Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 344 | Ağustos  2007

                   

 

 


                           

“Hakk”ın Mücadelesi

Murat Kirişçi

Hayat, yaratılmış bir uyuma, düzene, kendi içinde bir sürekliliğe, bu sürekliliğe uygun kurallara ve bu kuralların işleyişine sahiptir. İnsan ise daima hayatı merak etmekte, gözlemlemekte, deneyler ve soyutlamalarla bu hayatı keşfetmeye çalışmaktadır. Ama aynı zamanda insan yine hayata, bu dünyaya uyumsuzluğu ve isyanı da keşfetmektedir. Bu uyumsuzluk ve isyan, insanı hep başka hayatlar, başka tabiatlar, başka dünyalar aramaya itmiş, bunun için de hep bulunduğu ortamı dünyayı değiştirmeye kalkmış ve hayata yabancı kalmıştır.
Hayattan, dünyadan ve özellikle kendinden kaçan insan, özünden uzaklaştıkça kendinde oluşan huzursuzluğu ya da diğer insanların haklarını alarak, kısıtlayarak örtmeye kalkmıştır. İnsan, ister kendisine haksızlık etsin isterse başka insanların haklarını kısıtlasın, her iki durumda hayatın fonksiyonelliğine müdahalede bulunmuş ve doğal düzeni bozmuş demektir. İşte böyle bir dünya düzeni kaosun habercisi ve vahşiliğin, barbarlığın çağrıcısıdır. İnsan, ihtiyaç sahibi olmanın kendisine bazı haklar verdiğini düşünerek ihlal etmeye kalktığı hukuku kendi kurgularıyla, hedonist beklentileriyle muğlâklaştırarak karanlığa itmektedir. Bu durum, insanı azgınlığa, kibre, bozgunculuğa iterken hayatı, dünyayı ve yaşanan günleri salt maddi algılayışlara bırakmaktadır. Maddi algılayış ise insanı sahte bir özgürlüğe götürmektedir.
Oysa insanın yaratılışı ne kaosu, ne düzensizliği, ne vahşiliği kaldıracak şekilde değildir. Yani fıtratın eksilmesi yahut ortadan kalkması mümkün değildir. Bununla beraber bu şekilde yaşamakta ısrar edenlerin ise konumu "hayvandan daha aşağı"dır. Yani sefillerin en sefilidir. Bu durumdan kurtulmanın yolu ise insanın iradesini kullanarak düşünmesi ve fıtratına dönmesidir.
İnsanın varlık âleminde bulunduğu konum, O'nu tüm yaratılmışlardan ayırmaktadır. İnsan yaratılmışlar içinde en mütekâmil olan varlıktır. Çünkü insana, düşünme ve düşüncelerini akıl filtresinden geçirerek irade kullanma yetisi verilmiştir. İnsanın yaratılışındaki bu özellikler aslında insanın kaderidir. Yani insan bir kader üzere yaratılmıştır.
İnsan bu kaderi dolayısıyla varlığın başlangıcından bugüne kadar tercih hakkıyla yaşamıştır. Bu tercih, insanın düşünüp aklederek nasıl yaşamak istediği ile ilgilidir. Ancak doğaldır ki insanın tercihinde yalnız kalması da çok zordur. Bu özellikleriyle insanı yaratan Allah, gönderdiği tüm peygamberler ve kitaplarla insanın doğru düşünmesine yardımcı olmuş, iyi ve kötüyü göstermiştir. Ancak bu yol gösterme, zorlama ve dayatma şeklinde değil bir teklif şeklindedir. İyi ve kötü, doğru ve yanlışın sonuçlarını da göz önüne alarak düşünmesi gerektiği hep Yaratıcı tarafından vurgulanmıştır.
Kur'an, doğru tercih sahipleriyle yanlış tercihte bulunanları da kesin olarak ayırmış, doğru tercih yapanları "yaratılmışların en şereflisi" olarak tanımlarken yanlışa yönlenenleri "hayvandan bile aşağı" görmüştür. Fakat Kur'an'da Allah hep insanı muhatab almış ve insana hep süre tanımıştır.
İnsanın özgürce düşünebilmesi ve düşünerek özgürleşmesi için engellerin, haksızlıkların, yanlışlıkların, kötü uygulamaların, zorlamaların ve zorbalıkların ortadan kaldırılması gerekmektedir. Çünkü düşünmeyen insan, hayat için, tabiat için, kendisi için daima bir tehdittir ve böyle bir insanın bir şeyler üretmesi mümkün değildir. İşte bu amaçla düşünce önündeki perdelerin kaldırılması, duvarların yıkılması, engellerin yok edilmesi, insan onur ve güveninin tesis edilmesi bir fıtrata uygun "insanlık" ve "insan hakları" mücadelesidir.
Günümüz dünyasında yaşananların "insan hakları" kavramıyla ne kadar ilişkili olduğu açıktır! Oysa "insan hakları" hemen hemen toplumun her kesiminde prim yapan, para, makam ve mevki kazandıran kutsal bir konudur. Her tür siyasi, felsefi ya da sosyolojik çalışmaların konusu olan bu kavram evrenselleşmiş olmasına rağmen yaşananlar açısından ne kadar lokal kaldığı ve kimler için talep edildiği ortadadır.
İlk insanla beraber ortaya çıktığı söylenen "insan hakları"; tarihi doğrusal bir ilerlemeyle görmeye ve göstermeye çalışanlarca, dünkü insandan daha fazla hakka sahip olmayla tanımlanmaktadır. Özellikle Batı'da aydınlanma dönemiyle gündeme gelen bu kavram çeşitli devrimlerle daha net olarak dillendirilir olmuştur. Ancak bu dillendirme genellikle fiyaskoya dönüşmüştür. Örneğin 1789 Fransız Devrimi gerçek anlamda insani haklara sahip olmayı talep eden "yığın"lar tarafından yapılmış ancak devrimi gerçekleştiren "yığın"lar içinden öne çıkıp yönetimi devralanlar, "yığın"lara önceki yönetimi mumla aratmıştır.
