|

YUSUF
KOÇAK/Adana
Derginizle çocukken tanıştım. İktibas ismi ve logosu o yıllarda bana
hiçbir şey ifade etmiyordu. Yıllar geçtikçe, İktibas'ı ben de okumaya ve
anlamaya başladım. İktibas, dergi olmaktan öte aileden biri gibiydi hep.
Çünkü biz ne zaman hangi memlekete taşınırsak taşınalım o da bizimle
geliyordu. Çok şehir dolaştık. Çok ev taşıdık. Çok insan tanıdık.
İktibas okuyan birilerine rastladıkça hep heyecanlandım. İktibas'ta
yazanları hayatım boyunca hiç görmedim. Onlar da beni görmediler.
Okuyanla yazan arasında böyle kopukluk olmasına rağmen bunca yıl
ayrılmamış olmamızı tek bir şeye bağlıyorum şimdi: İman.
Ve demek ki iman öyle güçlü bir ortak nokta ki zaman mekan tanımıyor.
İnşallah bu dünyada, kısmet olmazsa öbür tarafta kucaklaşmak dileğiyle.
Allah'a emanet ediyorum sizi.
Not: İktibas'a İktibas'tan mektuplar bölümü için birkaç sorum olacak.
SORU 1 : Ahmet'in bir evi var. Mehmet Ahmet'in oğludur. Mehmet bir işe
ortak olmak için babasının evini ister. Babası da evi oğluna hibe eder.
Oğlu babasını evden çıkarmadan evi satmanın ve geri almanın bir yolunu
bulmak ister. Eğer bir tanıdığına satarsa evde babasının oturmasını
sağlayabilecek ve evi arkadaşından daha sonra geri alabilecektir.
Arkadaşının evi peşin alacak parası yoktur. Arkadaşı bir finans kurumuna
giderek evi peşin olarak finans kurumuna aldırır. Vadeli olarak kuruma
borçlanır. Arkadaşı borçlandığı kuruma ödeme yapamazsa, kurum evi geri
alacaktır. Herhangi bir faiz borcu gerçekleşmeyecektir. Mehmet
arkadaşına finans kurumuna olan borcunu onun adına kendisinin
ödeyeceğini söyler. Burada caiz olmayan bir durum var mı sizce?
CEVAP:
Sorunuzun özeti şudur: Paraya ihtiyacı olan Mehmet, evini arkadaşı ile
anlaşarak arkadaşına satar. O da bir finans kurumuyla anlaşarak evi
kendi adına satın alır. Kuruma vadeli olarak borçlanır. Mehmet
arkadaşına "ödeyemeyecek olursan kuruma borcunu ben öderim" diyerek
destek vereceğini söyler. Çünkü arkadaşının ev almak gibi bir durumu yok
iken Mehmet'in işi için bu olaya katılmıştır. Esas olay evin göstermelik
bir satışla paraya çevrilmesi ve finans kurumundan evin aracılığı ile
vadeli para alınmasıdır.
Bunun benzeri olaylar yıllardır bu insanlar arasında halı alım satımı,
sunta alım satımı veya benzer bir ihtiyaç maddesi alım satımı olarak
yapıla gelmektedir. Nakit sıkıntısı olan kimse, bunlardan birisini alım
satım yaparak kağıt üzerinde borçlanıyor, vadeli alıp borçlandığı malı
paraya çevirmek için, alıcının vereceği bir paraya yine aynı yöntemle
satarak parayı alıp gidiyor. Amaç da zaten bu ama, kendilerine meşruiyet
kazandırmak için bu yola baş vuruyorlar. Böyle yapınca meşru bir alış
veriş yaptıklarına ve faizle para almadıklarına inanmak istiyorlar. Olay
"Kani Yani olayı gibi vaftiz edilmiş oluyor." Bu iş "vaftizle" falan
meşruiyet kazanmaz. Böyle yaparak sadece kendimizi aldatırız ama Allah'ı
asla.
