|

TEVHİD
'Tevhid'
kelimesi 'birlemek' demektir. Terim olarak Allah'ı birlemek anlamına
gelir. Tevhid kelimesi Kur'an'da bulunmaz ancak kavram olarak 'tevhid'in
Kur'an'a ait olduğunu yadsımak mümkün değildir. Bir başka deyişle,
tevhid Kur'anî bir kavramdır; İslam'ın Allah'ın birliği esasına
dayandığını ifade eder. Kur'an Dini'nin özü, esası, füruatı ve usûlü
tevhide yaslanır. Öte yandan tevhid akidesi Kur'an'da, başka kelimelerle
işlenmiştir. Şirkin zıddı tevhiddir.
Kur'an'da "Allah'ı birleyiniz" (vahhidû=tevhid ediniz) şeklinde bir
kelime yoktur fakat, aynı kökten ism-i fail olan 'vâhid' kelimesi birkaç
kere kullanılmıştır. 'Vâhid' sözcüğü Allah'ın bir tek olmasını ifade
eder. "Sizin ilahınız bir tek İlah'tır!" (ve ilâhukum ilâhun vâhidun)
(2/Bakara, 163); "Bir tek İlah'dan başka İlah yoktur" (5/Maide, 73); "De
ki O ancak bir tek İlah'tır" (6/En'am, 19) ayetlerinde 'vâhid' kelimesi
kullanılmıştır ki, 'tevhid'le aynı köktendir.
Tevhid Allah'ı birlemektir, fakat bu, sadece "Allah bir ve tekdir, başka
ilah yoktur" sözünden ibaret değildir. Zira, tevhidin açılımları vardır.
Allah'dan başka ilah kabul etmeyen bir insan, büyük bir inanç ve yaşam
sistemini (tevhidi) kabul ettiğine dair bir sözleşmeyi imzalamış
gibidir. Dolayısıyla "lâ ilahe illallah" sözü üç kelimeden oluşuyorsa
da, kapsam alanı olarak karşımıza bütün Din'i çıkarmaktadır. İşte bu
yazıda tevhidin bu açılımlarını ortaya koymaya çalışacağız.
Evet Allah biriciktir, bir tek'tir, O'ndan başka ilah yoktur. Bu
ayetlere biraz incelikli bakıldığında, şu gerçek fark edilecektir:
Burada kastedilen, "Allah bir tanedir, sizin zannettiğiniz gibi iki, üç
ya da beş tane değildir, tek bir tanedir" değildir. Bunun yerine,
İlah'ın tekliği üzerinde duruluyor. Yani burada asıl tartışma konusu,
Allah'ın var mı yok mu olduğu değildir. Çünkü, Kur'an'ın ilk muhatapları
olan Mekke müşrikleri yaratıcı bir güç olarak Allah'ı biliyor ve
inanıyorlardı, yani ateist değillerdi. Mekkeliler, Allah'la beraber
başka birtakım ilahlar, tanrılar da edinmişler, bu tanrıların Allah
katında bir değerlerinin olduğuna inanmaktaydılar.
Kur'an'ın ilk müşrik muhatapları ateist değildi ama, zihinlerindeki
Allah, Kur'an'ın tanımladığı gerçek Allah da değildi. Bu nedenle Kur'an,
onların çarpık Allah anlayışlarını sürekli düzeltmiştir. Mesela Kur'an,
yerleri ve gökleri (yani bütün kainatı) yoktan var eden, bunları
düzenleyen, sevk ve idare eden bir tek Allah'ın varlığına dikkat çeker:
"Eğer yerde ve göklerde Allah'dan başka ilahlar bulunsaydı, (yer ve gök)
bozulur, dağılır giderdi. Öyleyse, arşın sahibi Allah onların
yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir." (21/Enbiya, 22). Bu ayetin bir
öncesinde, insanları Allah'dan başka diriltecek bir ilahın varlığını
ortaya atanlar varsa bunların, iddialarını ispatlamaları istenir
(21/Enbiya, 21), sonrasında da Allah'dan başka ilahlar edinenlerin buna
dair delilleri (burhan) varsa onları neden getirmedikleri sorgulanır.
(21/Enbiya, 24). Allah'a evlat isnad eden kafirlere cevap verirken
Kur'an şöyle der: "Allah evlat edinmemiştir. O'nunla birlikte hiçbir
İlah da yoktur. Eğer olsaydı, her İlah kendi yarattığıyla ilgilenir ve
mutlaka biri diğerine galebe çalardı. Halbuki Allah onların
yakıştırageldikleri sıfatlardan münezzehtir." (23/Mü'minun, 91).
Bir başka ayette ise, eğer Allah'dan başka ilahlar olsaydı, herhalde
Allah'a karşı taşkınlık ederlerdi buyurulmaktadır. (17/İsra, 42). Bu
ayet, "bu durumda o ilahlar Allah'a itaat etmek için çareler ararlardı"
diye de yorumlanmaktadır. 'İbteğa' kelimesi buna uygundur, fakat
yukarıdaki ayetleri ve benzerlerini göz önüne aldığımızda, bu ayetin,
var sanılan tanrılar gerçek olsaydı, Allah'a karşı, Allah'a rağmen bir
şekilde tanrısal güçlerini kullanıp kendi tanrısallıklarını ortaya koyma
yoluna giderlerdi, madem ki Allah'a karşı böyle bir güç ortaya koyabilen
yok, bu durumda bir tek Allah'ın kudretine teslim olmanız gerekmez mi
mesajını verdiğine kanaat getirebiliriz.
Tevhid deyince akla gelen İhlas suresi Kur'an'ın en kısa surelerinden
biridir ama mesaj olarak Kur'an'ın sanki özeti gibidir. Bu özelliğinden
dolayı kendisine 'tevhid' suresi de denilmiştir. Tevhid herhalde en kısa
ve özlü şekilde ancak böyle tanımlanırdı. Bibal-i Habeşî, bedenine
hükmeden Ümeyye tarafından kızgın kumlar üstüne yatırılıp da işkence
edilirken "ehad, ehad" sözleriyle mukabele ve mukavemet ediyordu. Bu
hâdise, İhlas suresinin Mekke'nin erken dönemlerinde inmiş olduğu
ihtimalini güçlendirmektedir. Böylece Kur'an kelime ve kavramlarının,
yeni filizlenen bir İslam toplumunu nasıl ilmek ilmek dokuduğu da
görülmektedir. "De ki O Allah bir tek'dir. Allah samed'dir. Doğurmadı,
doğurulmadı. Hiçbir şey O'nun eşi dengi olamaz." Müfessirler 'ehad'
kelimesinin Arapça’da genelde izafet terkibi ile kullanıldığına,
münferid olarak pek kullanılmadığına dikkat çekmektedirler. Şu halde
'ehad' yalnızca Allah'dır. Allah'dan başka hiçbir şey 'ehad' değildir,
sadece Allah'ın eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Varlığı örneksizdir.
İhlas suresini özetlersek üç ana temanın işlendiği görülecektir: 1.Allah
bir tek'dir. 2.Allah doğmak, ya da doğurmak gibi beşeri niteliklerden
münezzehtir. 3.Hiçbir şey Allah'ın dengi ve benzeri değildir. Böylece
Allah yüzde yüz bir tenzihle teşbihden, tecsimden arındırılarak tevhid
edilmiştir.