Aydınlanma dönemiyle başlatılan ve bugünlere taşınan "insan hakları" ise daha çok bireyi önceleyen, bireysel özgürlük olarak tanımlanan bir kavramdır. Ancak dikkat edilecek olursa bu kavramı sürekli gündemde tutmaya çalışan Batı dünyası on bir asır sonra İslam'ın ortaya koyduğu insanlık onuru ve haklarını hatırlayabilmiştir. Çünkü Batı'nın tarihi, kralların, papaların, sarayların, kilisenin, amirallerin, generallerin ve bunların faaliyetlerinin tarihidir ve bu tarih asla bunlar tarafından yönetilen, sömürülen, ezilen ve kaybeden, milyonları, yığınları görmez, göstermez ve bir şey söylemez. Yönetilen bu insanlar için devrim olması, yönetilenlerin ve tarihlerin değişmesi hiçbir şey değiştirmez, anlam ve çözümü ifade etmez. Dolayısıyla "devrim", "değişim", "dönüşüm" gibi etiketlerin yapıştırıldığı tarihsel olayların kimlerin çıkarlarına hizmet ettiğini sormak lazımdır.
Bu tür "devrim"ler kimlerin yaşamlarını değiştirmiş, kimlere "insan hakkı"nı vermiştir? Boğulan insan için avuntudan başka bir şey olmayan beyannameler gerçekten ne zaman anlam ifade etmeye başlayacaktır? Kilise-kral ilişkisi bugün modern Batı'da hangi konumdadır? Hala bu ikili insan haklarını, insan olmayı ve insan onurunu yok etmeye devam etmekte midir?
İşte tüm bu soruların ve sorunların sonucunda düşünmeye başlayanların bugün gelebildikleri nokta sadece "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi"dir. Baskıcı devlet zulmü karşısında kişinin haklarını koruyan bugünkü "insan hakları", vahşi kapitalizmin çarkları altında ezilen insanı hep unutmak için uğraşmıştır ve hala uğraşmaktadır. Bütün bunlara rağmen, insanlık onuru için "insan hakları"nı savunan Batı'lı düşünürler de vardır, ancak bunların çalışmaları da pasif bir konumdadır. Her ne kadar insanı ve insanın haklarını koruma işi hemen hemen tüm ülkelerin yasalarına girmişse de uygulanması için yakın bir ufuk görünmemektedir. Toplumu apolitik olmuş, serbestçe ve sadece hazcı bir anlayışla yaşayan Batı insanı ise kendi bireysel hakları korunduğu müddetçe dünyanın değişik bölgelerinde yaşanan insanlık suçlarını görmezden gelmekte ya da hiç ilgilenmemektedir.
Aslında bu hakların korunumu düşüncesinin hayata geçirilmesi Batı dünyasında da çok yakın dönemlere rastlamaktadır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra otuz milyonun üzerinde insan kaybeden Batı endişeye kapılmış ve toplumlarının daha derin yaralar almasını önlemek için de "insan hakları"nı ciddi bir biçimde tartışmaya başlamıştır. Bunun anlaşılabilir bir yönü vardır: Çünkü tarih boyu savaşlar, barbarlıklar, vahşetler hep Batı dünyası tarafından ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla kendisinden korkan Batı "insan hakları" kavramını gündemine alırken kendisine zarar verenin yine kendisi olduğunun bilincini taşımıştır. Bu yüzden savaşın hemen ardından, çok kısa bir süre zarfında hazırlanan bu çalışma 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir.
İçeriği çok ciddi beklentilere sahip olsa da hiçbir yerde yaptırımı olmadığından bu beyanname sanal bir sözleşme konumundan daha öteye geçememektedir.
İnsanın ve insandan oluşan toplumların hayatının düzenlenmesinde, "hak"kın kaynağı önemlidir ve bu kaynak fıtrattır. İnsanın kendisiyle ve toplumla barışık olması ve huzurun sağlanabilmesi fıtratı tanımak ve bu fıtrata inanmaktır. Eğer "insan hakları" adıyla ortaya çıkarılan beyannameler ve uygulamalar fıtratın doğal halini yansıtmıyorsa ki günümüzde yaşanan hal budur, insanın inanmadığı, güvenmediği ve sadece kâğıtlarda ve süslü sözlerde kalıyorsa, bu şekilde tanımlanan "hak", insanı, toplumu ve hayatı kaosa götürür. Bu kaos huzursuzluk, düzensizlik ve uzlaşmaz kin, nefret oluşturarak insanı hem kendine hem de hayata yabancılaştırır. Bu yabancılaşma, düşmanlık, değersizlik, yönsüzlük ve hedefsizlik getirir ve şaşkın insanlardan oluşan hayatın yok oluşuna sebep olur. "Hak"kın fıtrattan geldiği unutularak oluşturulan her tür beyanname yok oluşa doğru bir adımdır. Bizleri tercihimize bırakan Yaratıcı, düşünerek tercihimizi fıtrata yönlendirmemiz için gereken "hak"kı bizlere vermiştir. Bizlere düşen de bu "hak"ka yönelmektir. Bunun da en kolay yolu emanet "OLUNAN"a emanet olmaktır. Vesselam…

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...