'Kani Yani Olayı' şöyle anlatılır: "Bir Müslüman delikanlı Hıristiyan
bir kıza gönlünü kaptırır. Evlenmek için talip olunca Hıristiyan olması
durumunda mümkün olacağını söylerler. Kani de çaresiz kabul ettiğini
söyler ve evlenirler. Bunun gerçekleşmesi için Kani'yi battaniyeye
koyarlar: "Eski Kani oldu Yani" diyerek üç kez sallarlar. Bir zaman
sonra Kani Hıristiyanların oruçlu olduğu günde bir tavuk alır, hanımına
yemek yapmasını söyler. Hanımı, "nasıl olur et yemek orucumuzu bozar"
deyince; Kani der ki: "Kolay, ben onu semiz otu yaparım." Bunun nasıl
olacağına hayretle bakan karısına battaniyeyi getirmesini söyler. Tavuğu
içine koyar ve üç kez "eski tavuk eti oldu semiz otu" diyerek sallar.
Hanımı: "Bey böyle demekle et, ot olur mu?" deyince; bu anı
sabırsızlıkla bekleyen Kani: "Bunun olmayacağını biliyorsun da Kırk
yıllık Kani'nin Yani olmayacağını bilmiyor musun?" diyerek başından beri
bunun bir oyun olduğunu ortaya koyar.
Bankaların ve finans kurumlarının bağlı olduğu sistem ve değer yargıları
bu denli açık ve ortada iken, Müslümanların görmemesi veya sağ eliyle
sol kulağını göstermek için işi dolandırması işin tabiatını değiştirmez.
Herhangi bir bankaya gittiğinizde evinizi ipotek ederek size bu parayı
verir. Nitekim araba alım satımlarında arabanızı ipotek ederek size
arabayı alacağınız parayı veriyor. Ödeyemeyince de arabayı alıp borcuna
mukabil icra ile satıp parasını alıyor. Bunu yaparken Allah rızası için
yapmıyor. Ödemeyi vaat ettiğiniz vadeye göre "yasal!" faizini koyarak
sizi borçlandırıyor.
Kurumdan bunu yaparsanız, evi size satıcıdan eder fiyatına alıyor. Bu
meblağı ödemeyi vaat ettiğiniz vadeye göre değerlendirerek aynen
bankanın yaptığı gibi sizin ödemeniz gereken miktarı bildirip takside
bağlıyor. Ödemeler zamanında olmaz ve bir aksilik olursa "gerekli"
bindirmeyi yaparak alacağını tahsil ediyor. Bankadan farkı sadece
kurumun isimlendirmedeki değişik ifade biçimidir.
Birinci olarak vatandaş açısından durum böyle iken, ikinci olarak da
finans kurumlarının durumu ele alınmalıdır. Bu kurumlar Turgut Özal
döneminde bankadan uzak duran Müslümanların yastık altındaki paralarını
tedavüle sokmak için icat edilen bir "hile-i şer'iyye" olarak açılmıştı.
Kurumların iki yüzü vardır, aynen siyaset gibi. Biri devlete diğeri
vatandaşa bakan. Devlete bakan yüzü banka; millete bakan yüzü finans
kurumudur. (Sisteme entegre olmayan bir yapı ve anlayışta olsa idiler;
bir gün bile yaşama hakkı verilmezdi. Hiçbir sistem kendi sistemine
uymayan alternatif bir anlayışa hayat hakkı vermez.) Şimdi ise Avrupa
uyum yasaları çerçevesinde bunlar da bu ikilemden kurtuldu. Halk bank,
Garanti bank gibi; Finans bank, Kuveyt bank oldu. Bundan böyle ödeme
gecikmelerinde ve kredi kartlarında artı bir bindirim yaptıklarını da
ifade ediyorlar. Faizin tabiatında olan da bu değil midir? Bir şeyi
benzeriyle değiştirip fazlasını almak veya borçlanmalarda araya giren
vadeden dolayı borçludan, aldığının üstünde bir meblağ ödemesini istemek
ve her gecikmede bir kat daha artırarak yüklemektir.
