Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 344 | Ağustos  2007

                   

 

 


YUSUF KOÇAK/Adana

Derginizle çocukken tanıştım. İktibas ismi ve logosu o yıllarda bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Yıllar geçtikçe, İktibas'ı ben de okumaya ve anlamaya başladım. İktibas, dergi olmaktan öte aileden biri gibiydi hep. Çünkü biz ne zaman hangi memlekete taşınırsak taşınalım o da bizimle geliyordu. Çok şehir dolaştık. Çok ev taşıdık. Çok insan tanıdık. İktibas okuyan birilerine rastladıkça hep heyecanlandım. İktibas'ta yazanları hayatım boyunca hiç görmedim. Onlar da beni görmediler. Okuyanla yazan arasında böyle kopukluk olmasına rağmen bunca yıl ayrılmamış olmamızı tek bir şeye bağlıyorum şimdi: İman.
Ve demek ki iman öyle güçlü bir ortak nokta ki zaman mekan tanımıyor. İnşallah bu dünyada, kısmet olmazsa öbür tarafta kucaklaşmak dileğiyle. Allah'a emanet ediyorum sizi.
Not: İktibas'a İktibas'tan mektuplar bölümü için birkaç sorum olacak.

SORU 1 : Ahmet'in bir evi var. Mehmet Ahmet'in oğludur. Mehmet bir işe ortak olmak için babasının evini ister. Babası da evi oğluna hibe eder. Oğlu babasını evden çıkarmadan evi satmanın ve geri almanın bir yolunu bulmak ister. Eğer bir tanıdığına satarsa evde babasının oturmasını sağlayabilecek ve evi arkadaşından daha sonra geri alabilecektir.
Arkadaşının evi peşin alacak parası yoktur. Arkadaşı bir finans kurumuna giderek evi peşin olarak finans kurumuna aldırır. Vadeli olarak kuruma borçlanır. Arkadaşı borçlandığı kuruma ödeme yapamazsa, kurum evi geri alacaktır. Herhangi bir faiz borcu gerçekleşmeyecektir. Mehmet arkadaşına finans kurumuna olan borcunu onun adına kendisinin ödeyeceğini söyler. Burada caiz olmayan bir durum var mı sizce?

