|

‘İrtica Kalmadı, Bölücülük Verelim’
Mümtaz’er Türköne/10.07.2007/Zaman
Siyasî yelpazenin üzerine oturduğu faklı fay kırıkları var. Bu kırıklar
bazen birbirine paralel gidiyor, bazen biri diğerini kesiyor. Bu
kırılmaların ayırdığı alanları farklı siyasal tercihlerin gerekçeleri
olarak tahayyül edebilirsiniz. Bize özgü kırılmaları dikkate alarak
hepsini üst üste getirdiğiniz zaman ortaya partilerin seçmen tabanları
çıkıyor.
Bütün dünyada olduğu gibi "sınıf farkı" kimse üzerine alınmasa bile
önemli bir bölünme eksenine işaret ediyor. Bizim gibi fert başına
gelirin düşük, gelir uçurumunun büyük olduğu ülkelerde yoksullar sayıca
fazladır. Demokrasi, bu yoksul insanların pastadan daha çok pay alma
talebine destek veriyor. Çok zenginler ve çok yoksullar arasında yer
alan orta sınıf, bu fay kırığını yumuşatıyor. Merkeze yönelen partiler
orta sınıf üzerinden bir yandan gelir adaleti sağlamak, bir yandan da
pastayı büyütmek telaşına düşüyor. Çok partili hayata geçtiğimiz
tarihten bugüne yoksulluk köylülük adıyla sağ partilerde temsil edildi.
Varoş yoksulluğu bugün köylülüğün önüne geçti. Geçen gün İzmir'de miting
yapan AK Parti liderinin hitap ettiği kalabalık bu durumu özetliyor.
Tanju Tosun, İzmir'in siyasal topoğrafyasını bu çerçeveye sokuyor.
Zengin semtler % 80'lere varan oy oranları ile CHP'li, yoksul varoşlar
ise tersine AK Partili. Aynı manzara İstanbul ve Ankara'da da değişmiyor.
Zengin Çankaya CHP'li, bugün hızla dönüşen varoşlar ise AK Partili.
Mezhep aidiyetleri ayrı bir fay kırığı oluşturuyor. Zenginler azınlıkta
kalıyor. Azınlıkta kalan mezhep tercihleri ile bağlar oluşturuyor.
Gelenek ve göreneklere bağlılık, dolayısıyla muhafazakâr değerler
yoksullar için sağlam bir dayanışma ağına dönüşüyor. Modern bir hayatı
yaşamak ve modern hayata özgü standartlara sahip olmak en azından orta
sınıfa mensup olmayı gerektiriyor. Böylelikle zenginlik ve yoksulluk,
mezhep farklılığını da yanına alarak farklı siyasal kimliklere temel
oluşturuyor.
Sivil ve askerî bürokrasi içinde yer almak, devlet iktidarından pay
almanın en kestirme yollarından biri. Böylece geniş halk kesimleri ile
devlet içindeki iktidarı kullananlar arasındaki fay kırığına geliyoruz.
Devlet içindeki iktidarın geleneksel sahibi olanlar ayrıcalıklarını
sürdürebilmek için halkı yönetimin uzağında tutmak zorundalar. Yüksek
Öğrenim ve Yargı Bürokrasisi'nin Askerî Bürokrasiyle olan uyumunun
arkasında da bu var. Sivil-asker bürokrasi ile zengin sınıflar ve
mezhebî gruplar arasında kurulan koalisyonun arkasında da çoğunluğa
karşı bir güç arayışı yatıyor.
"İrtica tehdidi", çoğunluğu iktidarın uzağında tutmak için, bu koalisyon
tarafından kullanılan bahaneden başka bir şey değil. İrtica bu
koalisyona ortak bir gerekçe sunuyor. Tuzu kuruların sahip olduğu modern
hayat biçimi "laik yaşam biçimi"ne dönüşerek karşı cephede yer alıyor;
mezhep farklılığı laiklik şemsiyesi altında diğer güçlerle dayanışmaya
giriyor; devlet içindeki iktidar "cumhuriyeti koruma ve kollama" görevi
ile üzerine oturduğu statükoyu sürdürüyor. 27 Nisan e-bildirisi sonrası
yaşananlarla bu eksen adeta "laçka" oldu. İrtica tükenince yerini
bölücülük tehdidi aldı. Ancak bu tehdidin de kendi içinde, Türk
siyasetinin yaslandığı fay kırıklarıyla ciddi sorunları var. Sorun
bölücülüğün aynı zamanda terör tehdidi olarak boy göstermesinden çıkıyor.
Terörün orta ve zengin sınıflarla bağının kurulması ve terör sorununu
çözmenin seçkinci olmayan yollarının bulunması gerekiyor. Meşhur bir
halk türküsündeki "Zenginimiz bedel öder, askerimiz fakirdendir"
mısraını hatırlayalım. Bu geniş koalisyonun MHP'ye bu bağı kuracak
yegane aktör gözüyle baktığı anlaşılıyor. İrtica tehdidinin seçmen
tabanında doyma noktasına ulaştığı, yeni seçmenlere ancak "terör"
üzerinden ulaşılabileceği hesabını yapanlar var. Seçim atmosferine
rağmen teröre karşı yapılan "resmî" mitinglerin sönük geçmesinin bir
anlamı olmalı. Daha ötesi seçim havasının bir türlü kıvamına girmemesi
de aslında "tehdit ve tehlike üretimi"nin işe yaramadığının belirtisi
değil mi? "İrtica kalmadı, bölücülük verelim" diyorlar; ama ortalıkta
müşteri görünmüyor. |