Bu kurumların gerçek yüzünü borcunuzu öderken göremeziniz. Bunu
borcunuzu ödeyemez durumda olduğunuzda görürsünüz, ama iş işten
geçmiştir artık. Bunu görüp anlamanın size bir faydası olmayacaktır.
Tecrübenin ucuzu başkasının başına gelenden ders alarak o hatayı
yapmamakla kazanılandır. Çevrenize bakarsanız, "sıfır faizle sıfır araba
alma" efsanesinden yararlanmak için yola çıkan bir çok insanın eski
arabasından da olarak yaya kaldığını görürsünüz. Kazanmadığını harcayan,
altından kalkamayacağı yükün altına giren ezilmeye, tefecilere
sömürülmeye mahkumdur. Müslüman bu duruma asla düşmemelidir. Böyle bir
duruma düşenlerin de hatasını kabullenerek Allah'a yönelip tevbe ve
istiğfar ederek bağışlanması için gereken gayreti göstermelidir. Adı
ihlas olanların bile ne kadar ihlasla bu işi yaptıklarını sağır sultan
duydu, kör kadı da gördü. Bazıları hala görmemede ısrar etseler de.
SORU 2 : İktibas'a İktibas'tan mektuplar bölümünde seferi namazla ilgili
bir yorum hatırlıyorum. Namazların kısaltılması ile ilgili olarak
"korku" varsa kısaltılmalı, anlamında bir yorumunuz vardı. Mesafe önemli
değil mealinde. Biz şehirlerarası dinlenme tesislerinde veya vardığımız
yerlerde namazlarımızı kısaltmasak daha mı doğru olur yani? Herhangi bir
şeyden korkmasak da namazlarımızı kısaltamaz mıyız yani?
CEVAP :
İbadetlerde amaç Allah'ı razı etmek olduğuna göre bizden nasıl yapılması
istenmiş ise öylece yapmak bu amaca uygun olacaktır. Namazları tam
olarak vaktinde kılmamızı isteyen Allah, bir nedenden dolayı da
kısaltabileceğimizi bildirerek bunu suç saymayacağını beyan etmiştir. Bu
sebep, düşman korkusu olarak belirtilmiştir. Biz buna rağmen kendi
hevamızdan namazı kısaltmaya veya uzatmaya hak sahibi değiliz.
Bu emri beyan eden ayet Nisa suresi 101. ayetidir: "Yeryüzünde sefere
çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz,
namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler, sizin
apaçık düşmanınızdır." Burada kullanılan fiil "Darabe" fiilidir. Anlamı
vurmak, vuruşmaktır. Bu sefer normal bir sefer değildir. Vuruşmak,
savaşmak için çıkılan ve yolda can güvenliği olmayan bir seferdir.
Yolculuk anlamına gelen fiil ise "sefere"dir; normal yolculuk
kastedilirken bu fiille ifade edilmiştir.(2/184-185) Savaşmak için arza
çıkılmış ise böyle bir olayı anlatmak için Darabe fiili kullanılmıştır.
Memleketinden ayrılmak, seyahate çıkmak, savaşa çıkmak anlamına gelen
"nefere" kelimesi de kullanılmıştır.(9/81-122) Fakat vuruşmak veya
savaşmak amacıyla "Daru'l-harbe" intikal edilmiş ise bu yürüyüş yine
Darabe fiili ile ifadelendirilmiştir. Bu anlamı perçinleyen bir diğer
ayette yine Nisa suresi 94. ayetidir: "Ey iman edenler! Allah yolunda
savaşa çıktığınız zaman (Ve iza darabtüm fil arz) iyi anlayıp dinleyin.
Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek 'Sen
mümin değilsin' demeyin. Çünkü Allah'ın nezdinde sayısız ganimetler
vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi
anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır."
