Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 344 | Ağustos  2007

                   

 

 


 

Dam Edebiyatı*

 

Metin Önal Mengüşoğlu

Yazın çok sıcak günlerinde şehir evlerinde akşam yemeğinden sonra veya akşam yemeği ile birlikte dam sefası başlardı.
Dam sefası anlatılması güç gerçekten muhteşem bir âlemdi. Evlerin birbirine bahçelerden ötürü mesafeli oluşu mahremiyeti sağlardı. Ancak birbirine çok yakın olan mıntıkalardaki evlerde bacalardan bacalara uzanan ipler gerilir o iplere sofrabezi olarak kullanılan basma bezlerden perdeler gerilirdi. Onlar da mahremiyeti böylece korumuş olurlardı.
Kimi aileler, aile büyükleri için damlara tahtadan sedir karyolalar yaparlardı. Karyolaların çevresine yine sofrabezi olarak kullanılan bezlerden perdeler gerer, karyolanın bulunduğu kısmı perdeli bir oda haline getirirlerdi.
Dam sefalarının kendine mahsus edebiyatı gelişmişti.
Bir kere herkes dama yatmak için çıkardı. Ortalık yıldızların altında, bazan ayışığında epeyce aydınlık olduğundan damlara aydınlatma aracı pek çıkarılmazdı. Göğün aydınlığı ile yetinilirdi. Böylece her damdaki ailenin dışa karşı mahremiyeti korunmuş olur hem de aydınlatma yakıtından iktisat edilirdi. Zaten parayla satın alınan en önemli ve en pahalı şey gaz ve mumdu. Özellikle yaşlılar bu iki araçta tasarruf etmek için itinalı davranır, herkesi uyarırlardı.
Damlarda lâmba yakmayınca çevrenin tümünü aydınlatan tek ışık, her yöreyi aynı oranda aydınlatan yıldızlar ve aydan başkası değildi. Eğer gecede dolunay varsa veya yeterince ilerlemiş bir ay varsa onun aydınlığı lâmba aydınlığından daha ziyade olurdu. Bunun için dolunay vakitlerinde damlardaki perdeli yaşama daha bir dikkat edilirdi.
Kavurucu sıcak yaz gecelerinde bütün insanların hayatında, gece göğün ayrı ve yıldızların müstesna bir yeri ve rolü vardı. Aylı yıldızlı bir hayattı bu. Öyle ki üzerinizdeki yorganınız gibi, yahut sarındığınız yumuşak bir çarşaf gibi o gri gökyüzü her gece her gece üzerinizde. Ona baktıkça dünyanıza, yaşamınıza ayrı bir anlam katılıyor, düşünce ve duyarlık ufkunuzda sonsuzluğa doğru bir yöneliş oluyor, büyüyor, yüceliyor, ferahlıyor, güven duygularıyla dolu dolu oluyorsunuz.
Allah'ın dünyasında gündüz gözüyle yaşamış, çalışmış, kazanmış, yemiş, içmiş, yorulmuş, Allah'ın göğü altında O'na sığınarak; O'ndan medet umarak, O'nun bugününüzü olduğu gibi yarınınızı da hayırlarla var etmesi için kudretine iltica ederek ve ölümü hatırlayarak sırtüstü uzanmış, yatmışsınız. Etraf sessiz. Temmuz böcekleri ile İshak kuşları birer ses değil, birer motif, birer süs olarak takılı duruyorlar sanki gecenin gümüş göğsünde.
"Aaa" deseniz, "Huu" deseniz, "Heey" deseniz gecenin karnında yankılanarak sizden uzaklaşacak, bir değişime uğramış, adeta uğultuya dönüşmüş olarak sesiniz size yeniden dönüp gelecektir.
'Aaa'ları, "Huu"ları, "Heey"leri çoğaltarak tüm damlarda yatan ahali hep bir ağızdan bağırsalar ne olur? Ses nasıl döner gelir? Ya da Allah, deseler, Allahü ekber...
Bazan sırtüstü yün döşeğin üzerinde uzanmış yıldızları seyrediyorken Samanyolu'nu, Küçükayı'yı, Büyükayı'yı seçmeye çalışırken bir yıldız kayar. Gökyüzünü keskin ışıktan bir çizgiyle yırtarak ilerler ve yiter. Bir insan daha mı öldü acaba, sorarsınız kendi kendinize. Zira size büyükleriniz tarafından daha önceden öğretilmiştir; her insanın bir yıldızı vardır gökyüzünde. O öldümü yıldızı da gökyüzünden yiter gider. İnanıp inanmamakta tereddüt edersiniz olabilir olmayabilir de. Ama şimdi bir yıldızı kayarken gördüğünüzde, olayın kafanızda başka makul bir açıklaması yoksa eğer, önceki iddaya inanmasanız da bir yıldız kaydığında elinizde olmaksızın aklınıza gelecektir. İlk tepkiniz, işte bir insan daha öldü, şeklinde olacaktır. Sonradan kendi yargınıza gülseniz bile, durum değişmeyecektir. Peki bu yıldızlar ölen insanlarla birlikte hiç bitmiyor, hiç eksilmiyorlar mı yüzyıllardır? Yoksa onlarda mı çoğalıyor insanlar gibi?
Sonra sonra aklınıza gelecek, büyükler, çok düşünmek akla zarar, demişlerdir. Bırakacaksınız ardını artık düşüncelerin. Alnınızı okşayan bir rüzgâr esmeye başlamışsa ne âlâ, artık uyuyabilirsiniz. Ya gecenin sıcağı ensenizden ırmaklar gibi terler akmasına neden olacak kadar sıkıntılıysa.. Neredeyse düşünseniz de düşünmeseniz de deli olacaksınız. Öyleyse düşün de deli ol diyen olmayacaktır size. Herkes, eğer deli olacaksak düşünmeden deli olmayı yeğleyecek türden bir sonuca çoktan razıdır. Zira diğer ihtimalin zahmeti daha çoktur.
