|

“Hakk”ın Mücadelesi
Murat Kirişçi
Hayat, yaratılmış bir uyuma, düzene, kendi içinde bir
sürekliliğe, bu sürekliliğe uygun kurallara ve bu kuralların işleyişine
sahiptir. İnsan ise daima hayatı merak etmekte, gözlemlemekte, deneyler
ve soyutlamalarla bu hayatı keşfetmeye çalışmaktadır. Ama aynı zamanda
insan yine hayata, bu dünyaya uyumsuzluğu ve isyanı da keşfetmektedir.
Bu uyumsuzluk ve isyan, insanı hep başka hayatlar, başka tabiatlar,
başka dünyalar aramaya itmiş, bunun için de hep bulunduğu ortamı dünyayı
değiştirmeye kalkmış ve hayata yabancı kalmıştır.
Hayattan, dünyadan ve özellikle kendinden kaçan insan, özünden
uzaklaştıkça kendinde oluşan huzursuzluğu ya da diğer insanların
haklarını alarak, kısıtlayarak örtmeye kalkmıştır. İnsan, ister
kendisine haksızlık etsin isterse başka insanların haklarını kısıtlasın,
her iki durumda hayatın fonksiyonelliğine müdahalede bulunmuş ve doğal
düzeni bozmuş demektir. İşte böyle bir dünya düzeni kaosun habercisi ve
vahşiliğin, barbarlığın çağrıcısıdır. İnsan, ihtiyaç sahibi olmanın
kendisine bazı haklar verdiğini düşünerek ihlal etmeye kalktığı hukuku
kendi kurgularıyla, hedonist beklentileriyle muğlâklaştırarak karanlığa
itmektedir. Bu durum, insanı azgınlığa, kibre, bozgunculuğa iterken
hayatı, dünyayı ve yaşanan günleri salt maddi algılayışlara
bırakmaktadır. Maddi algılayış ise insanı sahte bir özgürlüğe
götürmektedir.
Oysa insanın yaratılışı ne kaosu, ne düzensizliği, ne vahşiliği
kaldıracak şekilde değildir. Yani fıtratın eksilmesi yahut ortadan
kalkması mümkün değildir. Bununla beraber bu şekilde yaşamakta ısrar
edenlerin ise konumu "hayvandan daha aşağı"dır. Yani sefillerin en
sefilidir. Bu durumdan kurtulmanın yolu ise insanın iradesini kullanarak
düşünmesi ve fıtratına dönmesidir.
İnsanın varlık âleminde bulunduğu konum, O'nu tüm yaratılmışlardan
ayırmaktadır. İnsan yaratılmışlar içinde en mütekâmil olan varlıktır.
Çünkü insana, düşünme ve düşüncelerini akıl filtresinden geçirerek irade
kullanma yetisi verilmiştir. İnsanın yaratılışındaki bu özellikler
aslında insanın kaderidir. Yani insan bir kader üzere yaratılmıştır.
İnsan bu kaderi dolayısıyla varlığın başlangıcından bugüne kadar tercih
hakkıyla yaşamıştır. Bu tercih, insanın düşünüp aklederek nasıl yaşamak
istediği ile ilgilidir. Ancak doğaldır ki insanın tercihinde yalnız
kalması da çok zordur. Bu özellikleriyle insanı yaratan Allah,
gönderdiği tüm peygamberler ve kitaplarla insanın doğru düşünmesine
yardımcı olmuş, iyi ve kötüyü göstermiştir. Ancak bu yol gösterme,
zorlama ve dayatma şeklinde değil bir teklif şeklindedir. İyi ve kötü,
doğru ve yanlışın sonuçlarını da göz önüne alarak düşünmesi gerektiği
hep Yaratıcı tarafından vurgulanmıştır.