Ayetin ifadelerinden anlaşılan savaşmak üzere düşman topraklarında
ilerlerken karşılaşılan kimselere karşı nasıl davranılması gerektiği ile
ilgili olduğu görülmektedir. Bu yürüyüş normal bir seyahat olmayıp
"Daru'l-harpte düşmanla karşılaşmak için yapılan intikal demektir ki,
burada Müslümanların da can güvenliğinin olmadığı mahallerdir. Her an
bir düşman saldırısına maruz kalınma ihtimali var demektir. İşte
kısaltma böyle bir ortamda yapılacak demektir. Görüldüğü gibi ayetteki
kısaltma sebebi düşman korkusu olmasına rağmen; bizim alimlerimiz namazı
kısaltmanın sebebini meşakkat olarak belirlemiş olduklarından normal bir
seferde de namazların kısaltılacağını söylemişlerdir. Biz bunun doğru
bir kanaat olmadığını düşünüyoruz. Bununla ilgili olan Nisa suresi 101.
ayeti kısaltmanın nerede ve hangi sebeple yapılacağını açıkça
bildirmektedir ki bu da can emniyetinin olmadığı ve düşmanla her an
karşılaşılabilecek yerlerdir. Devamındaki ayetlerde ise emniyete
kavuşunca namazın tam kılınması istenmektedir. Ki, bu da yine kısaltmayı
sınırlayıcı bir sebeptir. Devamındaki ayette savaş meydanında
Rasulullah'ın da içinde bulunduğu bir durumda nasıl namaz kıldıracağını
açıklamaktadır: "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size
kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir
günah yoktur. Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır. Sen onların
aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında içlerinden bir kısmı
seninle beraber namaza dursun. Silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar
secdeye vardıklarında diğer bir kısmı arkanızda beklesin. Sonra o namaz
kılmamış olan diğer kısım gelsin seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı
bulunsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. Kâfirler arzu ederler ki,
silahlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın
yapsalar. Eğer size yağmur gibi bir eziyet erişir veya hasta olursanız
silahlarınızı bırakmanızda bir vebal yoktur. Bununla beraber ihtiyatı
elden bırakmayın. Kuşkusuz Allah kâfirlere alçaltıcı bir azap
hazırlamıştır. Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde
yatarken (daima) Allah'ı anın. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru
kılın; çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır."
(3/101-103)
Kur'an'da seferde namazla ilgili bahsin geçtiği ayetler bunlardan
ibarettir. Emniyetin olduğu yerde namazı kısaltmak için herhangi bir
delil yoktur. Bu açıdan biz bu ayetlerin hükmünü bağlayıcı buluyoruz.
Yukardan aşağıya ayetleri(4/ 94, 101,102,103) okuyup tefekkür ederseniz,
anlatılmak istenen mesajı açık olarak göreceğinize inanıyoruz.
SORU 3: İlmi Metodoloji ile çalışmalar yapan bazı insanlarla çalışmalar
yapıyorum. Hayatım boyunca hiç duymadığım tanımlamalar yapıyorlar. Bu
tanımlamalar Kur'an hakkında da fikir beyan ediyor. Örneğin son
çalışmamızda öğrendiğim bazı kavramlar: Atribü, Manifesto, Komplike
Yapı, Kompleks Yapı… Komplike yapı için insan ürünü olduğunu ve
enformasyon kaybının sıfır olduğunu söylüyorlar. Mesela Risale-i Nur
komplike yapıdır. Mesela masa komplike yapıdır diyorlar. Kompleks yapı
için de insan ürünü olmayan ve enformasyon kaybının sıfır olmadığı,
anlamlar kümesinin kapanmadığını ifade ediyorlar. Kur'an'ın kompleks bir
yapı olduğunu iddia ettiklerini söylüyorlar. Örneğin kuş da bir kompleks
yapıdır diyorlar. Kur'an ile ilgili bir iddiada bulunuluyor! Bu konular
hakkında bilgi verir misiniz? Kur'an kompleks yapıda mıdır yoksa bu
tanımlar dışında başka yapıda olabilir mi?
