestirip pazarlık yaparsınız. Etraftan gelenler olur; sonra bir bakmışsınız cebinizdeki para da gitmiş at da…" (Gerçek Hayat; 13-19/07/2007) "Büyük Şeytan" ve onun 'kanişten daha büyük' ortağı ile birlikte hareket eder ve de etmeye devam ederseniz bir bakmışsınız dünyanız da gitmiş, ahiretiniz de. Benden söylemesi.
E-mail: arifkaya65@gmail.com

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...