İşte tevhid dini İslam'ın Allah'ı budur. Bu ayetler İslam'ın İlahı'nı
bütün diğer muharref dinlerin ve beşeri metafizik sistemlerin tanrı
tasavvurlarından ayırmaktadır. Allah bir tek'dir, benzeri olmayan bir
İlah'dır. Hiçbir şey O'nun misli değildir (42/Şura, 11). Allah'ın bir
örneği, öncesi ve sonrası yoktur. O'nun cinsiyeti olmaz, zamana ve
mekana muhtaç değildir. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Çünkü O ilah'dır,
her şeyi yaratan O'dur, bu kadar ekmel gücü elinde bulunduran, gücünün
ve kudretinin sınırı olmayan bir yaratıcı, nasıl beşeri arazlara ihtiyaç
duyabilir? Samed kelimesi hem surenin, hem Kur'an'ın, hem de tevhidin
anahtar kelimesidir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, ama O her
dileğin merciidir. Her muhtaç, avucunu O'na açar. O'nun dışındaki her
varlık, talebini O'na yöneltir. Hiçbir varlık Allah'dan müstağni olamaz,
ama O her şeyden müstağnidir.
İhlas suresinin, sözü hemen Allah'a çocuk isnad edenlere getirmesi ve
bunu mutlak surette reddetmesi, Kur'an'ın nüzulü döneminde Allah'ı o
şekilde tanıyan insanların varlığına delalet eder. Bilindiği gibi
Hristiyanlar Meryem oğlu İsa'yı Allah'ın oğlu telakki etmişlerdir.
Halbuki Samed Allah, çocuk edinmekten münezzehtir. Böyle bir ihtiyacı
yoktur. Allah, bütün insanları olduğu gibi İsa ve annesini de kul olarak
yaratmıştır. (19/ Meryem, 93). Onlar da kul olmuşlardır. Ölümünden sonra
ilah edinilmişse, ne İsa gibi bir nebînin, ne de salih bir insanın bunda
bir günahı yoktur. Allah'ın İsa'ya "İnsanlara beni ve anamı Allah'dan
başka iki ilah edinin diye sen mi söyledin?" diye sorması üzerine
İsa'nın cevabı gayet açıktır: "Haşa! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan
bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim Sen onu mutlaka
bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, fakat ben Senin zatında olanı
bilmem. Sen şüphesiz gaybları mutlak bilensin." (5/Maide, 116).
Hristiyanların Allah'a çocuk isnad etmeleri, bağışlanabilir, sıradan bir
günah değildir. Bu iftiraya Allah'ın gazabı o kadar şiddetlidir ki,
bundan dolayı "neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar
yıkılıp gidecektir" (19/Meryem, 88-92). Kur'an, "Allah üçün üçüncüsüdür
diyenler kafir olmuşlardır" ayetiyle (5/Maide, 73), teslis akidesini
icad eden Hristiyanları tekfir etmektedir. (Demek ki tevhid dininde
'tekfir' vardır. Önemli olan, bir delile dayanmadan, hakkında bilgimiz
olmayan insanları ulu orta tekfir etmemektir). Bununla beraber, onların
içinde az da olsa, şirksiz iman edenlerin bulunabileceğini kabul
etmektedir. Yahudiler ve Hristiyanlar tıpkı müşrikler gibi (22/Hac, 74;
39/Zümer, 67), Allah'ı hakkıyla takdir edememişlerdir. Çünkü Yahudiler
Üzeyir'i, Hristiyanlar da İsa'yı Allah'ın oğlu saymışlardır. (9/Tevbe,
30). Kur'an'ın indiği dönemin kültüründe tanrılar karılı-kocalı idiler.
Tanrı demek, toplum içinde insanlar arasında dolaşan, insan türü
varlıklardı. Bu anlamda şirk, bu özelliğinden hiçbir şey yitirmemiştir.
Eski çağların 'sırlı' bildiği bir çok şeyin fâş olmuş olmasına, kısacası
tabiatın büyüsünün bozulmasına rağmen, toplumlar hala herhangi bir
beşeri gerçek bir tanrı olarak görebilmektedirler.
Yahudiler'in muharref kitabı Tevrat Allah'ı, tıpkı pagan dinlerin
yeryüzünde, insanlar arasında gezip dolaşan bir 'insan tanrı'sı gibi
tanıtmaktadır. Tevrat'ın tanrısı, bahçede (cennette) günün serin
vaktinde yürüyüş yapan, kendi eliyle yarattığı adam ve kadını,
kendisinden korkup çalıların arkasına gizlendikleri için göremeyen ve
"Adam! Neredesin?" diye seslenen, bazen de, yine bir kul ve peygamber
olan bir beşerle (Yakup) sabaha kadar güreş tutan ve fakat her seferinde
de yenilen, insan suretinde bir tanrıdır. Hristiyanlarda ise görüldüğü
gibi Tanrı, kendi eliyle yarattığı İsa'yı kendine oğul edinmiş(!) beşer
benzeri bir tanrıdır. Şimdi bunların Allah'ı hakkıyla takdir ettiklerini
söylemek mümkün müdür?
Allah'a çocuk isnad etmek gibi bir densizliği sadece Hristiyanlar değil,
Mekke putperestleri de işlemişlerdi. Aslında Kur'an, Yahudi ve
Hristiyanlar'ın bu konuda, geçmiş bazı kafir kavimlerin sünnetine
uyduklarını haber vermektedir. (9/Tevbe, 30). Mekke müşrikleri melekleri
dişi olarak hayal ediyorlar ve bu dişi varlıkların Allah'ın kızları
olduklarını iddia ediyorlardı. (16/Nahl, 57; 17/İsra, 40; 37/Saffat,
149; 43/Zuhruf, 16; 52/Tur, 39; 53/Necm, 21). Bu ayetlerde bu iddia
"insafsız bir taksim", "çok büyük bir söz" olarak tavsif edilmekte ve
müşriklerin yalan söyledikleri belirtilmektedir. Ki doğrusu elbette
budur. İnsanlar hem geçmişte hem günümüzde, Allah'ın bilgi vermediği,
gayb kategorisinde kalan konularda fikir yürüterek, türlü yanlış
kanaatler belirtmişlerdir. İşte Kur'an bu davranışa 'gaybı taşlamak'
demektedir. (18/Kehf, 22). Tevhid akidesi, gaybî konularda Kur'an'ın
açıkladığı ile yetinmeyi, açıklamadığı konularda ise "size ilimden çok
az bir (pay) verildi" (17/İsra, 85) hikmetince susmasını bilip, "Allah
en iyi bilendir" ilkesine teslim olmayı icab ettirir.
Kur'an'ın Allah'ı vacibul vücud'dur. Varlığı kendiliğindendir,
zorunludur. O'nun varlığı hiç kimseye, hiçbir şeye bağımlı, izafi,
ilintili değildir. Allah evvel ve ahir, kadîm ve bâkî, ezelî ve ebedî,
zahir ve bâtın'dır. O, doğmak, ölmek, acıkmak, susamak, uyumak,
uyuklamak, yorgunluk duyup dinlenmek, sıcaktan ve soğuktan etkilenmek
gibi, akla gelebilen bütün beşerî ilineklerden beri ve münezzehtir.