Kur'an, doğru tercih sahipleriyle yanlış tercihte bulunanları da kesin
olarak ayırmış, doğru tercih yapanları "yaratılmışların en şereflisi"
olarak tanımlarken yanlışa yönlenenleri "hayvandan bile aşağı"
görmüştür. Fakat Kur'an'da Allah hep insanı muhatab almış ve insana hep
süre tanımıştır.
İnsanın özgürce düşünebilmesi ve düşünerek özgürleşmesi için engellerin,
haksızlıkların, yanlışlıkların, kötü uygulamaların, zorlamaların ve
zorbalıkların ortadan kaldırılması gerekmektedir. Çünkü düşünmeyen
insan, hayat için, tabiat için, kendisi için daima bir tehdittir ve
böyle bir insanın bir şeyler üretmesi mümkün değildir. İşte bu amaçla
düşünce önündeki perdelerin kaldırılması, duvarların yıkılması,
engellerin yok edilmesi, insan onur ve güveninin tesis edilmesi bir
fıtrata uygun "insanlık" ve "insan hakları" mücadelesidir.
Günümüz dünyasında yaşananların "insan hakları" kavramıyla ne kadar
ilişkili olduğu açıktır! Oysa "insan hakları" hemen hemen toplumun her
kesiminde prim yapan, para, makam ve mevki kazandıran kutsal bir
konudur. Her tür siyasi, felsefi ya da sosyolojik çalışmaların konusu
olan bu kavram evrenselleşmiş olmasına rağmen yaşananlar açısından ne
kadar lokal kaldığı ve kimler için talep edildiği ortadadır.
İlk insanla beraber ortaya çıktığı söylenen "insan hakları"; tarihi
doğrusal bir ilerlemeyle görmeye ve göstermeye çalışanlarca, dünkü
insandan daha fazla hakka sahip olmayla tanımlanmaktadır. Özellikle
Batı'da aydınlanma dönemiyle gündeme gelen bu kavram çeşitli devrimlerle
daha net olarak dillendirilir olmuştur. Ancak bu dillendirme genellikle
fiyaskoya dönüşmüştür. Örneğin 1789 Fransız Devrimi gerçek anlamda
insani haklara sahip olmayı talep eden "yığın"lar tarafından yapılmış
ancak devrimi gerçekleştiren "yığın"lar içinden öne çıkıp yönetimi
devralanlar, "yığın"lara önceki yönetimi mumla aratmıştır.
Aydınlanma dönemiyle başlatılan ve bugünlere taşınan "insan hakları" ise
daha çok bireyi önceleyen, bireysel özgürlük olarak tanımlanan bir
kavramdır. Ancak dikkat edilecek olursa bu kavramı sürekli gündemde
tutmaya çalışan Batı dünyası on bir asır sonra İslam'ın ortaya koyduğu
insanlık onuru ve haklarını hatırlayabilmiştir. Çünkü Batı'nın tarihi,
kralların, papaların, sarayların, kilisenin, amirallerin, generallerin
ve bunların faaliyetlerinin tarihidir ve bu tarih asla bunlar tarafından
yönetilen, sömürülen, ezilen ve kaybeden, milyonları, yığınları görmez,
göstermez ve bir şey söylemez. Yönetilen bu insanlar için devrim olması,
yönetilenlerin ve tarihlerin değişmesi hiçbir şey değiştirmez, anlam ve
çözümü ifade etmez. Dolayısıyla "devrim", "değişim", "dönüşüm" gibi
etiketlerin yapıştırıldığı tarihsel olayların kimlerin çıkarlarına
hizmet ettiğini sormak lazımdır.
Bu tür "devrim"ler kimlerin yaşamlarını değiştirmiş, kimlere "insan
hakkı"nı vermiştir? Boğulan insan için avuntudan başka bir şey olmayan
beyannameler gerçekten ne zaman anlam ifade etmeye başlayacaktır?