CEVAP: Sorunuzun özeti şudur: Paraya ihtiyacı olan Mehmet, evini arkadaşı ile anlaşarak arkadaşına satar. O da bir finans kurumuyla anlaşarak evi kendi adına satın alır. Kuruma vadeli olarak borçlanır. Mehmet arkadaşına "ödeyemeyecek olursan kuruma borcunu ben öderim" diyerek destek vereceğini söyler. Çünkü arkadaşının ev almak gibi bir durumu yok iken Mehmet'in işi için bu olaya katılmıştır. Esas olay evin göstermelik bir satışla paraya çevrilmesi ve finans kurumundan evin aracılığı ile vadeli para alınmasıdır.
Bunun benzeri olaylar yıllardır bu insanlar arasında halı alım satımı, sunta alım satımı veya benzer bir ihtiyaç maddesi alım satımı olarak yapıla gelmektedir. Nakit sıkıntısı olan kimse, bunlardan birisini alım satım yaparak kağıt üzerinde borçlanıyor, vadeli alıp borçlandığı malı paraya çevirmek için, alıcının vereceği bir paraya yine aynı yöntemle satarak parayı alıp gidiyor. Amaç da zaten bu ama, kendilerine meşruiyet kazandırmak için bu yola baş vuruyorlar. Böyle yapınca meşru bir alış veriş yaptıklarına ve faizle para almadıklarına inanmak istiyorlar. Olay "Kani Yani olayı gibi vaftiz edilmiş oluyor." Bu iş "vaftizle" falan meşruiyet kazanmaz. Böyle yaparak sadece kendimizi aldatırız ama Allah'ı asla.
'Kani Yani Olayı' şöyle anlatılır: "Bir Müslüman delikanlı Hıristiyan bir kıza gönlünü kaptırır. Evlenmek için talip olunca Hıristiyan olması durumunda mümkün olacağını söylerler. Kani de çaresiz kabul ettiğini söyler ve evlenirler. Bunun gerçekleşmesi için Kani'yi battaniyeye koyarlar: "Eski Kani oldu Yani" diyerek üç kez sallarlar. Bir zaman sonra Kani Hıristiyanların oruçlu olduğu günde bir tavuk alır, hanımına yemek yapmasını söyler. Hanımı, "nasıl olur et yemek orucumuzu bozar" deyince; Kani der ki: "Kolay, ben onu semiz otu yaparım." Bunun nasıl olacağına hayretle bakan karısına battaniyeyi getirmesini söyler. Tavuğu içine koyar ve üç kez "eski tavuk eti oldu semiz otu" diyerek sallar. Hanımı: "Bey böyle demekle et, ot olur mu?" deyince; bu anı sabırsızlıkla bekleyen Kani: "Bunun olmayacağını biliyorsun da Kırk yıllık Kani'nin Yani olmayacağını bilmiyor musun?" diyerek başından beri bunun bir oyun olduğunu ortaya koyar.
Bankaların ve finans kurumlarının bağlı olduğu sistem ve değer yargıları bu denli açık ve ortada iken, Müslümanların görmemesi veya sağ eliyle sol kulağını göstermek için işi dolandırması işin tabiatını değiştirmez. Herhangi bir bankaya gittiğinizde evinizi ipotek ederek size bu parayı verir. Nitekim araba alım satımlarında arabanızı ipotek ederek size arabayı alacağınız parayı veriyor. Ödeyemeyince de arabayı alıp borcuna mukabil icra ile satıp parasını alıyor. Bunu yaparken Allah rızası için yapmıyor. Ödemeyi vaat ettiğiniz vadeye göre "yasal!" faizini koyarak sizi borçlandırıyor.
Kurumdan bunu yaparsanız, evi size satıcıdan eder fiyatına alıyor. Bu meblağı ödemeyi vaat ettiğiniz vadeye göre değerlendirerek aynen bankanın yaptığı gibi sizin ödemeniz gereken miktarı bildirip takside bağlıyor. Ödemeler zamanında olmaz ve bir aksilik olursa "gerekli" bindirmeyi yaparak alacağını tahsil ediyor. Bankadan farkı sadece kurumun isimlendirmedeki değişik ifade biçimidir.
Birinci olarak vatandaş açısından durum böyle iken, ikinci olarak da finans kurumlarının durumu ele alınmalıdır. Bu kurumlar Turgut Özal döneminde bankadan uzak duran Müslümanların yastık altındaki paralarını tedavüle sokmak için icat edilen bir "hile-i şer'iyye" olarak açılmıştı. Kurumların iki yüzü vardır, aynen siyaset gibi. Biri devlete diğeri vatandaşa bakan. Devlete bakan yüzü banka; millete bakan yüzü finans kurumudur. (Sisteme entegre olmayan bir yapı ve anlayışta olsa idiler; bir gün bile yaşama hakkı verilmezdi. Hiçbir sistem kendi sistemine uymayan alternatif bir anlayışa hayat hakkı vermez.) Şimdi ise Avrupa uyum yasaları çerçevesinde bunlar da bu ikilemden kurtuldu. Halk bank, Garanti bank gibi; Finans bank, Kuveyt bank oldu. Bundan böyle ödeme gecikmelerinde ve kredi kartlarında artı bir bindirim yaptıklarını da ifade ediyorlar. Faizin tabiatında olan da bu değil midir? Bir şeyi benzeriyle değiştirip fazlasını almak veya borçlanmalarda araya giren vadeden dolayı borçludan, aldığının üstünde bir meblağ ödemesini istemek ve her gecikmede bir kat daha artırarak yüklemektir.
Bu kurumların gerçek yüzünü borcunuzu öderken göremeziniz. Bunu borcunuzu ödeyemez durumda olduğunuzda görürsünüz, ama iş işten geçmiştir artık. Bunu görüp anlamanın size bir faydası olmayacaktır. Tecrübenin ucuzu başkasının başına gelenden ders alarak o hatayı yapmamakla kazanılandır. Çevrenize bakarsanız, "sıfır faizle sıfır araba alma" efsanesinden yararlanmak için yola çıkan bir çok insanın eski arabasından da olarak yaya kaldığını görürsünüz. Kazanmadığını harcayan, altından kalkamayacağı yükün altına giren ezilmeye, tefecilere sömürülmeye mahkumdur. Müslüman bu duruma asla düşmemelidir. Böyle bir duruma düşenlerin de hatasını kabullenerek Allah'a yönelip tevbe ve istiğfar ederek bağışlanması için gereken gayreti göstermelidir. Adı ihlas olanların bile ne kadar ihlasla bu işi yaptıklarını sağır sultan duydu, kör kadı da gördü. Bazıları hala görmemede ısrar etseler de.