Böyle birisi Tanrı değil, ancak bir kul olabilir. Allah ise, beşere ait
bütün sıfatlardan mütealdir. Allah'ı zatında hakkıyla takdir edememek,
doğal olarak sıfatlarında da takdir edememeyi doğurur. Tevhid dini İslam
O'nu hem zat hem de sıfatlarıyla en doğru biçimde tanıtmaktadır.
Allah'ı sıfatlarıyla doğru tanıyamamak insanları şirke düşürmektedir.
Aslında insanlar Allah'ın sıfatlarını inkar etmemektedirler fakat,
Allah'ın dışında bazı insanları veya cinleri v.b. Allah gibi güçlü,
kudretli, en azından Allah katında nüfuzu olan varlıklar olarak telakki
etmektedirler. Yani, Allah'a ait olan birtakım yetki, güç ve kudreti
başka varlıklara da taksim etmektedirler.
Mesela, her şeyden önce Allah yaratıcıdır. Bütün her şeyi O yoktan var
etmiştir. "Bedîus semâvâti vel arz"dır. (2/Bakara, 117). Gökleri ve yeri
(kainatı) altı günde (7/A'raf, 54 v.b.) hak ile yaratmıştır. (6/En'am,
73). Gerçi müşrikler Allah'ın yaratıcı olduğunu inkar etmiyorlar
(39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9), fakat Allah'ı hakkıyla takdir edemedikleri
için dini Allah'a has kılmıyorlar, Allah'a ortaklar koşarak O'nun
uluhiyyetini ve rububiyyetini taksim ediyorlar. "Oysa" diyor Kur'an, "o
sizin Allah'ın ortakları sandığınız ilahlar bir sivri sineği bile
yaratamazlar; hatta sinek onlardan bir şey kapsa götürse onu bile geri
alamazlar." (22/Hac, 73). Hasılı, hiçbir şey yaratamayan, kendisi
yaratılmış olan bir varlık nasıl tanrı olabilir? (16/Nahl, 20;
25/Furkan, 3).
Bütün mevcudatı sadece 'kün' emriyle (36/ Yasin, 82) yaratan âlemlerin
Rabbi Allah, her şeyin rızkını da vermektedir. Yeryüzünde hayat süren
her canlının rızkı Allah'a aittir. (11/Hud, 6). Yeryüzü bir sofradır ve
her canlının o sofrada nasibi vardır. Dolayısıyla tevhidi iyi kavramış
mü'minlerin, seküler bir zihinle rızık endişesi taşıması mümkün
değildir. Bununla beraber, rızkı kazanmak için meşru alanlarda çalışmak
da yine tevhidin gereğidir. Çünkü Allah rızkı sebepler aracılığıyla
verir. Sünnetullah böyledir. Nebatâtın ve hayvanların aksine insan ancak
çalışarak rızkını elde edebilir. İslam dinine göre insanlar kâsib
(kazanan)dir. Allah ise rızkı yaratandır.
Rızık endişesi mü'minlere haramları işletemez. Örneğin, "bakamayız"
kaygısıyla çocuklarını öldürmeyi Allah kesin bir dille yasaklamıştır.
"Geçim endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Biz onları da
rızıklandırırız, sizi de. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur."
(17/İsra, 31). Seküler batı felsefesini referans alan çağdaş toplumlar,
rızkı Allah'ın verdiğini değil, adeta kendilerinin yarattığını
zannetmektedirler. Sonuç itibariyle, tıpkı Karun gibi, kazandığı her
mala yüzde yüz 'benim' demekte, Allah'ın, malına fakiri ortak yapması
gibi bir erdemi kabul etmemektedir.
Rızkı kendisinin yarattığını her fırsatta hatırlatan Allah, bir anlamda
insanı Allah'ın mülkünde kiracı/işletmeci olarak görmekte ve kiracıya,
Allah'ın kendisine hesapsızca verdiği rızıklardan, muhtaç olanlara
vermesini istemektedir. Buna da din dilinde 'infak' denmektedir. Allah,
fakire verilen yardımı, kendi üzerine "güzel bir borç" (karz-ı hasen)
olarak yazmakta, karşılığını o kimseye kat kat fazlasıyla vereceğini
müjdelemektedir. (57/ Hadid, 18).
Peki, kendisini hiç yoktan var eden ve rızkını veren Allah'a karşı kul
ne yapmalıdır? Kulun yapacağı bir tek şey var o da hamd etmektir.
Kendilerine yapılan en küçük bir iyiliğe karşı defalarca teşekkür eden
insanlar, Allah'ın onlara olan nimet ve lütuflarını düşündüğü zaman,
hamd etmenin boyutu da anlaşılacaktır. Hamd sadece Allah'a yapılır.
Çünkü O alemlerin Rabbidir, hiç yoktan yaratandır, hem bu dünyanın, hem
de ahiretin sahibidir.
İnsanların Allah'ı hakkıyla takdir etmelerinin en önemli bir adımı,
yaratıcı ve rızık verici olarak Allah'ı bildikten sonra, uluhiyyeti ve
rububiyyeti de gerçek merciine, yani Allah'a tahsis etmeleridir. İlah
kelimesi Türkçe'ye 'tanrı' olarak çevrilebilir. İnsanın kendisinden
korkup saygı duyduğu, aşırı sevgiyle sevdiği, ibadet/kulluk ettiği
varlıklara ilah denir. İnsanlar ilah zannettikleri varlıklarda
kendilerini koruyup kollayacak bir gücün bulunduğunu sanırlar. Fakat
Kur'an der ki, Allah'dan başka ilah yoktur! "La ilahe illallah"
(Allah'dan başka ilah yoktur) sözü, kelime-i tevhid olarak adlandırılır
ve İslam'ın ve tevhidin özetidir. Aslında "La ilahe illallah" sözü,
insanlar nezdinde bir vakıa olarak ilahların/tanrıların varlığını kabul
etmektedir. Daha doğrusu, insanların belki sonsuz sayıda varlığı ilah
yerine koymasını bir vakıa, ama sonuç itibariyle geçersiz saymaktadır.
Elbette Allah'dan başka sanal tanrılar, tanrıçalar vardır; insanların
kendilerine tapmalarını isteyen, bunun için kanuni düzenlemeler yapan
monarklar her zaman olagelmiştir. Hatta insan kendi heva ve hevesini
bile ilah edinebilmektedir. (25/Furkan, 43). Fakat "Allah'dan başka ilah
yoktur" demek, bu ilah sandıklarınızın hiçbir gerçekliği yoktur, onların
ilah sayılmaları bir aldanmaktan ve aldatılmaktan öte bir şey değildir
demektir.
Şirkin mantığı doğru kavranmalıdır. Çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi,
müşrikler sıradan bir ağaç kütüğünü ya da, sıradan bir taş, beton ya da
metal kütlesini 'öylesine' ilah ediniyor değiller. O taş, ağaç, beton ya
da metal kütlesi bir formdur, zarftır, esas olan o zarfın/formun içine
konulan mazruftur, ruh(!)tur. Ağaçtan, tahtadan, taştan veya metalden
diktikleri ilah/tanrı heykelleri, adı üstünde temsillerdir. Bütün
müşrikler bu temsillerin ardında, içinde çok 'yüce' anlamlar
bulmaktadırlar. Tıpkı Samiri'nin, altından yaptığı buzağıya yüklediği ve
Musa'nın göremeyip de kendisinin gördüğünü iddia ettiği anlam gibi.