CEVAP:
Öncelikle yeni öğrendiğiniz bu kelimelerin anlamlarını verelim:
Attribute: Atribu şeklinde telaffuz edilen bu kelimenin aslı baştaki
yazıldığı gibi olup anlamı "Bir şeyin kendisini diğerlerinden ayırt eden
en temel özelliği" demektir ki bunu kısaca bir şeyin alameti farikası
diye tanımlamak mümkündür. Manifesto: Bildiri, Toplumsal bir hareketin
siyasal inanç ve amaçlarının en açık ifadesidir. Enformasyon: Danışma,
tanıtma, haberleşme ve haber alma bilgilendirme demektir. Herhangi bir
konuda bilgilendirme. Kompleks: Hemen kavranamayan, çözümü güç olan,
karmaşık, ruh karmaşası, aşağılık kompleksi demektir. Komplike:
Öğelerinin çokluğu sebebiyle anlaşılması güç olan, karışık demektir.
(Türk Dil Kurumu Sözlüğü)
Bunlar yeni duyduğunuz ilmi kelimelerin anlamlarıdır. Anlaşılan odur ki
sizin ilmi bir çalışma diye değerlendirdiğiniz bu çalışma dünyayı
yeniden keşfe koyulmuş bir çalışma olsa gerek. Bir şeyin ilim olması
için hakka, gerçeğe uygun olması gerekir. Kur'an bu anlamda hakkın ve
gerçeğin kendisidir ve "el-ilim'dir". Bu ilmin kendi beyanıyla asla
karışık, anlaşılması güç, karmaşık bir kitap değildir. Tarihin bir
döneminde yaşayan bir kavmin hayatına gönderilen bu kitap, o kavmin
konuştuğu günlük dil ile, onların anlayacağı bir seviyede
gönderilmiştir. İnsanlara ne yapacaklarını, nasıl Allah'a kul
olacaklarını bildirmek üzere gönderilen bir kitabın anlaşılmaz, karışık
bir yapıda olmasını düşünmek bile abes olmaz mı? İnsan bile meramını
anlatmak için muhatabının anlayabileceği bir dil ve seviyede konuşmayı
gerekli görürken; Alemlerin Rabbinin kullarına gönderdiği mesajı
anlaşılmaz kabul etmek kadar yanlış bir düşünce olamaz. Allah kitabını
insanlara onlarca ayette şöyle takdim ediyor: "(Resûlüm!) Sana bu
mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar
diye indirdik." (38/29) "Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye
kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mudur?" (54/17, 22, 32, 40)
"(Resûlüm!) Biz Kur'an'ı, sadece, onunla Allah'tan sakınanları
müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin
dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık." (19/97) "(Resûlüm!) Biz
onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar
tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut
da o (Kur'an) kendileri için bir ibret ortaya koyar." (20/113) "Ey
Muhammed! De ki: "Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın
benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı olsalar
bile, yine onun bir benzerini meydana getiremeyeceklerdir." "Muhakkak ki
biz, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde
anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını
kabullenmediler." (17/88-89) "Böylece biz âyetleri geniş geniş
açıklıyoruz ki, "Sen ders almışsın" desinler de biz de anlayan toplum
için Kur'an'ı iyice açıklayalım." (6/105) "Anlayasınız diye biz onu
Arapça bir Kur'an olarak indirdik." (12/2) "Biz Kur'ân'ı senin dilinle
indirip kolaylaştırdık. Umulur ki onlar öğüt alırlar." "Artık sen
onların başlarına gelecekleri bekle: Çünkü onlar da bekleyip
durmaktadırlar."(44/58-59) "Onlar hala Kur' an'ı gereği gibi
düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelseydi,
muhakkak ki içinde birbirini tutmayan bir çok şeyler bulurlardı.(4/82)
"Andolsun ki biz size (gerekeni) açık açık bildiren âyetler, sizden önce
yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvâya ulaşmış kimseler için
öğütler indirdik.(24/34) "Biz bu Kur'an'da insanlara her türlü örneği
verdik. Fakat insan, tartışmaya son derece düşkün bir varlıktır."