SORU 2 : İktibas'a İktibas'tan mektuplar bölümünde seferi namazla ilgili bir yorum hatırlıyorum. Namazların kısaltılması ile ilgili olarak "korku" varsa kısaltılmalı, anlamında bir yorumunuz vardı. Mesafe önemli değil mealinde. Biz şehirlerarası dinlenme tesislerinde veya vardığımız yerlerde namazlarımızı kısaltmasak daha mı doğru olur yani? Herhangi bir şeyden korkmasak da namazlarımızı kısaltamaz mıyız yani?

CEVAP : İbadetlerde amaç Allah'ı razı etmek olduğuna göre bizden nasıl yapılması istenmiş ise öylece yapmak bu amaca uygun olacaktır. Namazları tam olarak vaktinde kılmamızı isteyen Allah, bir nedenden dolayı da kısaltabileceğimizi bildirerek bunu suç saymayacağını beyan etmiştir. Bu sebep, düşman korkusu olarak belirtilmiştir. Biz buna rağmen kendi hevamızdan namazı kısaltmaya veya uzatmaya hak sahibi değiliz.
Bu emri beyan eden ayet Nisa suresi 101. ayetidir: "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır." Burada kullanılan fiil "Darabe" fiilidir. Anlamı vurmak, vuruşmaktır. Bu sefer normal bir sefer değildir. Vuruşmak, savaşmak için çıkılan ve yolda can güvenliği olmayan bir seferdir. Yolculuk anlamına gelen fiil ise "sefere"dir; normal yolculuk kastedilirken bu fiille ifade edilmiştir.(2/184-185) Savaşmak için arza çıkılmış ise böyle bir olayı anlatmak için Darabe fiili kullanılmıştır. Memleketinden ayrılmak, seyahate çıkmak, savaşa çıkmak anlamına gelen "nefere" kelimesi de kullanılmıştır.(9/81-122) Fakat vuruşmak veya savaşmak amacıyla "Daru'l-harbe" intikal edilmiş ise bu yürüyüş yine Darabe fiili ile ifadelendirilmiştir. Bu anlamı perçinleyen bir diğer ayette yine Nisa suresi 94. ayetidir: "Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman (Ve iza darabtüm fil arz) iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek 'Sen mümin değilsin' demeyin. Çünkü Allah'ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır." Ayetin ifadelerinden anlaşılan savaşmak üzere düşman topraklarında ilerlerken karşılaşılan kimselere karşı nasıl davranılması gerektiği ile ilgili olduğu görülmektedir. Bu yürüyüş normal bir seyahat olmayıp "Daru'l-harpte düşmanla karşılaşmak için yapılan intikal demektir ki, burada Müslümanların da can güvenliğinin olmadığı mahallerdir. Her an bir düşman saldırısına maruz kalınma ihtimali var demektir. İşte kısaltma böyle bir ortamda yapılacak demektir. Görüldüğü gibi ayetteki kısaltma sebebi düşman korkusu olmasına rağmen; bizim alimlerimiz namazı kısaltmanın sebebini meşakkat olarak belirlemiş olduklarından normal bir seferde de namazların kısaltılacağını söylemişlerdir. Biz bunun doğru bir kanaat olmadığını düşünüyoruz. Bununla ilgili olan Nisa suresi 101. ayeti kısaltmanın nerede ve hangi sebeple yapılacağını açıkça bildirmektedir ki bu da can emniyetinin olmadığı ve düşmanla her an karşılaşılabilecek yerlerdir. Devamındaki ayetlerde ise emniyete kavuşunca namazın tam kılınması istenmektedir. Ki, bu da yine kısaltmayı sınırlayıcı bir sebeptir. Devamındaki ayette savaş meydanında Rasulullah'ın da içinde bulunduğu bir durumda nasıl namaz kıldıracağını açıklamaktadır: "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır. Sen onların aralarında bulunup da onlara namaz kıldırdığında içlerinden bir kısmı seninle beraber namaza dursun. Silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secdeye vardıklarında diğer bir kısmı arkanızda beklesin. Sonra o namaz kılmamış olan diğer kısım gelsin seninle beraber kılsınlar ve ihtiyatlı bulunsunlar, silahlarını yanlarına alsınlar. Kâfirler arzu ederler ki, silahlarınızdan ve eşyanızdan bir gafil olsanız da size ani bir baskın yapsalar. Eğer size yağmur gibi bir eziyet erişir veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda bir vebal yoktur. Bununla beraber ihtiyatı elden bırakmayın. Kuşkusuz Allah kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır. Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah'ı anın. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır." (3/101-103)
Kur'an'da seferde namazla ilgili bahsin geçtiği ayetler bunlardan ibarettir. Emniyetin olduğu yerde namazı kısaltmak için herhangi bir delil yoktur. Bu açıdan biz bu ayetlerin hükmünü bağlayıcı buluyoruz. Yukardan aşağıya ayetleri(4/ 94, 101,102,103) okuyup tefekkür ederseniz, anlatılmak istenen mesajı açık olarak göreceğinize inanıyoruz.