(20/Taha, 88, 96). Bu konuda gelmemiz gereken saded şudur: İnsanlar esas
olarak güçlü zannettikleri siyasî önderleri, din ulularını, toplum
liderlerini v.b. ilah edinmektedirler.
Günümüzde bunlara, sesiyle, güzelliğiyle, cinselliğiyle, bedensel
özellikleriyle toplumu büyüleyen ses ve sinema sanatçıları, pop-starlar,
futbol oyuncuları da dahil olmuştur. Şunu diyebiliriz ki, Allah'dan
başka varlıkları ilah edinmek, bir biçimde onların büyüsüne kapılmak,
teshir olmakla alakalıdır. Bu bazen ezilerek sağlanabilir, bazen
aşağılık kompleksine kapılarak sağlanabilir. Allah'ı ilah bilmek ise
tezekkür, tefekkür, tedebbür ve ta'akkul ile olur. Allah'ın âfaktaki ve
enfüsteki ayetlerini (41/Fussilet, 53) seyr ü temâşâ eden, tefekkür eden
insanlar (67/Mülk, 3-4) Allah'ın azametini takdir etmekten başka çare
bulamazlar. Allah'dan başka varlıkları ilah edindikçe insanlar
aşağılaşır, esfeli safiline düşerlerken, Allah'ı ilah bilen insanlar
yücelir, eşrefi mahlukat olurlar.
Tevhid'i "Allah'ı birlemek" olarak tanımlıyoruz. Bu tanım Türkçe
itibariyle sanki birden fazla Allah varmış da biz onu bire
indirecekmişiz gibi bir çağrışım yapmaktadır. Halbuki Allah'ı birlemek,
Allah'ın kendisi açısından değil, insanlar açısındandır. Yani, Allah'ı
bir bilmek ve kabul etmek, her şeyi yaratan bir tek Allah'ın varlığına
iman etmektir. Allah'dan başka ilah kabul etmeyerek, Allah'ın ilahlığını
onaylamaktır.
Bazen de insanlar, bir tür dindarlık saikiyle ilahlar edinmektedirler.
Şöyle ki, müşrikler Allah'ı, yanına varılması neredeyse imkansız olan,
bir sürü engellerden, sorgulamalardan, güvenlik çemberinden sonra ve
önceden alınması gereken randevudan sonra ancak ulaşabildikleri, yanına
varınca da çok kısa bir süre kalıp, korku, telaş, panik ve sıkılma
nedeniyle dertlerini yarım yamalak ancak anlatabildikleri krallara
benzetmektedirler. Ama böyle bir krala kendilerini yaklaştıracak,
iltimas yapacak bir aracı buldukları zaman, hem korkuları gitmekte, hem
de istedikleri işlerini yaptırabilmektedirler. Bu işler meşru olabildiği
gibi, gayri meşru da olabilir. Hatta krala rüşvet vermek de söz konusu
olabilir. İşte müşrikler, krala benzettikleri Allah'a kendilerini
yaklaştırması, O'nun katında şefaat etmesi ümidiyle ilahlar
edinmektedirler. (10/Yunus, 18; 39/Zümer, 3). İlk başta Allah hakkında
yanlış bilgi edinince, böyle yanlış bir (şefaat) sonucunun çıkması
doğaldır. Kur'an bunu şöyle bir formülle izah etmektedir: Güzel ülkenin
bitkisi güzel, çorak ülkenin bitkisi ise faydasız bitki olur. (7/A'raf,
58). Halbuki bu, Allah'a, göklerde ve yerde sanki hiç bilmediği yepyeni
bir şey öğretmek gibidir. (10/Yunus, 18). Allah asla böyle bir şey
yazmamıştır. Zaten bunun çürütülmesi de oldukça kolaydır: O ilahlar
(sanal tanrılar), müşriklere ne bir yarar sağlayabilirler, ne de bir
zarar verebilirler. (10/Yunus, 18).
İlah edinmek, o varlığı itaat edilecek yüce bir güç, emirlerine karşı
gelinmemesi gereken bir otorite, insanlara istedikleri şeyleri verebilen
bir merci, bir dediği iki edilmemesi gereken üstün kişilikler olarak
görmekten kaynaklanmaktadır. İnsan Allah'dan başka kimi böyle görüyorsa
o varlığı ilah edinmiş olur. İşte tevhid, uluhiyyeti sadece ve sadece
Allah'a tahsis etmeyi gerektirir. Kur'an'ın heva ve hevesini ilah
edinmek dediği de işte, insanın zevklerine perestij etmesi, hayvani
arzularının esiri nefsinin bir dediğini iki etmemesi demektir. Hiçbir
kutsalı olmayan, haram-helal gibi bir ölçü tanımayan, hayvanî
duygularının tatmininden başka hiçbir ideali olmayan insanlar, heva ve
hevesini ilah edinmişlerdir. Tevhid, nefsin isteklerinin helal/meşru
yollardan itidal içerisinde tatmin edilmesini talep eder. Nefsani
arzuları ilahlaştırmak kadar, ruhbanlık hayatı da dinin yasakladığı bir
sapmadır. (57/Hadid, 27).
Çok genel olarak, "tevhid davası, uluhiyyeti ve rububiyyeti alemlerin
Rabbi Allah'a tahsis etmektir" dense yeridir. İlah kavramı gibi Rab
kavramı da dinde belki en önemli ikinci kavramdır. Bu iki kavramın açık
seçik bilinmesi, akideyi tamamen netleştirecek, mü'min, bilerek mü'min
olacak, müşrik ve kafir de bilerek müşrik ve kafir olacaktır.
Bilmeyenler ise 'müzebzebîne beyne zalik' türünden münafık olarak
kalacaklardır.
Rab kelimesi terbiye edici, yetiştirici, eğitici, koruyup kollayıcı,
mes'uliyet yüklenici, yücelik, efendilik, istediğini yapar olmak, sahip
olmak gibi anlamlara gelmektedir. Şimdi bu anlamları tek tek ele alıp,
mesela, "bir öğretmen/eğitmen (mürebbî) de eğitici, öğretici,
yetiştiricidir, peki öğretmen rab midir?" gibi bir soru
sorulabilmektedir. Halbuki bu soru yersizdir. Elbette hiçbir öğretmen
rab değildir. Fakat önemli olan, bir öğretmenin/mürebbinin, ne ile,
kimin adına (besmeleyi hatırlayalım), kimin ölçüleriyle, hangi terbiye
sistemiyle, ne gibi hedefler için ve kimi ululayarak terbiye ettiğidir.
