|

Batı, Ne Tür İktidar Sever?
Oğuz Oyan/20.07.2007/Dünya
Genel veya yerel seçimlerin uluslararası yansımalarının büyüdüğü bir
dünyada yaşıyoruz. Ama bunu kabul ettiğiniz andan itibaren ters yönden
gelen etkileri de hesaba katmak zorundasınız: Küresel güç odaklarının da
ülke seçimlerini giderek daha büyük bir dikkatle izlediği bir dünyada
yaşıyoruz. Bu güçlerin, gelişmeleri izlemenin ötesinde, seçim
süreçlerini etkilemek için müdahil güç olmaya başladıkları bir
uluslararası ilişkiler dünyasıdır bu...
Bu dünyada, ülkelerin ekonomik bağımsızlığı azaldıkça onlara yönelik dış
müdahalelerin dozu artmaktadır. Dolayısıyla, çevre ülkelerin giderek
daha kapsamlı dış siyasi müdahalelerin konusu olmaya başlamaları
şaşırtıcı bile sayılmayabilir. Ancak şaşırtıcı olmaması, tehlikeli
olmadığı anlamına gelmez: Doğrudan veya dolaylı siyasi müdahalelerin,
ekonomik görüntülü siyasi müdahalelerin kanıksanması veya
olağanlaştırılması çok tehlikelidir. Özellikle de Cumhuriyetin inşasında
belirleyici rolü olan kurucu liderin "bağımsızlık benim karakterimdir"
dediği ülkede...
Ama tam da bu nedenle, "bağımsızlık" ve "ulusal çıkar" vurgusu güçlü
olan çevre ülkelerinin, dünyanın hegemon güçleri açısından tehdit olarak
algılanması anlayışı güçlenmektedir. Çünkü, ulusal çıkarlarını korumaya,
gelişmiş ülkelerle eşitliğe dayalı ilişkiler geliştirmeye odaklanan
çevre ülkeleri, güçlü bir bağımsızlık ideolojisinin yaygınlaşmasına ve
zengin ülkeler lehine çalışan bölüşüm ilişkilerinin sorgulanmasına
kaynaklık edebilirler. Dünya nüfusunun sadece küçük bir bölümünün en
gelişmiş ülkelerin vatandaşları olduğu, buna karşılık dünya hasılasının
en büyük bölümüne de bu ülkeler ve şirketlerince el konulduğu dikkate
alınırsa, tehdit algılamasının arka planı daha iyi anlaşılır.
Söz konusu olan enerji kaynaklarının yoğunlaştığı geniş Ortadoğu
coğrafyası olunca, dıştan güdümlenmeye direnen laik ve demokratik bir
güçlü bölge ülkesinin hegemon güçler açısından ne denli rahatsız edici
olduğunu anlamak daha da kolaylaşır. İşgalciliğe ve müdahaleciliğe karşı
sesini yeniden yükselten ve "böl ve yönet" politikalarına karşı ortak
bir tepki verebilen bütünleşik bir Arap milliyetçiliğinin etkisini
tasavvur edebiliyor musunuz? 1 Mart 2003 tezkeresini reddedebilen bir
TBMM'nin, Türkiye'nin bu ülkeler nezdinde itibarını ne denli
yükselttiğini yakından gözlemleyebilmiş olanlar, bölgede sessizce
yükselen tepkilerin yarattığı birikimin farkındadırlar.
İşte bu nedenlerle Türkiye'deki 2007 genel seçimleri çok geniş bir ilgi
görüyor. Büyük Ortadoğu Projesi'nin eşbaşkanı olmakla övünen, gerçekte
ise bu projenin dolaylı bir ürünü olarak tarih sahnesine çıkan bir
siyasal oluşumun kaderinin oylanacağı bir seçimle karşı karşıyayız. Bu
nedenle bu siyasal oluşumun yoğun dış destek alması şaşırtıcı değil. Sn.
Güngör Uras'ın 16 Temmuz Pazartesi günü Milliyet'teki köşesinde "yorumsuz"
aktardığı gibi, yabancı küresel oyuncuların mevcut iktidar dışındaki
seçenekleri kabûs senaryoları olarak tanımlamaları ve tüm ekonomik ve
siyasi güçleriyle bugünkü iktidara asılmaları, Türkiye'deki seçimlerin
ne denli uluslararasılaştırıldığını ve ne denli müdahaleye ve
spekülasyona açık bir duruma getirildiğini göstermesi bakımından ilginç.
Kuşkusuz bunun arkasında doğrudan ekonomik çıkarların devasa boyutları
da var. Üretim yerine paradan para kazanmanın türlü hünerlerini gösteren,
yabancı sermayeye dolar bazında zaman zaman yüzde 50'leri aşan, halen
asgari yüzde 20'ler dolayında getiriler sağlayan bir ekonomi ve yönetimi
neden baştacı edilmesin? Türkiye yabancı sermayeye en çok getiri
sağlayan ülkelerin başında geliyor. Kapsamlı KİT özelleştirmeleri
dışında, yerel yönetimlerin su yönetimlerinin oluşturduğu pasta bile 60
milyar dolar; ilgili mühendislik odaları, bu sayıyı diğer çevre
yatırımlarıyla birlikte 200 milyar dolara çıkarmakta... Sağlık ve eğitim
alanının özelleştirilmesini, madenlerin ve
yeraltı kaynaklarının dışarıya açılmasını, mali sistemin hiç
sınırlamasız yabancılaştırılmasını, keza emlak piyasasının yabancı
sermayeye açılmasını buna eklemek gerekir.
Bu nedenle, IMF seçim harcamalarının bütçe disiplinini aşındırmasını
kulak arkası ediyor. Bu nedenle, merkezi ve yerel kamu kaynaklarının
partizanca kullanımı büyük medyanın ve dış çevrelerin ne tepkisini ne
ilgisini çekiyor. Bu nedenle, faullü bir seçim yarışı sürüp gidiyor.
Bakalım bütün bu baskılara ve yanıltmalara rağmen geniş halk kitleleri
tercihini özgürce belirleyebilecek ve hem kendi çıkarlarını ve hem de
ülke çıkarlarını koruyabilecek mi? |