|

AKP
Ilımlı İslamcılara Yol Gösteriyor
27.07.2007/Birgün
22
Temmuz genel seçimlerinde Türkiye'de iktidarda bulunan Adalet ve
Kalkınma Partisi'nin aldığı kuşkuya yer bırakmayacak zafer, şimdiye dek
mükemmel bir sonuç olmanın tüm işaretlerini gösterdi. Büyük siyasi
kavgalar, askeri müdahale tehditleri, Kuzey Irak'a girme konuşmaları,
dirilen milliyetçilik ve Avrupa ve Amerika ile ilişkilerde uğranılan
hayal kırıklığı: Bütün bunlara ek olarak katı laik bir cumhuriyette
ılımlı İslamcı bir hükümet, karışıklığa, darbelere, iç çatışmaya adını
ne koyarsanız neden olabilirdi. Ancak, Türkiye tamamen demokratik, çok
fazla şidddet olayının yaşanmadığı, büyük katılımın olduğu ve net bir
sonuca ulaşılan bir seçim gördü.
MESAJ: ORDU SİYASETE KARIŞMASIN
Bütün diğer şeylerin yanında bu, seçmenlerin AKP'nin cumhurbaşkanı adayı
göstermesi karşısında darbe imasında bulunan orduyu paylaması gibi
görünüyor. Her ne kadar Türkler hala orduya saygı duyuyor olsa da, çoğu
ordunun siyasete karışmaması gerektiğini düşünüyor. Seçmenler ayrıca iyi
sonuçlara ulaşan bir hükümeti ödüllendiriyor ve tutarsız ve inandırıcı
olmayan politikalar sunan muhalefet partilerini de cezalandırıyor. Bu
tam da demokrasinin işlemesi gerektiği biçimi. Hükümetin bir İslami
gündemle ilgili dikkatli olamaya devam edeceği farkında olunsa da
ordunun kesinlikle müdahale gerekçesi bulunmuyor. Türk seçmenlerin çoğu
başörtüsü yasağının kaldırılmasını istiyor olabilir ancak laiklikten
uzaklaştıran daha radikal adımlara pek de hevesli değiller.
Peki, Müslüman dünyada demokrasinin geleceği açısından Türkiye'den bir
ders çıkarılabilir mi? Evet, fakat bu konuya dikkatle yaklaşmak
gerekiyor. Demokrasiye giden birçok yol var ve doğru seçenek bir yerden
başka yere farklılık gösteriyor. Türkiye olağanüstü bir tarihe sahip.
Büyük ölçüde basit-leştirirsek, demokratikleşmeye doğru izlediği inişli
çıkışlı yol kabaca şöyle: bir imparatorluk kurmak; halifeliği devralmak;
bir dünya savaşında kaybeden tarafta yer almak; halifeliğin yıkılmasının
ümitsizliği içine düşmek ve İslam'ı insafsızca kenara iten bir
modernleştiricinin otokratik düzenine boyun eğmek; sonra yönetime
gelebilecek kadar güven veren, yumuşak ve ılımlı bir İslamcı partinin
ortaya çıkması için yarım yüzyıl beklemek. Kısacası, İslam'ı uysal
biçimine ulaşıp geri dönüşüne izin verene kadar yıllar boyunca siyasi
hayatın dışında tutmak.
FELAKETTEN DERS ÇIKARMAK
Bu yaklaşımla ilgili sorunlu nokta (uzun bekleyiş dışında) işlerin hem
sahne dışında tutma ve hem de sahneye girmeye izin verme açısından vahim
bir şekilde yanlış bir yol izleyebileceği. Örneğin ilk olarak
Türkiye'nin komşusu İran'a bakalım. 1920'lerden itibaren Şah Rıza, Kemal
Atatürk'ün laik reformlarını taklit ederek bilinçli ve sert bir çimde
kendi ülkesinin ekonomisini ve toplumunu modernleştirmek ve zorla
İslam'ın rolünü azaltmak için çabaladı. İranlılar, bu zorla
modernleştirmeyi iyi karşılamadı. Daha az etkili bir şahtan sonra,
ironik sonuç, şahların resmin dışında tutmaya çalıştığı din adamlarının
iktidarı ele geçirdiği ve ondan sonra da sürekli olarak ellerinde
tuttuğu Ayetullah Humeyni'nin 1979'daki İslam devrimi oldu.