Eğer insanlar Firavun veya Nemrut gibi bir tek kişiyi rabbani sıfatlarla
kutsuyor, onun kendilerini rızıklandıran, yetiştiren, kendilerinin
sahibi ve efendisi olduğuna, onun hükmünün geçerli, onun değer
yargılarının egemen olduğuna inanıyorlarsa işte o kişi rab edinilmiştir
ve insanlar da onun kulu durumundadır. Kısacası, kime rablık sıfatları
tanrısal bir içerikle yükleniyorsa o kişi rab edinilmiştir. Rab
edinilen, bazen bir kişi değil, bir kurum da olabilir.
Kur'an çerçevesinde konuyu incelediğimizde görürüz ki, mesela Nemrut'la
İbrahim Peygamber'in ihtilafı, Allah var mıydı, yok muydu meselesi
değildir. Mesele, Allah'ın Rab kabul edilip edilmemesidir. Nemrut da
Allah'ın varlığını tasdik etmektedir. Fakat günlük hayatta, egemen
olduğu topluma, Allah'ın yerine, önceki atalarından devralınan, toplumun
kendi katkılarıyla da gelişip yayılmış olan, ama sonuçta sınırlarını
kendisinin belirlediği İslam dışı değerler bütününü egemen kılmaktadır.
Yani Nemrut, Allah'ın eğiticiliğinden, yetiştiriciliğinden, terbiye
ediciliğinden asla razı değildir. İşte ihtilafın konusu budur. Oysa
tevhid, hiç tartışmasız Allah'ın terbiye sistemine teslim olmayı, onunla
terbiye olunmayı emreder. Çünkü otorite bölünme kabul etmez. Yaratıcı,
öldürüp diriltici, rızık verici, kainatı sevk ve idare edici Allah,
Rububiyyete gelince onu neden bir başkasıyla paylaşsın?
Musa ile Firavun'un mücadelesinde Firavun'un Musa'ya, "O alemlerin Rabbi
dediğin de neymiş?" diye sorduğunu görmekteyiz. (26/Şuara, 23). Bu sözle
Firavun, ilk defa duyduğu bir şeyi anlamaya çalışıyor değil, "bu mesele
de nereden çıktı?" demek istiyor. Çünkü Mısır'ın Rabbi olarak kendisine
Allah'ın ortak kılınmasını(!) istemiyor. Musa ise, "O, göklerin, yerin
ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir", hatta "O sizin de, sizden
önceki atalarınızın da Rabbidir" diyerek, Firavun'un kastını hedef alan
cevap vermiş oluyordu. (26/Şuara, 24, 26). Bu durumda Firavun'a,
Musa'nın 'mecnun' olduğunu söylemek düşüyordu... (26/Şuara, 27).
(Günümüzde de 'meczup' denmektedir.) Şimdi Musa'nın Allah için
kullandığı 'alemlerin rabbi' sözünü tahlil ettiğimiz zaman, Musa'nın
bütün kainatı Allah'a bağladığı, kainatı, oluşu, yaratılmış alemi
Allah-merkezli yorumladığı ortaya çıkar. Firavun bugünkü batı felsefesi
literatürünü bilmiş ve anglo-sakson diline vakıf olmuş olsaydı kuşkusuz
Musa'yı 'entegrist', 'fundamentalist', 'totaliter', 'gerici', 'kör
radikal', 'çağ dışı' gibi sözcüklerle yaftalardı.
İşte bu anlamda, Allah'ın hükümlerinin dışında yaşam tarzları, ahlak
ölçüleri, hukuk sistemi, siyasi ilkeler belirlemek, daha doğrusu bunlara
göre yaşamayı talep etmek, Allah'dan başkalarını rab edinmek
sayılacaktır. Tam bu nokta, tarih boyunca pek çok dindarın da anlamakta
zorlandığı, bilerek veya bilmeyerek Allah'dan başka varlıkların rab
edinildiği noktadır. Bunu biraz daha açarsak, bir insan Allah'a inanıyor
olabilir, hatta Allah emrettiği için namaz kılıyor, oruç tutuyor
olabilir, para bulunca Kabe'yi ziyarete gidebilir, bayram günlerini ve
kandil gecelerini 'ihya ediyor' olabilir, fakat bütün bunlara rağmen,
Allah'dan başka varlıkları, özel veya tüzel kişileri, hatta bazı
ideolojileri, siyasi sistemleri rab edinmiş de olabilir. Çünkü bu
andığımız ibadetler, ne yazık ki onları yapan insanları tevhid bilincine
erdirmenin garantisi değildirler. Tevhidî bilincin elde edilmesi, yüzde
yüz Kur'an'ı esas alan bir eğitimle olabilir. Namaz kılmadan önce,
namazı niçin kıldığını bir insanın öğrenmesi gerekir. Bu da tefekkürle
olabilir. Hem namaz kılmak, hem oruç tutmak, hem Kabe'ye gitmek, hem de
Allah'dan başkasını rab edinmeyip, sadece Allah'ı ilah ve rab edinmek
için işte, İbrahim'deki ve Musa'daki tevhid bilincini elde etmek
gerekmektedir.
Kendisine kitap verilen toplumlar yerine göre din adamlarını, din
büyüklerini, kendilerine birtakım yücelik payeleri verdikleri
azizlerini, ermişlerini, evliyalarını, şeyhlerini, mürşidlerini, parti
ve cemaat liderlerini v.b. rabler edinmektedirler. Bu soruna Kur'an
Yahudiler ve Hristiyanlar bağlamında parmak basmaktadır. Fakat şu anda,
Tevbe suresinin 30-31. ayetlerinin 'müslüman' toplumlar için de bir
mesaj içermediğini kim söyleyebilir?
Kur'an, Yahudilerin "Üzeyir Allah'ın oğludur", Hristiyanların da "İsa
Allah'ın oğludur" dediklerine dikkat çektikten sonra, bu iki kitap ehli
toplumun, kendi din adamlarını (hahamlarını ve rahiplerini) ve
Hristiyanların Meryem oğlu İsa'yı Allah'dan başka rabler edindiklerini
haber vermektedir. (9/Tevbe, 30-31). Halbuki diyor Kur'an, bunlar "bir
tek İlah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı!" Ayetin bu son cümlesi,
Yahudilerin ve Hristiyanlar'ın, sözü edilen din adamlarına ve İsa'ya
ibadet ettikleri tezini ihtiva etmektedir. Rasulullah zamanında
Hristiyanlar bunu reddetseler de, O, din adamlarının helal saydıklarını
helal, haram saydıklarını haram kabul ettiklerini kendilerine
doğrulatmış, böylece bu tutumun, o adamları rab kabul etmek olduğunu
açıklığa kavuşturmuştur. Demek ki, adı, sıfatı, ilmî mertebesi v.s. ne
olursa olsun, bir insanı haramın ve helalin, iyinin ve kötünün, yanlışın
ve doğrunun, yararlının ve zararlının ölçüsü kabul etmek onu rab
edinmektir. Halbuki din adamları da birer insandır. Doğrunun, yanlışın,
iyinin ve kötünün nihai kaynağı sadece Allah'dır. Dolayısıyla sadece
Allah'ı rab edinmek için, dini Allah'a has kılmak (39/Zümer, 3, 11)
Allah'dan başka haram ve helal koyucu tanımamak gerekir. (16/Nahl, 116).