Dam sefalarının dışa dönük edebiyatı çok yüksek sesli bir edebiyattır. Damlardan damlara mesafeler uzaktır. Üstelik ortalık karanlıktır. Kimse kimsenin yüzünü o mesafeden seçemez. Kimin kim olduğunu, hangi sesin kime ait olduğunu, hangi yönden geldiğini, deneyimleriniz, içgüdüleriniz, sezgilerinizle bulmak, tanımak durumundasınız.. O takdirde soluğunuzu tutacak, çevrenizdekileri susturacak, kulaklarınızı bütün dikkatinizle sesin geldiği yöne çevireceksiniz. Bazan komşular perdelerinin ardına gizlenerek, ağır şakalar yapıp sizi aldatabilirler.
Elbet öyle ciddi meseleler damdan dama konuşulacak değil ya.. Sonra herkesin dinlemeye çekildiği saatlerde pek öyle meram anlatmak yakışık almaz. Ayrıca insanlar günübirlik bir hayat yaşadıkları için, günlük yaşayışlarından akşama yahut yarına herhangi bir kaygı taşımazlar. Yeter ki yangın, sel, deprem, ölüm benzeri bir olay olmasın. Günün işi, alışverişi, kavgaları ve kaygıları geçen saatlerde bırakılmış, unutulmuş olarak dönülürdü evlere. Bu yüzden insanların uyuduğu uykular aşk gibi, sevda gibi tatlı anılardı. Herkes uykusundan ayrı bir lezzet alırdı. Uyku ele geçmez ilâhî bir nimetti. Yarınki işe, yarınki kazanca, yarınki ilişkilere ait hiçbir gam, hiçbir kaygı o insanların güzelim uykularını zehir edemezdi. Buna izin veremezlerdi.
Rızkı veren Allah, her zaman, herşeyde elbet kerimdi.
"Ula Tefo bi yır söle de gulağımızın pası gide daa gakkoş."
Kimdir, karanlığın orta yerinde sessizliği bölerek size yönelen sesin sahibi? Sırtüstü uzandığınız yerden az doğrulur, sesin hangi damdan size doğru geldiğini anlamaya çalışırsınız. Hiç yanıt vermez, nasıl olsa ikinci kez sesleneceğini bilirsiniz.
Sizi bir süre bekletip üzen, yüreğinizi yoran ses, sonra yeniden konuşur.
"Tefo gakko allahan gurban di hadi daa."
Şimdi bazı şeyler açığa çıkmaktadır. İlk sesle ikinci ses farklı yönlerden gelmiştir, iş azıcık anlaşılmıştır. Anlaşılmıştır anlaşılmasına ama seslerdcn hangisi Hıdır Usta'ya, hangisi Hanifi'ye aittir, tek soru bu kalmıştır.
Maksat biraz yârenliktir. Yoksa gecenin bu saatinde yır mı söylenir?
Ama o gece damda sizinle birlikte yatan bir konuk, aile üyelerinden farklı birisi varsa, dam edebiyatına katkıda bulunmak için elegeçmez bir fırsattır bu. Akşam ezanı saatlerine kadar konuğunuzla damda oturmuş, hatta akşam yemeğini tam karanlık bastırmadan damda yemişsinizdir. Siz damda yemek üzerindeyken kırlangıçlar sürü halinde gökyüzünde kanat çırpmış, tüy dağıtmış, keskin inişlerle başınızın üzerinden geçip geçip gitmişlerdir. Harika bir manzaradır bu. Kırlangıçlar gözlerinizle oyun oynamaktadırlar adeta. Kimileri göğe doğru yükselir, yükselir, yükselir, sonra süratle pike inişi yaparlar ki akıllara ziyan. Şehrin üstünde öteki damlara doğru uzaklaşır, uzaklaşır, tam gözden yitecek sanırken, bütün hızıyla geri döner, hâlâ damınızın üzerinde dönüp durmakta olan sürüsüne karışır, yiter.
Akşamın karanlığı iyice çöküp kırlangıçlar yuvalarına tamamen çekilince, akşamın bu bölümünün göğü artık yarasalar tarafından istila edilir.
Bu gözleri görmeyen mahluklar, kırlangıçlar kadar sevimli değildiler. Biliyor musunuz yarasaların gözleri yoktur, içgüdüsel olarak kanatlarındaki antenler aracılığıyla bulurlar yollarını, izlerini. Çok sessiz, ani uçuşlarla kulağınızın hemen arkasından geçiverdiler mi öyle ürperirsiniz ki...
"Hadi mani oyunu oynıyak."
Konuğunuz epeydir sizden bu teklifi bekliyor olmalı ki hiç ikiletmez.
"Hadi" der başlarsınız, önce siz söylersiniz:
"Yara sızlar yara sızlar
Ok değmiş yara sızlar
Yarelinin halinden
Ne bilsin yarasızlar."
O söyler:
"Ben öldüm ağlamaktan
Bağa su bağlamaktan
Bağda yaprak kalmadı
Yarama bağlamaktan."
Siz söylersiniz:
"Güle naz
Bülbül eyler güle naz
Gittim dost bahçesine
Ağlayan çok gülen az."
O söyler:
"Bu dala
Bülbül konar bu dala
Girdin yetmiş yaşına
Gene kaldın budala."

• Dr. S, Öyküler, Beyan Yay., İst. 1996, s. 91

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...