Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 344 | Ağustos  2007

                   

 

 


Batı, Ne Tür İktidar Sever?

Oğuz Oyan/20.07.2007/Dünya

Genel veya yerel seçimlerin uluslararası yansımalarının büyüdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Ama bunu kabul ettiğiniz andan itibaren ters yönden gelen etkileri de hesaba katmak zorundasınız: Küresel güç odaklarının da ülke seçimlerini giderek daha büyük bir dikkatle izlediği bir dünyada yaşıyoruz. Bu güçlerin, gelişmeleri izlemenin ötesinde, seçim süreçlerini etkilemek için müdahil güç olmaya başladıkları bir uluslararası ilişkiler dünyasıdır bu...
Bu dünyada, ülkelerin ekonomik bağımsızlığı azaldıkça onlara yönelik dış müdahalelerin dozu artmaktadır. Dolayısıyla, çevre ülkelerin giderek daha kapsamlı dış siyasi müdahalelerin konusu olmaya başlamaları şaşırtıcı bile sayılmayabilir. Ancak şaşırtıcı olmaması, tehlikeli olmadığı anlamına gelmez: Doğrudan veya dolaylı siyasi müdahalelerin, ekonomik görüntülü siyasi müdahalelerin kanıksanması veya olağanlaştırılması çok tehlikelidir. Özellikle de Cumhuriyetin inşasında belirleyici rolü olan kurucu liderin "bağımsızlık benim karakterimdir" dediği ülkede...
Ama tam da bu nedenle, "bağımsızlık" ve "ulusal çıkar" vurgusu güçlü olan çevre ülkelerinin, dünyanın hegemon güçleri açısından tehdit olarak algılanması anlayışı güçlenmektedir. Çünkü, ulusal çıkarlarını korumaya, gelişmiş ülkelerle eşitliğe dayalı ilişkiler geliştirmeye odaklanan çevre ülkeleri, güçlü bir bağımsızlık ideolojisinin yaygınlaşmasına ve zengin ülkeler lehine çalışan bölüşüm ilişkilerinin sorgulanmasına kaynaklık edebilirler. Dünya nüfusunun sadece küçük bir bölümünün en gelişmiş ülkelerin vatandaşları olduğu, buna karşılık dünya hasılasının en büyük bölümüne de bu ülkeler ve şirketlerince el konulduğu dikkate alınırsa, tehdit algılamasının arka planı daha iyi anlaşılır.
Söz konusu olan enerji kaynaklarının yoğunlaştığı geniş Ortadoğu coğrafyası olunca, dıştan güdümlenmeye direnen laik ve demokratik bir güçlü bölge ülkesinin hegemon güçler açısından ne denli rahatsız edici olduğunu anlamak daha da kolaylaşır. İşgalciliğe ve müdahaleciliğe karşı sesini yeniden yükselten ve "böl ve yönet" politikalarına karşı ortak bir tepki verebilen bütünleşik bir Arap milliyetçiliğinin etkisini tasavvur edebiliyor musunuz? 1 Mart 2003 tezkeresini reddedebilen bir TBMM'nin, Türkiye'nin bu ülkeler nezdinde itibarını ne denli yükselttiğini yakından gözlemleyebilmiş olanlar, bölgede sessizce yükselen tepkilerin yarattığı birikimin farkındadırlar.
İşte bu nedenlerle Türkiye'deki 2007 genel seçimleri çok geniş bir ilgi görüyor. Büyük Ortadoğu Projesi'nin eşbaşkanı olmakla övünen, gerçekte ise bu projenin dolaylı bir ürünü olarak tarih sahnesine çıkan bir siyasal oluşumun kaderinin oylanacağı bir seçimle karşı karşıyayız. Bu nedenle bu siyasal oluşumun yoğun dış destek alması şaşırtıcı değil. Sn. Güngör Uras'ın 16 Temmuz Pazartesi günü Milliyet'teki köşesinde "yorumsuz" aktardığı gibi, yabancı küresel oyuncuların mevcut iktidar dışındaki seçenekleri kabûs senaryoları olarak tanımlamaları ve tüm ekonomik ve siyasi güçleriyle bugünkü iktidara asılmaları, Türkiye'deki seçimlerin ne denli uluslararasılaştırıldığını ve ne denli müdahaleye ve spekülasyona açık bir duruma getirildiğini göstermesi bakımından ilginç.
Kuşkusuz bunun arkasında doğrudan ekonomik çıkarların devasa boyutları da var. Üretim yerine paradan para kazanmanın türlü hünerlerini gösteren, yabancı sermayeye dolar bazında zaman zaman yüzde 50'leri aşan, halen asgari yüzde 20'ler dolayında getiriler sağlayan bir ekonomi ve yönetimi neden baştacı edilmesin? Türkiye yabancı sermayeye en çok getiri sağlayan ülkelerin başında geliyor. Kapsamlı KİT özelleştirmeleri dışında, yerel yönetimlerin su yönetimlerinin oluşturduğu pasta bile 60 milyar dolar; ilgili mühendislik odaları, bu sayıyı diğer çevre yatırımlarıyla birlikte 200 milyar dolara çıkarmakta... Sağlık ve eğitim alanının özelleştirilmesini, madenlerin ve
yeraltı kaynaklarının dışarıya açılmasını, mali sistemin hiç sınırlamasız yabancılaştırılmasını, keza emlak piyasasının yabancı sermayeye açılmasını buna eklemek gerekir.
Bu nedenle, IMF seçim harcamalarının bütçe disiplinini aşındırmasını kulak arkası ediyor. Bu nedenle, merkezi ve yerel kamu kaynaklarının partizanca kullanımı büyük medyanın ve dış çevrelerin ne tepkisini ne ilgisini çekiyor. Bu nedenle, faullü bir seçim yarışı sürüp gidiyor.
Bakalım bütün bu baskılara ve yanıltmalara rağmen geniş halk kitleleri tercihini özgürce belirleyebilecek ve hem kendi çıkarlarını ve hem de ülke çıkarlarını koruyabilecek mi?

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...