Kilise-kral ilişkisi bugün modern Batı'da hangi konumdadır? Hala bu
ikili insan haklarını, insan olmayı ve insan onurunu yok etmeye devam
etmekte midir?
İşte tüm bu soruların ve sorunların sonucunda düşünmeye başlayanların
bugün gelebildikleri nokta sadece "İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi"dir. Baskıcı devlet zulmü karşısında kişinin haklarını
koruyan bugünkü "insan hakları", vahşi kapitalizmin çarkları altında
ezilen insanı hep unutmak için uğraşmıştır ve hala uğraşmaktadır. Bütün
bunlara rağmen, insanlık onuru için "insan hakları"nı savunan Batı'lı
düşünürler de vardır, ancak bunların çalışmaları da pasif bir
konumdadır. Her ne kadar insanı ve insanın haklarını koruma işi hemen
hemen tüm ülkelerin yasalarına girmişse de uygulanması için yakın bir
ufuk görünmemektedir. Toplumu apolitik olmuş, serbestçe ve sadece hazcı
bir anlayışla yaşayan Batı insanı ise kendi bireysel hakları korunduğu
müddetçe dünyanın değişik bölgelerinde yaşanan insanlık suçlarını
görmezden gelmekte ya da hiç ilgilenmemektedir.
Aslında bu hakların korunumu düşüncesinin hayata geçirilmesi Batı
dünyasında da çok yakın dönemlere rastlamaktadır. İkinci Dünya
Savaşı'ndan sonra otuz milyonun üzerinde insan kaybeden Batı endişeye
kapılmış ve toplumlarının daha derin yaralar almasını önlemek için de
"insan hakları"nı ciddi bir biçimde tartışmaya başlamıştır. Bunun
anlaşılabilir bir yönü vardır: Çünkü tarih boyu savaşlar, barbarlıklar,
vahşetler hep Batı dünyası tarafından ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla
kendisinden korkan Batı "insan hakları" kavramını gündemine alırken
kendisine zarar verenin yine kendisi olduğunun bilincini taşımıştır. Bu
yüzden savaşın hemen ardından, çok kısa bir süre zarfında hazırlanan bu
çalışma 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler tarafından kabul
edilmiştir.
İçeriği çok ciddi beklentilere sahip olsa da hiçbir yerde yaptırımı
olmadığından bu beyanname sanal bir sözleşme konumundan daha öteye
geçememektedir.
İnsanın ve insandan oluşan toplumların hayatının düzenlenmesinde,
"hak"kın kaynağı önemlidir ve bu kaynak fıtrattır. İnsanın kendisiyle ve
toplumla barışık olması ve huzurun sağlanabilmesi fıtratı tanımak ve bu
fıtrata inanmaktır. Eğer "insan hakları" adıyla ortaya çıkarılan
beyannameler ve uygulamalar fıtratın doğal halini yansıtmıyorsa ki
günümüzde yaşanan hal budur, insanın inanmadığı, güvenmediği ve sadece
kâğıtlarda ve süslü sözlerde kalıyorsa, bu şekilde tanımlanan "hak",
insanı, toplumu ve hayatı kaosa götürür. Bu kaos huzursuzluk,
düzensizlik ve uzlaşmaz kin, nefret oluşturarak insanı hem kendine hem
de hayata yabancılaştırır. Bu yabancılaşma, düşmanlık, değersizlik,
yönsüzlük ve hedefsizlik getirir ve şaşkın insanlardan oluşan hayatın
yok oluşuna sebep olur. "Hak"kın fıtrattan geldiği unutularak
oluşturulan her tür beyanname yok oluşa doğru bir adımdır. Bizleri
tercihimize bırakan Yaratıcı, düşünerek tercihimizi fıtrata
yönlendirmemiz için gereken "hak"kı bizlere vermiştir. Bizlere düşen de
bu "hak"ka yönelmektir. Bunun da en kolay yolu emanet "OLUNAN"a emanet
olmaktır. Vesselam… |