(18/54) "Suçluların tuttuğu yol iyice belli olsun diye, âyetleri işte
böyle genişçe açıklıyoruz." (6/55)
İşte Kur'an'ın yapısı budur. Açık, anlaşılır, çelişki ve kargaşadan
uzak, ne dediği ve nasıl dediği gayet açık ve net ortada olan bir
kitaptır. Bu kitaba yenilik ve ilmilik adına yabancı kelimelerle
"komplike"= anlaşılması güç, karışık bir yapıdadır demek Allah'ın
beyanıyla çelişmektedir. Akıl ve iman sahibi olan insanların bunu
yeniden, tekrar tekrar düşünmeleri gerekir diyoruz. Aksi halde bunun
hesabını veremezler.
Ülkemizde bazı cemaatler Kur'an anlaşılmaz kampanyası başlatmışlardır.
Özellikle sorunuzda örneklediğiniz Risale-i Nur kelimesi bu konuda
durumunu ortaya koymaktadır. "Allah'ın kitabı anlaşılmaz enformasyon
kaybı vardır; ama Risale'i Nur anlaşılır" demeleri ne kadar hakikatle
bağdaşmaktadır? Bunu test etmek okuma yazma bilen her insanın
yapabileceği bir şeydir. Bir risaleden bir pasaj okuyun; bir de
Kur'an'dan bir sure veya birkaç ayet okuyun. Hangisi daha anlaşılmaz
göreceksiniz. Baştan böyle bir anlayış Allah ve kitabına iftira olur.
Yukarıda mealini verdiğimiz ayetlerin tezini reddetmek olur. Ayrıca
Allah: "Açık ve anlaşılır" diye buyurduğu halde, birileri anlaşılmaz
diyorsa bu işte bir başka iş var demektir. İnsan-merkezli düşüncelerde
düşüncenin merkezinde insan vardır. O insan her şeydir. O bilir! O
anlar! O yapar! O açıklar! Artık O, onlar için her şeydir. Ondan başka
kimseye itibar edilmez, kulak verilmez; "acaba başkaları da doğru
olabilir mi?" denilmez. Artık dünyanın merkezi o insan olarak görülmeye
başlanır. İşte en bariz örneği, örnek verdiğiniz kimseledir.
Eğer Kur'an herkes tarafından anlaşılan bir kitap olursa, onların
saltanat tahtları yıkılacak ve onlar bu kadar itibar göremeyecekler.
Aynı zamanda bu kadar fütursuz olamayacaklar. Kur'an'ı okuyanlar,
anlayanlar yaptıklarını eleştirecek; yerine göre sıgaya çekeceklerdir.
Ayrıca halk Kur'an bilincine sahip olunca istedikleri gibi hezeyanlarını
kabullendiremeyecek, bam tellerine dokunarak, ceplerini
boşaltamayacaklardır. İşte bu ve benzeri nedenlerle "Kur'an anlaşılmaz;
onu ancak şu kimseler anlar" diyerek birilerine imtiyazlı
kılmaktadırlar.
Kur'an'ı anladığınız dilden ağır ağır, tertil ile, ne dediğini düşünerek
ayetlerin ifade ettiği manayı anlamaya çalışarak okuyun. Zahirinde
söyleneni düz bir mantıkla okuyun. Örneğin: "Ramazan gecelerinde
eşlerinize yaklaşmanızda size bir günah yoktur" emrini aynen "yeşil
ışıkta karşıya geçmede size bir ceza yoktur" gibi anlayın. Batınında,
önünde, arkasında bir şeyler aramadan olduğu gibi almaya çalışın;
anladığınızı ve anlaşıldığını ve bir ilmihal kitabından bile açık ve
anlaşılır olduğunu göreceksiniz.
Bunlar, apaçık Kitab'ın âyetleridir."(26/-2) "(Ey Muhammed)! Sen, sana
vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın. Doğrusu bu
Kur'an sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorumlu
tutulacaksınız."(43/43-44) |