İnsanlar, kendilerinde büyük güçler, erişilmez nüfuzlar bulunduğunu
vehmettikleri 'din büyüklerini' ilahlaştırmaya çok meyyaldirler. Onların
yanında 'edep' gerekçesiyle, namazda tahiyyata oturur gibi oturan,
ayakta ise namazda kıyam eder gibi el göğüsde divan duran, hiç
ağızlarını açmadan onları dinleyen, yüzlerine bakmayı edebe mugayir
sayan, onlara soru sormayı ya da sözlerinin nedenini, niçinini,
kaynağını sormayı edepsizlik kabul eden, hatta kızını evlendirecekken
şeyhinden izin isteyen insanlar herhalde Tevbe suresinin 31. ayetinden
kendilerini muaf görmemelidirler.
Peygamber Muhammed (a.s)ın vefatını ganimet bilen İslam karşıtı kültür
havzaları, Yahudiler'in ve Hristiyanların ruhbanlarına yaptıklarını,
'müslümanların' kendi ruhbanlarına yapmaları için gerekli ortamı
hazırlamışlardır. Söz konusu kültürler sayesinde müslüman coğrafyasında
İslam dışı velayet nazariyeleri geliştirilerek, başta Peygamber olmak
üzere, birçok tasavvuf büyüğü, bâtınî yorumcular, hulûl ve ittihad
nazariyesinin, vahdet-i vücudun teorisyenleri ilahlaştırılmış, Allah'dan
başka rabler konumuna yükseltilmiştir. Kur'an kavramlarının içini
boşaltarak, yeni bâtınî anlamlar yüklenmesi, tevillerle vahyin tahrif
edilmesi de işte bu süreçte başlamıştır. 'Velî' kelimesi bunun en canlı
örneğidir. (Galatı meşhur olarak bazen 'evliya' da 'veli' yerine, tekil
anlamda kullanılmaktadır). Kur'an dilinde velî dost, yardımcı, koruyucu,
hâmî demektir. Bir öğrencinin her şeyinden sorumlu, her şeyine kefil
olan yakınına (babası gibi) veli denir. Tasavvuf dilinde ise velî, büyük
kerametler gösteren, gaybı bilen, tayyı mekanla bir anda birden fazla
yerde görülebilen, kısacası, kendisine izafe edilen ilahî güçlerle
Peygamberlerden de öne geçirilen tasavvuf şeyhlerine denir. 'Evliyalık'
nübüvvetle yarıştırılmış, nübüvvetin hitama ermesine rağmen, velayetin
hitama ermediği ve ermeyeceği ileri sürülmüştür. Yani nübüvvet velayetin
gölgesinde kalmıştır. Üçler, yediler, kırklar, kutub, gavs gibi 'gaybî
adamlar' dünyanın hakimi ve yöneticisi mertebesinde görülmüştür.
Buradan, 'insan-ı kamil' adı verilen ve sıfatları itibariyle, bazen yarı
tanrı, bazen tam bir tanrı görüntüsünde bir 'insan' tasavvuruna
ulaşılmıştır. Aslında tasavvuf kültürünün ürettiği bu insan-tanrı
kavramı, Hristiyanların İsa'yı Allah'ın oğlu görmelerinden farksız bir
sapmadır.
Zaten vahdet-i vücud felsefesi, Allah'ı insanlaştırmış (hulul), insanı
tanrılaştırmıştır (ittihad). Bütün alemlerden müstağni Allah'ı, üzerine
bastığımız, dokunduğumuz dünya mesabesine indirgemek, yine de tevhid
olarak iddia edilegelmiştir.
Peki, Allah'ı hiçbir şeye benzetmeyen, daha doğrusu hiçbir şeyin Allah'a
benzemediğini bildiren, Allah'ın kemal sıfatlarının hiçbir ortağı
olmadığını açıklayan İslam'ın tevhid akidesi ne olmuştur? Zihinler nasıl
bu kadar yanıltılabilmektedir? Akıllar neden bu kadar dumura uğramıştır?
İslam'ın çok açık tevhid ilkeleri nasıl bu kadar tartışma götürmüştür?
Tevhidi tamamen tarumar eden bir felsefe, nasıl olup da, hatta tevhidin
de hası olarak lanse edilebilmiştir? Bu soruları sormamız gerekir, fakat
bütün bunlara şaşmamamız da gerekir, çünkü bu, İslam'ın başına ilk defa
geliyor değildir. Daha önce de Beni İsrail Musa'nın ve İsa'nın
tebliğlerine aynı şeyi yapmışlardı.
Şu halde mü'minler velî olarak yalnızca Allah'ı, Peygamber(ler)i ve
mü'minleri bileceklerdir. (5/Maide, 55). Fakat kendileri gibi beşer olan
mü'min kardeşlerini hiçbir şekilde putlaştırmayacaklar, Allah'ın
yaratma, alemleri sevk ve idare etme, rızık verme, gaybı bilme,
insanların kalplerinden geçeni bilme, insanlar için neyin hayır, neyin
şer olduğunu takdir etme gücüne sahip tek merci olduğuna iman
edeceklerdir.
Tevhid, sadece Allah'ı rab bilmek, sadece O'nu ilah tanımak, sadece O'na
ibadet edip, sadece O'ndan yardım istemektir. Din Allah'ındır, ancak O
din vaz eder, ancak O'nun vaz ettiklerini yaşamak dindar olmaktır.
Allah'ın koyduğu sınırların ötesinde dindarlık ölçüleri olamaz. Bir
insan hem Allah'ın vaz ettiği dine, hem de heva ve heves ürünü beşeri
ideolojilere iman edemez. Toplumların hayatını hem Din'in hem de bir
ideolojinin felaha erdireceğine inanamaz. Eğer Din'in dışında böyle
alternatif bir kaynak olsaydı Rabbül alemin bunu bize söylerdi, o
alternatif kaynaktan istifade etmemizi salık verir, bizi 'dalalette'
bırakmazdı. Halbuki O diyor ki, benim dinime (sırat-ı müstaqiim) uyanlar
doğru yolda, uymayanlar (beşeri ideolojilere iman edenler)
dalalettedirler. (Fatiha suresi).
Tevhid, yalnızca Allah'a kulluk etmeyi gerektirir. Sadece Allah'a kulluk
eden mü'min, akîdede, fikirde ve ahlakta kafirlerden, kafir ideoloji ve
fikirlerden yüzde yüz ayrışmak zorundadır. Tevhid, "Ey kafirler! Ben
sizin taptıklarınıza tapmam! Siz de benim taptığıma tapmazsınız! ...
sizin dininiz size, benim dinim banadır!" diyebilmektir. Bu denmediği
sürece tevhid gerçekleşmez. Bir insan bunu diyemiyorsa, demek ki
tevhidi, kendi kişisel kabulleri elverdiği oranda benimsiyor demektir.
Yok eğer tevhidin bu olduğunu bilmiyorsa, yine dalalettedir. "Ben sizin
taptıklarınıza tapmam" demek yerine, "ben sizin taptıklarınızı da aziz
biliyorum; bizim tanrımız kadar sizin tanrınız da yücedir" demek şirk
üzere uzlaşmaktır ki şirkin ta kendisidir. Medineli Ehli Kitap da
kafirleri, Muhammed ve mü'minlerden daha doğru yolda görüyorlardı..