SORU 3: İlmi Metodoloji ile çalışmalar yapan bazı insanlarla çalışmalar yapıyorum. Hayatım boyunca hiç duymadığım tanımlamalar yapıyorlar. Bu tanımlamalar Kur'an hakkında da fikir beyan ediyor. Örneğin son çalışmamızda öğrendiğim bazı kavramlar: Atribü, Manifesto, Komplike Yapı, Kompleks Yapı… Komplike yapı için insan ürünü olduğunu ve enformasyon kaybının sıfır olduğunu söylüyorlar. Mesela Risale-i Nur komplike yapıdır. Mesela masa komplike yapıdır diyorlar. Kompleks yapı için de insan ürünü olmayan ve enformasyon kaybının sıfır olmadığı, anlamlar kümesinin kapanmadığını ifade ediyorlar. Kur'an'ın kompleks bir yapı olduğunu iddia ettiklerini söylüyorlar. Örneğin kuş da bir kompleks yapıdır diyorlar. Kur'an ile ilgili bir iddiada bulunuluyor! Bu konular hakkında bilgi verir misiniz? Kur'an kompleks yapıda mıdır yoksa bu tanımlar dışında başka yapıda olabilir mi?

CEVAP: Öncelikle yeni öğrendiğiniz bu kelimelerin anlamlarını verelim: Attribute: Atribu şeklinde telaffuz edilen bu kelimenin aslı baştaki yazıldığı gibi olup anlamı "Bir şeyin kendisini diğerlerinden ayırt eden en temel özelliği" demektir ki bunu kısaca bir şeyin alameti farikası diye tanımlamak mümkündür. Manifesto: Bildiri, Toplumsal bir hareketin siyasal inanç ve amaçlarının en açık ifadesidir. Enformasyon: Danışma, tanıtma, haberleşme ve haber alma bilgilendirme demektir. Herhangi bir konuda bilgilendirme. Kompleks: Hemen kavranamayan, çözümü güç olan, karmaşık, ruh karmaşası, aşağılık kompleksi demektir. Komplike: Öğelerinin çokluğu sebebiyle anlaşılması güç olan, karışık demektir. (Türk Dil Kurumu Sözlüğü)
Bunlar yeni duyduğunuz ilmi kelimelerin anlamlarıdır. Anlaşılan odur ki sizin ilmi bir çalışma diye değerlendirdiğiniz bu çalışma dünyayı yeniden keşfe koyulmuş bir çalışma olsa gerek. Bir şeyin ilim olması için hakka, gerçeğe uygun olması gerekir. Kur'an bu anlamda hakkın ve gerçeğin kendisidir ve "el-ilim'dir". Bu ilmin kendi beyanıyla asla karışık, anlaşılması güç, karmaşık bir kitap değildir. Tarihin bir döneminde yaşayan bir kavmin hayatına gönderilen bu kitap, o kavmin konuştuğu günlük dil ile, onların anlayacağı bir seviyede gönderilmiştir. İnsanlara ne yapacaklarını, nasıl Allah'a kul olacaklarını bildirmek üzere gönderilen bir kitabın anlaşılmaz, karışık bir yapıda olmasını düşünmek bile abes olmaz mı? İnsan bile meramını anlatmak için muhatabının anlayabileceği bir dil ve seviyede konuşmayı gerekli görürken; Alemlerin Rabbinin kullarına gönderdiği mesajı anlaşılmaz kabul etmek kadar yanlış bir düşünce olamaz. Allah kitabını insanlara onlarca ayette şöyle takdim ediyor: "(Resûlüm!) Sana bu mübarek Kitab'ı, âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik." (38/29) "Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mudur?" (54/17, 22, 32, 40) "(Resûlüm!) Biz Kur'an'ı, sadece, onunla Allah'tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık." (19/97) "(Resûlüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazları tekrar tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur'an) kendileri için bir ibret ortaya koyar." (20/113) "Ey Muhammed! De ki: "Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı olsalar bile, yine onun bir benzerini meydana getiremeyeceklerdir." "Muhakkak ki biz, bu Kur'an'da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde anlattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını kabullenmediler." (17/88-89) "Böylece biz âyetleri geniş geniş açıklıyoruz ki, "Sen ders almışsın" desinler de biz de anlayan toplum için Kur'an'ı iyice açıklayalım." (6/105) "Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik." (12/2) "Biz Kur'ân'ı senin dilinle indirip kolaylaştırdık. Umulur ki onlar öğüt alırlar." "Artık sen onların başlarına gelecekleri bekle: Çünkü onlar da bekleyip durmaktadırlar."