Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 344 | Ağustos  2007

                   

 

 


AKP Ilımlı İslamcılara Yol Gösteriyor

27.07.2007/Birgün

22 Temmuz genel seçimlerinde Türkiye'de iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin aldığı kuşkuya yer bırakmayacak zafer, şimdiye dek mükemmel bir sonuç olmanın tüm işaretlerini gösterdi. Büyük siyasi kavgalar, askeri müdahale tehditleri, Kuzey Irak'a girme konuşmaları, dirilen milliyetçilik ve Avrupa ve Amerika ile ilişkilerde uğranılan hayal kırıklığı: Bütün bunlara ek olarak katı laik bir cumhuriyette ılımlı İslamcı bir hükümet, karışıklığa, darbelere, iç çatışmaya adını ne koyarsanız neden olabilirdi. Ancak, Türkiye tamamen demokratik, çok fazla şidddet olayının yaşanmadığı, büyük katılımın olduğu ve net bir sonuca ulaşılan bir seçim gördü.
MESAJ: ORDU SİYASETE KARIŞMASIN
Bütün diğer şeylerin yanında bu, seçmenlerin AKP'nin cumhurbaşkanı adayı göstermesi karşısında darbe imasında bulunan orduyu paylaması gibi görünüyor. Her ne kadar Türkler hala orduya saygı duyuyor olsa da, çoğu ordunun siyasete karışmaması gerektiğini düşünüyor. Seçmenler ayrıca iyi sonuçlara ulaşan bir hükümeti ödüllendiriyor ve tutarsız ve inandırıcı olmayan politikalar sunan muhalefet partilerini de cezalandırıyor. Bu tam da demokrasinin işlemesi gerektiği biçimi. Hükümetin bir İslami gündemle ilgili dikkatli olamaya devam edeceği farkında olunsa da ordunun kesinlikle müdahale gerekçesi bulunmuyor. Türk seçmenlerin çoğu başörtüsü yasağının kaldırılmasını istiyor olabilir ancak laiklikten uzaklaştıran daha radikal adımlara pek de hevesli değiller.
Peki, Müslüman dünyada demokrasinin geleceği açısından Türkiye'den bir ders çıkarılabilir mi? Evet, fakat bu konuya dikkatle yaklaşmak gerekiyor. Demokrasiye giden birçok yol var ve doğru seçenek bir yerden başka yere farklılık gösteriyor. Türkiye olağanüstü bir tarihe sahip. Büyük ölçüde basit-leştirirsek, demokratikleşmeye doğru izlediği inişli çıkışlı yol kabaca şöyle: bir imparatorluk kurmak; halifeliği devralmak; bir dünya savaşında kaybeden tarafta yer almak; halifeliğin yıkılmasının ümitsizliği içine düşmek ve İslam'ı insafsızca kenara iten bir modernleştiricinin otokratik düzenine boyun eğmek; sonra yönetime gelebilecek kadar güven veren, yumuşak ve ılımlı bir İslamcı partinin ortaya çıkması için yarım yüzyıl beklemek. Kısacası, İslam'ı uysal biçimine ulaşıp geri dönüşüne izin verene kadar yıllar boyunca siyasi hayatın dışında tutmak.
FELAKETTEN DERS ÇIKARMAK
Bu yaklaşımla ilgili sorunlu nokta (uzun bekleyiş dışında) işlerin hem sahne dışında tutma ve hem de sahneye girmeye izin verme açısından vahim bir şekilde yanlış bir yol izleyebileceği. Örneğin ilk olarak Türkiye'nin komşusu İran'a bakalım. 1920'lerden itibaren Şah Rıza, Kemal Atatürk'ün laik reformlarını taklit ederek bilinçli ve sert bir çimde kendi ülkesinin ekonomisini ve toplumunu modernleştirmek ve zorla İslam'ın rolünü azaltmak için çabaladı. İranlılar, bu zorla modernleştirmeyi iyi karşılamadı. Daha az etkili bir şahtan sonra, ironik sonuç, şahların resmin dışında tutmaya çalıştığı din adamlarının iktidarı ele geçirdiği ve ondan sonra da sürekli olarak ellerinde tuttuğu Ayetullah Humeyni'nin 1979'daki İslam devrimi oldu.
Sahneye girilmesine izin vermek açısından işlerin nasıl yanlış gidebileceğine bir örnek vermek gerekirse de 1992 Cezayiri'ni hatırlayalım. Bu örnekte da laik bir lider, muhalefetteki İslami Kurtuluş Cephesi'nin (FIS) genel seçimleri oyların çoğunu alarak kazanmasından sonra iktidara gelmesine izin verilecek kadar ılımlı olup olmadığına karar verme noktasında cesaretini kaybetti. Sonunda iktidar partisi ve Cezayir ordusu aksine karar verdi. Seçimlerin ikinci turunu iptal ettiler. Bunun çok vahim sonuçları oldu. İzleyen on yıl boyunca süren iç savaşta 200 bin Cezayirli öldürüldü.
O dönemde, Cezayir'in İslamcıların iktidara gelmesini engelleme yönündeki kararı, Arap dünyası genelinde liderlerce desteklenmişti. Onların tezi, FIS gibi partilerin gerçek demokratları olmadığı yönündeydi. İddialarına göre bu partiler bir kez iktidara geldiklerinde asla bırakmazlardı: 'tek adam, tek oy, tek zaman.' FIS olayında, Cezayirlilerin, partinin amaçlarını test etmesi engellendi. Ancak dikkat çekici olan şu ki, tam olarak aynı suçlama Türkiye'de AKP'ye de yöneltildi. Partinin lideri Recep Tayyip Erdoğan, gerçekten de bir kez, demokrasinin gidilecek istasyona ulaştıktan sonra inilebilecek bir tren olduğunu söylemişti. Bununla birlikte başbakan olarak, O ve partisi, demokrasinin gerçekten ne anlama geldiğini ifade eden tüm fikirlere sahip görünüyorlar. Şu anda, AKP'nin sandıkta yenilmesi durumunda bırakacağına hiç şüphe yok.
AKP DEMOKRASİYİ KAVRADI
Peki neden böyle? Bazıları, cevabın Türkiye'nin laik anayasasının ve siyasetçilerin çizgiyi aşma tehdidinin ortaya çıkması durumunda siyasete karışmaya hazır olan katı laik bir ordunun varlığına bağlı olduğunu söyleyecektir. Bu fazla karamsar olabilir. Bir başka gerçek ve tartışmalı şekilde daha güçlü nedense AKP'nin demokrasi deneyiminin kendisinin içinden ortaya çıkması. Erdoğan'ın partisi, devam eden siyasi başarısının ve temeldeki meşruluğun, sırasıyla İslamcı amaçlarını ılımlılaştırmasını ve demokratik oyunun kurallarına uymayı gerektiren seçmenlerin isteklerini yakından dinlemeye bağlı olduğunu biliyor.
İslam dünyasının Türkiye'den çıkarabileceği bir ders varsa o burada yatıyor. Kurallara uyma iradelerini ortaya koyan İslamcı partilerin seçimlere ve siyasete tam anlamıyla katılmalarına izin verilmeli. Her ne kadar aşikar olan birşeyi yeniden söylemek gibi olsa da bu reçeteye en çok ihtiyaç duyulan yerlerde henüz yeterince riayet edilmiyor. Mısır'da örneğin, Müslüman Kardeşler, büyüyen popülerliğine rağmen resmi siyasetin dışında tutulmaya devam ediyor. İzin verilmesinin tam zamanı. (Economist, Başyazı, 26 Temmuz)

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...