|

Türkiye’de İslam Fundamentalizminin
Önündeki En Büyük, Hatta Tek Engel AKP’dir.
H. Gökhan Özgün/15.07.2007/Radikal
'Refah
toplumu', iyi kötü vicdan ve aklıselim sahibi olan herkesin en azından
kâğıt üzerinde karşı çıkmadığı, çıkamadığı bir kavramdır. Bu kavramın,
bilirsiniz, özü basittir: 'Herkes refah sahibi olmadan kimse refahını
tam olarak idrak edemez.'
Turgut Özal'ın bu ülkenin gelmiş geçmiş en önemli siyasetçilerinden biri
olarak telakki edilmesinin belki de en önemli nedeni, 'refah' kavramını
yukarıdan da olsa, bu ülkeye ilk takdim eden kişi olmasıdır. Özal'dan
önce, yaşı kifayet edenler hatırlar, görünüşte neredeyse 'sınıfsız' bir
toplumda yaşıyorduk. O yıllarda Türkiye'nin ithalat-ihracatının milli
gelire oranı Demir Perde Ülkeleri'nin çoğundan, hatta sanırım hepsinden
daha düşüktü.
Yani Demir Perde Ülkeleri'nden bile daha kapalı bir ekonomide yaşıyorduk.
O devirde, 'Amerikan Pazarı'ndan edinilen bir blucin şimdiki 'Ferrariler'den
daha kıymetli, daha havalıydı. 'Ferrari'sini satan bilgeler' yoktu, bir
blucine tamah etmeyen bilgeler vardı.
Ne varsa onla idare ediyor, yoksa, aynı kuyruklara hep birlikte bir ordu
gibi talim ediyorduk. Paranın anlamı pek tabii vardı da, pek bir 'referans'ı
yoktu. 'Prestij', paradan çok daha önemliydi. Prestijden anlaşılan da
ucundan bucağından da olsa yönetici elitin bir parçası olmaktı. Devlette
memuriyet, doktorluk, subaylık Türk'ün varabileceği en yüksek noktalardı.
Anlayacağınız, bir 'ulusalcı ütopya' yaşıyorduk hep birlikte.
Derken Özal geldi ve ünlü Amerikan deyişiyle 'If you' ve 'got it, flaunt
it' dedi. Yani, varsa, saklamayın, varlığınızı harcayın, göstermekten
çekinmeyin, zenginlikten hicap duymayın.
Hadi, dedi, şu 'tek vücutmuş' numarasından vazgeçin, herkes kendi
sınıfına geçsin bakalım. Büyük infial, büyük endişe başladı toplumda.
Özal, 'parası olana' parasını Türkiye'de harcamayı, harcayabilmeyi
teklif etti. 'Parası olana' refah önererek, kimilerine göre toplumu
böldü. Oysa olan biten, zaten gerçekte var olan bir ayrımın
şeffaflaşarak, hakikatin tecelli etmesinden başka bir şey değildi.
Özal'dan sonra 'Beyaz Türkler' söylene söylene sınıflarını idrak ettiler.
Memurluk, doktorluk, subaylık eski prestijini yitirdi.
En azından burjuvazinin bir kesimi refahı tattı.
Bu, bütün bir toplumun refahı tatmasından çok uzak bir durumdu, ama
artık Türkiye'de 'refah' sözlükten çıkmış, hayatta işaret edilebilir
hakiki bir kavram haline gelmeye başlamıştı.
Zamanla Türkiye'deki 'muhafazakâr Müslüman' kesim de 'paralı' olmaya
başladı. Hem de muhafazakârlıklarından feragat etmeden bu zenginliğe
ulaşmayı başardılar. Onların burjuvazisi de 'zenginliğini yaşamak'
istemeye başladı. İşte çıngar burada koptu.
Onlara dendi ki: "Siz zenginliğinizi bizden, Beyaz Türkler'den farklı
bir şekilde yaşayamazsınız. Muhafazakâr Müslüman ve para sahibi
olabilirsiniz, ama paranızı bizim gibi harcamalısınız. Bizim gibi denize
gireceksiniz, çocuklarınızı biz çocuklarımızı nasıl okutuyorsak öyle
okutacaksınız." Yani bu insanlara tabir caizse 'amele burjuva' olmakla
yetinmeleri emredildi. Kazandıkları zenginliği harcamaya geldiklerinde,
Beyaz Türkler'in 'hizmet sektörlerine' talim etmek zorundaydılar. Hizmet
sekörü addedilen birçok şey de zaten 'kamusal alana' giriyordu ya da
sokulabiliyordu. Ve ucu Atatürk'e vardırılabiliyordu.
Böylece, köşeye sıkışan 'muhafazakâr Müslüman' kesim 'sınıfsız' yaşamaya
mahkûm edildi. Tek vücut haline getirildi. Müslüman kimlik sınıfsal
kimliğin önüne geçirildi. İşçisinin de, patronunun da aynı çaresizlikten
aynı şekilde yaşadığı, çocuklarının eğitim hakkının aynı şekilde
engellendiği bir grubun 'cepheleşmesinden' daha doğal ne olabilir.
Şimdi bu insanların burjuvazisi de da kapitalist bir düzende kendi
refahını yaşamak istiyor ve mümkünse, sınıfsal yapısını idrak etmek
istiyor. AKP bu yolda çaba veriyor. Yani izin verseler, AKP, 'Müslüman
kesimi' kapitalizmin tabiatına uygun bir şekilde bölecek, herkese
sınıfını idrak ettirecek. Sınıfsal kimiliğin dini kimliğin önüne
geçebildiği daha sağlıklı bir kapitalist iklim yaratacak. Ama birtakım
sağduyudan nasipsizler bir türlü buna izin vermiyor. Nedense onları hep
cephede tutmak istiyor.
Bu acayip memleket, 'memleket bölünüyor' diye bağıranların sistematik
olarak memleketi böldüğü, 'memleketi bölüyor' gözükenlerin ise aslında
farklı da olsa bir birlik arayışı içinde oldukları bir memlekettir. Bu
resim 'Kürtler' için de yukarıdakinden çok farklı değildir.
Bu yüzden DTP'nin içinde 'İslamcı, demokrat ve milliyetçi' uçlar bir
arada var olmak zorundadır.
'Sınıflı' bir topluluğun cebren 'sınıfsızlaştırdığı' kitlelerle
mücadelesi çok vahim sonuçlar doğurabilir.
Refahı burjuvasına bile çok gören bir memleketin, bir gün yoksuluna,
işçisine, emeklisine refah bahşedeceği ise külliyen hayaldir.
|