Sahneye girilmesine izin vermek açısından işlerin nasıl yanlış
gidebileceğine bir örnek vermek gerekirse de 1992 Cezayiri'ni
hatırlayalım. Bu örnekte da laik bir lider, muhalefetteki İslami
Kurtuluş Cephesi'nin (FIS) genel seçimleri oyların çoğunu alarak
kazanmasından sonra iktidara gelmesine izin verilecek kadar ılımlı olup
olmadığına karar verme noktasında cesaretini kaybetti. Sonunda iktidar
partisi ve Cezayir ordusu aksine karar verdi. Seçimlerin ikinci turunu
iptal ettiler. Bunun çok vahim sonuçları oldu. İzleyen on yıl boyunca
süren iç savaşta 200 bin Cezayirli öldürüldü.
O dönemde, Cezayir'in İslamcıların iktidara gelmesini engelleme
yönündeki kararı, Arap dünyası genelinde liderlerce desteklenmişti.
Onların tezi, FIS gibi partilerin gerçek demokratları olmadığı
yönündeydi. İddialarına göre bu partiler bir kez iktidara geldiklerinde
asla bırakmazlardı: 'tek adam, tek oy, tek zaman.' FIS olayında,
Cezayirlilerin, partinin amaçlarını test etmesi engellendi. Ancak dikkat
çekici olan şu ki, tam olarak aynı suçlama Türkiye'de AKP'ye de
yöneltildi. Partinin lideri Recep Tayyip Erdoğan, gerçekten de bir kez,
demokrasinin gidilecek istasyona ulaştıktan sonra inilebilecek bir tren
olduğunu söylemişti. Bununla birlikte başbakan olarak, O ve partisi,
demokrasinin gerçekten ne anlama geldiğini ifade eden tüm fikirlere
sahip görünüyorlar. Şu anda, AKP'nin sandıkta yenilmesi durumunda
bırakacağına hiç şüphe yok.
AKP DEMOKRASİYİ KAVRADI
Peki neden böyle? Bazıları, cevabın Türkiye'nin laik anayasasının ve
siyasetçilerin çizgiyi aşma tehdidinin ortaya çıkması durumunda siyasete
karışmaya hazır olan katı laik bir ordunun varlığına bağlı olduğunu
söyleyecektir. Bu fazla karamsar olabilir. Bir başka gerçek ve
tartışmalı şekilde daha güçlü nedense AKP'nin demokrasi deneyiminin
kendisinin içinden ortaya çıkması. Erdoğan'ın partisi, devam eden siyasi
başarısının ve temeldeki meşruluğun, sırasıyla İslamcı amaçlarını
ılımlılaştırmasını ve demokratik oyunun kurallarına uymayı gerektiren
seçmenlerin isteklerini yakından dinlemeye bağlı olduğunu biliyor.
İslam dünyasının Türkiye'den çıkarabileceği bir ders varsa o burada
yatıyor. Kurallara uyma iradelerini ortaya koyan İslamcı partilerin
seçimlere ve siyasete tam anlamıyla katılmalarına izin verilmeli. Her ne
kadar aşikar olan birşeyi yeniden söylemek gibi olsa da bu reçeteye en
çok ihtiyaç duyulan yerlerde henüz yeterince riayet edilmiyor. Mısır'da
örneğin, Müslüman Kardeşler, büyüyen popülerliğine rağmen resmi
siyasetin dışında tutulmaya devam ediyor. İzin verilmesinin tam zamanı.
(Economist, Başyazı, 26 Temmuz) |