(4/Nisa, 51). Tevhid aynı zamanda kendi kendini inkar etmemektir.
'Din ayrılığı' bir gerçektir ve bunu dile getirmek, tevhid noktai
nazarından bir tefrika, fitne, fesat, anarşi değildir. Bozgunculuk hiç
değildir. Bilakis din ayrılığını yok saymak, "biz de sizin gibiyiz" ya
da "siz de bizim gibisiniz; yok birbirimizden farkımız" demek fitne,
fesat, tefrika olur. Elma ile armudun aynı şeyler olmadığını; bir teneke
parçasının cam olmadığını, suyun ateşten ayrı bir şey olduğunu söylemek
fitne-fesat olabilir mi?
Tevhid dini İslam Allah'a kulluk dinidir. İbadet, bütün beşer hayatının
baştan sona Allah rızasına göre tanzim edilmesidir. Kulluk, kayıtsız
şartsız, O'nun buyruklarına içinde hiçbir itiraz hissi olmaksızın
(33/Ahzap, 36) teslim olmaktır. Bununla beraber, namaz gibi, elle
tutulur gözle görülür, belirli rükünleri olan, vakitleri tayin edilmiş
ibadet biçimleri de çok önemlidir. Bu ibadetler tevhidin ihlasla, huşû
ile tezahür ettirileceği kulluk eylemleridir. Namazın kıyam, rükû, secde
ve kâde rükünleri, bir insanın Rabbi (Allah) önünde kulluğunu
göstermesinin, Allah'dan başka hiç kimsenin önünde zillete düşmeyeceğini
ifade etmesinin en mütekamil biçimleridir. Namazın her karesinde tevhid
biraz daha kıvama ermektedir. Namazın cemaat halinde kılınması, tevhid
ruhunu zirveye çıkartan mükemmel bir kaynaştırma halidir. Dolayısıyla
tevhid, kelime-i tevhidle başlamakta, namazla sürmektedir. Fakat
maalesef, her namaz kılan, bu tevhidî bilince eriyor demek mümkün
değildir.
İslam'ın namazdan belki daha fazla önem atfettiği ve kişiyi denemek
açısından daha ciddi gördüğü bir ibadet de infaktır. Allah, yeryüzündeki
zenginlikleri Allah'ın insanlara lütfu olarak görür. İnsan, yeryüzünde
Allah'ın halifesidir, sanki yeryüzü nimetlerinin bölüşümünde görevli bir
kalfa gibidir. İnsan emanetçidir. Allah ona nimetler vermişse, o da
diğer insanlara vermekte cimrilik etmemelidir. Çünkü mal ve mülkün
tamamı Allah'ındır. İnsan, ne kadar zeki ve becerikli olsa da, çok mal
kazanması garanti değildir. Nihayetinde her şey Allah'ın elindedir.
Dinin infak emri bu zaviyeden okunmalıdır. Allah'ın lutfettiği mallarla
tefâhur yapmak ancak cahil insanların işi olabilir.
Tevhidin kavilden fiile dönüşmesi en fazla infakla olacaktır. Kur'an
altın ve gümüş (para) biriktirmenin, güzel atların (araba), hayvanların
ve ekinlerin (sanayi, ticaret, tarım, iş hayatı v.b.) insan için tezyin
edildiğini belirtir. Mallardan harcamak kolay bir imtihan değildir.
Fakat, sadece bedensel ibadetlerle ve birtakım görüntüye dönük
aktivitelerle tevhidin olmayacağı da bir gerçektir. Kapitalist bir
iştiyakla mal biriktirmek, tevhidî değil, teşrikî bir eylemdir.
Dinde hüküm sahibi Allah'dır. Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmek
Allah'ın emridir. Tevhid böyle gerçekleşir. Allah'ın, ilk peygamberden
sonuncuya kadar gönderdiği bütün ayetler, hükmedilmesi içindir. Son
Kitap Kur'an, Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenleri kafirler, zalimler
ve fâsıklar sayar. (5/Maide, 44, 45, 47).
Allah hüküm koyucudur demek, yasamanın kaynağı Allah'ın vaz ettiği
Din'dir demektir. Halbuki günümüzde yasamanın kaynağı 'halk' kabul
edilmektedir. Burada 'halk iradesi' Allah'ın iradesi karşısına
çıkartılmaktadır. Halk iradesiyle kastedilen de asla sözün zahiri
anlamındaki gibi değildir. 'Halk' kelimesinin içine rahatlıkla, halka
hükmeden belirli lobiler, mahfiller yani güç odakları doldurulabilir.
Fakat ne yazık ki zaman zaman dindar kimselerin bu söylemleri gerçekçi
zannedip, Allah'ın indirdiği hükümleri hakimiyetin kaynağı yapmaktan
utanç duymalarına şahit olunmaktadır. Demokrasi, insan hakları, özgürlük
gibi kavramlar sözü edilen dindar kesimler tarafından Allah, din,
kulluk, ilah ve rab gibi kavramlardan daha fazla telaffuz edilmektedir.
Artık dindarlar "hakimiyet kayıtsız şartsız halkındır" demektedirler.
"Yap işlet devret" türü, İslam karşıtı rejimleri kuran irade, projeyi
'dindarlar'a devretmiş durumdadır. Fakat 'dindarlar', işletmeyi
devretmek şöyle dursun, asıl sahibinden daha heyecanlı işletmeye devam
etmektedirler.
Allah teşride ortak kabul etmez. İctihad ise teşri değil, teşriyi anlama
çabasıdır. Peygamberler teşride Allah'ın ortağı değil, elçisidirler.
Allah'ın hiçbir konuda hiçbir ortağı olmadığına göre, Peygamber'i de bu
kapsamda düşünmek gerekir. Peygamber bizatihi dinde hüküm koyan birisi
(şari) değildir. Haramı helali Peygamber belirlemez. İbadetleri tayin
eden Peygamber değildir.
Bununla beraber Peygamber, 'sıradan' biri de değildir. O bir elçidir,
dinde model insandır, üsvetün hasenedir. (33/Ahzap, 21; 60/Mümtehine,
4). Peygambersiz İslam kesinlikle olamaz. Peygamber'i sanki dinde ayrı
bir başmış gibi görmek, tevhîdî bir anlayış değildir. Peygamber'le
Allah'ın buyruklarını kimse birbirinden ayıramaz. Çünkü o, Rabbinin
elçisidir, şerefli bir elçi. Onun sünneti, ümmetini bağlayıcıdır.
Peygamber bir postacı gibi de görülemez. İnsanlık gerçekten
peygamberliğe ve peygamberlere ne kadar da muhtaçtır. Bunda ters bir
durum da yoktur, çünkü peygamberleri Allah seçmektedir. Görevi O
vermektedir. Risaletsiz insanlık, denize dökülmüş yüzme bilmeyen,
tutunacakları -yılandan başka- hiçbir dalları olmayan insanlar gibidir.
Bütün dünya asırlardır, müstekbirlerin dünyayı risaletsizleştirme
girişimlerine tanıktır. Dolayısıyla tevhid, peygambersiz asla olmaz. Ne
var ki, Peygamber'e, olduğundan başka konum tahsis etmek de tevhid
değildir.