(44/58-59) "Onlar hala Kur' an'ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelseydi, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan bir çok şeyler bulurlardı.(4/82) "Andolsun ki biz size (gerekeni) açık açık bildiren âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvâya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.(24/34) "Biz bu Kur'an'da insanlara her türlü örneği verdik. Fakat insan, tartışmaya son derece düşkün bir varlıktır." (18/54) "Suçluların tuttuğu yol iyice belli olsun diye, âyetleri işte böyle genişçe açıklıyoruz." (6/55)
İşte Kur'an'ın yapısı budur. Açık, anlaşılır, çelişki ve kargaşadan uzak, ne dediği ve nasıl dediği gayet açık ve net ortada olan bir kitaptır. Bu kitaba yenilik ve ilmilik adına yabancı kelimelerle "komplike"= anlaşılması güç, karışık bir yapıdadır demek Allah'ın beyanıyla çelişmektedir. Akıl ve iman sahibi olan insanların bunu yeniden, tekrar tekrar düşünmeleri gerekir diyoruz. Aksi halde bunun hesabını veremezler.
Ülkemizde bazı cemaatler Kur'an anlaşılmaz kampanyası başlatmışlardır. Özellikle sorunuzda örneklediğiniz Risale-i Nur kelimesi bu konuda durumunu ortaya koymaktadır. "Allah'ın kitabı anlaşılmaz enformasyon kaybı vardır; ama Risale'i Nur anlaşılır" demeleri ne kadar hakikatle bağdaşmaktadır? Bunu test etmek okuma yazma bilen her insanın yapabileceği bir şeydir. Bir risaleden bir pasaj okuyun; bir de Kur'an'dan bir sure veya birkaç ayet okuyun. Hangisi daha anlaşılmaz göreceksiniz. Baştan böyle bir anlayış Allah ve kitabına iftira olur. Yukarıda mealini verdiğimiz ayetlerin tezini reddetmek olur. Ayrıca Allah: "Açık ve anlaşılır" diye buyurduğu halde, birileri anlaşılmaz diyorsa bu işte bir başka iş var demektir. İnsan-merkezli düşüncelerde düşüncenin merkezinde insan vardır. O insan her şeydir. O bilir! O anlar! O yapar! O açıklar! Artık O, onlar için her şeydir. Ondan başka kimseye itibar edilmez, kulak verilmez; "acaba başkaları da doğru olabilir mi?" denilmez. Artık dünyanın merkezi o insan olarak görülmeye başlanır. İşte en bariz örneği, örnek verdiğiniz kimseledir.
Eğer Kur'an herkes tarafından anlaşılan bir kitap olursa, onların saltanat tahtları yıkılacak ve onlar bu kadar itibar göremeyecekler. Aynı zamanda bu kadar fütursuz olamayacaklar. Kur'an'ı okuyanlar, anlayanlar yaptıklarını eleştirecek; yerine göre sıgaya çekeceklerdir. Ayrıca halk Kur'an bilincine sahip olunca istedikleri gibi hezeyanlarını kabullendiremeyecek, bam tellerine dokunarak, ceplerini boşaltamayacaklardır. İşte bu ve benzeri nedenlerle "Kur'an anlaşılmaz; onu ancak şu kimseler anlar" diyerek birilerine imtiyazlı kılmaktadırlar.
Kur'an'ı anladığınız dilden ağır ağır, tertil ile, ne dediğini düşünerek ayetlerin ifade ettiği manayı anlamaya çalışarak okuyun. Zahirinde söyleneni düz bir mantıkla okuyun. Örneğin: "Ramazan gecelerinde eşlerinize yaklaşmanızda size bir günah yoktur" emrini aynen "yeşil ışıkta karşıya geçmede size bir ceza yoktur" gibi anlayın. Batınında, önünde, arkasında bir şeyler aramadan olduğu gibi almaya çalışın; anladığınızı ve anlaşıldığını ve bir ilmihal kitabından bile açık ve anlaşılır olduğunu göreceksiniz.
Bunlar, apaçık Kitab'ın âyetleridir."(26/-2) "(Ey Muhammed)! Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın. Doğrusu bu Kur'an sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorumlu tutulacaksınız."(43/43-44)

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...