Dünyada dinin sahibi olan Allah, ahirette hepten sahibidir. Ahirete
Kur'an 'din günü' adını vermektedir. O gün, çok büyük bir muhakeme
günüdür, yargı günüdür, hesap(laşma) günüdür. O günde hesabı görecek
olan Allah'dır. Mükafaatı veya mücazaatı verecek olan O'dur. Onun için o
güne 'din günü' denmiştir.
Tevhid inancına göre ahirette hiç kimseye çekirdeğin filizi kadar bile
haksızlık yapılmayacaktır. (4/Nisa, 77). Cenabı Allah ahiretin yegane
hüküm merciidir. Orada O'ndan başka sözü geçen kimse olmayacaktır. Allah
o gün, hem gönderdiği elçilere, hem de ümmetlere hesap soracaktır.
(7/A'raf, 6). Herkes başını eğmiş, Rabbinin kendisi hakkında vereceği
hükmü heyecanla ve korkuyla bekliyor olacaktır. Ancak yine O müjde
veriyor ki orada mü'minler için korku yoktur, onlar hüzünlü de
olmayacaklar. (2/Bakara, 62, 112, 10/ Yunus, 62 v.b.).
Ahirette hiçbir günahkar, -Allah'ın affetmesi dışında- günahının
affedilmesi için herhangi bir yol bulamayacaktır. O gün hiçbir alış
veriş, hiçbir iltimas, adam kayırma ve dostluk, hiçbir şefaat geçerli
değildir. (2/Bakara, 43, 254 v.b.). Allah katında kendilerine aracı
olurlar ve kendilerini Allah'a yaklaştırırlar zannıyla tapındıkları
ilahlar o gün müşrikleri yüz üstü bırakırlar, hiçbir yardımları
dokunamaz. (39/Zümer, 3, 43-44).
Muharref yorumların aksine, ahirette peygamberlerin de Allah katında
hiçbir şefaat yetkisi yoktur. Tevhid akidesi böyle inanmayı gerekli
kılar. Çünkü o gün sadece Allah söz söyleyecektir. Kur'an dışı muharref
yorumlar, ahirette Peygamber'in de ötesinde, evliya, ermiş, ricalül
gayb, kutub, gavs-ı azam gibi bir yığın insana Allah katında şefaat etme
rolü vermektedir. Mesela, bir büyük tarikat kurucusunun cehennemin
kapısında durup, kendi müritlerini oraya girmekten alıkoyacağı açıkça
yazılmaktadır. Kimisi Ali b. Ebi Talib'i cehennemin yanına durdurup
cehenneme girmekten engelletiyor, kimisi Rasulullah'ın kızı Fatıma'ya,
ümmetin günahları sevaplarından ağır geldiği zaman, başındaki örtüyü
çıkartıp sevap kefesine koydurtuyor ki, sevapları ağır gelsin! Kimisi,
Ümmül mü'minin Aişe'yi Allah'la öyle bir pazarlığa oturtuyor ki, sonunda
Allah, ümmetin anası olarak bütün 'çocuklarını' ona bağışlıyor!
Kur'an Peygamber (a.s)ın Rasul olmakla beraber, yine de bir beşer
oluşunu asla hatırdan çıkartmamayı öğütlemektedir. (41/Fussilet, 6;
18/Kehf, 110). Tevhid peygamberi Muhammed (a.s) kendisini ilahlaştırmaya
karşı çok ciddi uyarılarda bulunmuştur. "Hristiyanların Meryem Oğlu
İsa'ya yaptıkları gibi siz de beni aşırı yüceltmeyin. Ben ancak Allah'ın
kuluyum. Bana, 'Allahın kulu ve Elçisi' deyin." buyurmuştur.
Peygamber'in dindeki konumu bu iken, sıradan bir beşer olan insanların
hangi özelliği var ki, insanları cehenneme ya da cennete girdirme
yetkisi onlara tanınmaktadır? Bu insanların cehenneme girmeyecekleri
nasıl da garanti görülüyor?
Tevhid dini İslam, günlük hayatın müslümanca yaşanmasını emreder.
Müslüman her şeyden önce rol yapmaktan kaçınmalı, sahte maskeler
takınmamalı, gerçekçi, açık ve dürüst olmalıdır. Müslüman günlük
hayatında gösterişten uzak, cimrilikle saçıp savurma ortasında dengeli
bir infakı ilke edinen, Muhammed (a.s)ın ahlakını sünnet edinmiş, haram
helal sınırlarına kesin bir şekilde riayet eden, kul hakkı yemeyen,
insanları kandırmayan, dolandırmayan, kendi çıkarı için insanlara
haksızlık yapmaktan son derece kaçınan bir ahlakın sahibi olmalıdır.
Tevhid ilk olarak aile içinde adaletli olmayı, anne babaya şefkatli ve
edepli davranmayı emreder. Anne baba müşrik bile olsalar, onlara kaba,
kırıcı ve sert davranma hakkını çocuklara tanımaz. Ayrıca akrabayı,
yetimleri gözetmeyi, elimizdeki mallarımızdan onlara vermeyi emreder.
Akraba, eş dost ilişkileri genelde çıkara dayanıyorken müslümanlar,
ahlakı, erdemi, fedakarlığı, Allah rızasını öncelemeliler. Din her şeyi
helalinden elde etmeyi buyurur. Fırsatçı, faydacı, "kazanayım da nasıl
olursa olsun" mantığı müslümanca mantık olamaz.
Tevhid akidesi bütün ırkçı, kabileci, aşiretçi fikirleri reddeder. Bütün
ırkları, soy ve sopları Allah yaratmıştır. Bir ırkı ya da kabileyi sevip
sevmemenin ölçüsü, 'bizim' olması değil, takva olmalıdır. Bir ırkı blok
halinde yüceltmek, diğerlerini sevmemek, yaratıcı Allah'ın yaratmasını
sorgulamak anlamına gelecektir. İnsanları ırkıyla, kabilesiyle ya da
cinsiyetiyle değil de, akidesiyle, ameliyle, ahlakıyla değerlendirmek
tevhidî bir ölçüdür. Tevhid kitabı Kur'an, "Allah'ın boyası... Allah'dan
daha güzel boyası olan kim var? Biz ancak O'na kulluk ederiz."
(2/Bakara, 138) sözleriyle, adeta bir tek fırça darbesiyle bütün ırk
merkezli yanlış anlayışları yok etmektedir. Sonundaki cümle ise, tam bir
aksiyon örneğidir: "Biz yalnızca O'na kulluk ederiz."
Tevhid bir bütündür. Buraya kadar yazılanların hepsi bir bütünlük
arzetmektedir. Tevhid akidesini bir bütün halinde kabul etmedikçe tam
bir mü'min olunamaz. İslam bölünüp parçalanmayı kabul etmez. Bir
kubbenin tepesini "la ilahe illallah" sözü gibi düşünürsek, kubbenin
duvarları da Din'in ibadet, siyaset ve ahlakını teşkil etmektedir. Ya da
Kur'an'ın hayranlık uyandıran benzetmesiyle, tevhid, kökü toprakta
sabit, dalları göğe doğru uzanmış, meyvesini bitiren mükemmel bir ağaç
gibidir. (24/İbrahim, 24-25)
*İktibas, Sayı:307. |