|

Dam
Edebiyatı*
Metin Önal Mengüşoğlu
Yazın çok sıcak günlerinde
şehir evlerinde akşam yemeğinden sonra veya akşam yemeği ile birlikte
dam sefası başlardı.
Dam sefası anlatılması güç gerçekten muhteşem bir âlemdi. Evlerin
birbirine bahçelerden ötürü mesafeli oluşu mahremiyeti sağlardı. Ancak
birbirine çok yakın olan mıntıkalardaki evlerde bacalardan bacalara
uzanan ipler gerilir o iplere sofrabezi olarak kullanılan basma
bezlerden perdeler gerilirdi. Onlar da mahremiyeti böylece korumuş
olurlardı.
Kimi aileler, aile büyükleri için damlara tahtadan sedir karyolalar
yaparlardı. Karyolaların çevresine yine sofrabezi olarak kullanılan
bezlerden perdeler gerer, karyolanın bulunduğu kısmı perdeli bir oda
haline getirirlerdi.
Dam sefalarının kendine mahsus edebiyatı gelişmişti.
Bir kere herkes dama yatmak için çıkardı. Ortalık yıldızların altında,
bazan ayışığında epeyce aydınlık olduğundan damlara aydınlatma aracı pek
çıkarılmazdı. Göğün aydınlığı ile yetinilirdi. Böylece her damdaki
ailenin dışa karşı mahremiyeti korunmuş olur hem de aydınlatma
yakıtından iktisat edilirdi. Zaten parayla satın alınan en önemli ve en
pahalı şey gaz ve mumdu. Özellikle yaşlılar bu iki araçta tasarruf etmek
için itinalı davranır, herkesi uyarırlardı.
Damlarda lâmba yakmayınca çevrenin tümünü aydınlatan tek ışık, her
yöreyi aynı oranda aydınlatan yıldızlar ve aydan başkası değildi. Eğer
gecede dolunay varsa veya yeterince ilerlemiş bir ay varsa onun
aydınlığı lâmba aydınlığından daha ziyade olurdu. Bunun için dolunay
vakitlerinde damlardaki perdeli yaşama daha bir dikkat edilirdi.
Kavurucu sıcak yaz gecelerinde bütün insanların hayatında, gece göğün
ayrı ve yıldızların müstesna bir yeri ve rolü vardı. Aylı yıldızlı bir
hayattı bu. Öyle ki üzerinizdeki yorganınız gibi, yahut sarındığınız
yumuşak bir çarşaf gibi o gri gökyüzü her gece her gece üzerinizde. Ona
baktıkça dünyanıza, yaşamınıza ayrı bir anlam katılıyor, düşünce ve
duyarlık ufkunuzda sonsuzluğa doğru bir yöneliş oluyor, büyüyor,
yüceliyor, ferahlıyor, güven duygularıyla dolu dolu oluyorsunuz.
Allah'ın dünyasında gündüz gözüyle yaşamış, çalışmış, kazanmış, yemiş,
içmiş, yorulmuş, Allah'ın göğü altında O'na sığınarak; O'ndan medet
umarak, O'nun bugününüzü olduğu gibi yarınınızı da hayırlarla var etmesi
için kudretine iltica ederek ve ölümü hatırlayarak sırtüstü uzanmış,
yatmışsınız. Etraf sessiz. Temmuz böcekleri ile İshak kuşları birer ses
değil, birer motif, birer süs olarak takılı duruyorlar sanki gecenin
gümüş göğsünde.
"Aaa" deseniz, "Huu" deseniz, "Heey" deseniz gecenin karnında
yankılanarak sizden uzaklaşacak, bir değişime uğramış, adeta uğultuya
dönüşmüş olarak sesiniz size yeniden dönüp gelecektir.
'Aaa'ları, "Huu"ları, "Heey"leri çoğaltarak tüm damlarda yatan ahali hep
bir ağızdan bağırsalar ne olur? Ses nasıl döner gelir? Ya da Allah,
deseler, Allahü ekber...
Bazan sırtüstü yün döşeğin üzerinde uzanmış yıldızları seyrediyorken
Samanyolu'nu, Küçükayı'yı, Büyükayı'yı seçmeye çalışırken bir yıldız
kayar. Gökyüzünü keskin ışıktan bir çizgiyle yırtarak ilerler ve yiter.
Bir insan daha mı öldü acaba, sorarsınız kendi kendinize. Zira size
büyükleriniz tarafından daha önceden öğretilmiştir; her insanın bir
yıldızı vardır gökyüzünde. O öldümü yıldızı da gökyüzünden yiter gider.
İnanıp inanmamakta tereddüt edersiniz olabilir olmayabilir de. Ama şimdi
bir yıldızı kayarken gördüğünüzde, olayın kafanızda başka makul bir
açıklaması yoksa eğer, önceki iddaya inanmasanız da bir yıldız
kaydığında elinizde olmaksızın aklınıza gelecektir. İlk tepkiniz, işte
bir insan daha öldü, şeklinde olacaktır. Sonradan kendi yargınıza
gülseniz bile, durum değişmeyecektir. Peki bu yıldızlar ölen insanlarla
birlikte hiç bitmiyor, hiç eksilmiyorlar mı yüzyıllardır? Yoksa onlarda
mı çoğalıyor insanlar gibi?
Sonra sonra aklınıza gelecek, büyükler, çok düşünmek akla zarar,
demişlerdir. Bırakacaksınız ardını artık düşüncelerin. Alnınızı okşayan
bir rüzgâr esmeye başlamışsa ne âlâ, artık uyuyabilirsiniz. Ya gecenin
sıcağı ensenizden ırmaklar gibi terler akmasına neden olacak kadar
sıkıntılıysa.. Neredeyse düşünseniz de düşünmeseniz de deli olacaksınız.
Öyleyse düşün de deli ol diyen olmayacaktır size. Herkes, eğer deli
olacaksak düşünmeden deli olmayı yeğleyecek türden bir sonuca çoktan
razıdır. Zira diğer ihtimalin zahmeti daha çoktur.
Dam sefalarının dışa dönük edebiyatı çok yüksek sesli bir edebiyattır.
Damlardan damlara mesafeler uzaktır. Üstelik ortalık karanlıktır. Kimse
kimsenin yüzünü o mesafeden seçemez. Kimin kim olduğunu, hangi sesin
kime ait olduğunu, hangi yönden geldiğini, deneyimleriniz,
içgüdüleriniz, sezgilerinizle bulmak, tanımak durumundasınız.. O
takdirde soluğunuzu tutacak, çevrenizdekileri susturacak, kulaklarınızı
bütün dikkatinizle sesin geldiği yöne çevireceksiniz. Bazan komşular
perdelerinin ardına gizlenerek, ağır şakalar yapıp sizi aldatabilirler.
Elbet öyle ciddi meseleler damdan dama konuşulacak değil ya.. Sonra
herkesin dinlemeye çekildiği saatlerde pek öyle meram anlatmak yakışık
almaz. Ayrıca insanlar günübirlik bir hayat yaşadıkları için, günlük
yaşayışlarından akşama yahut yarına herhangi bir kaygı taşımazlar. Yeter
ki yangın, sel, deprem, ölüm benzeri bir olay olmasın. Günün işi,
alışverişi, kavgaları ve kaygıları geçen saatlerde bırakılmış, unutulmuş
olarak dönülürdü evlere. Bu yüzden insanların uyuduğu uykular aşk gibi,
sevda gibi tatlı anılardı. Herkes uykusundan ayrı bir lezzet alırdı.
Uyku ele geçmez ilâhî bir nimetti. Yarınki işe, yarınki kazanca, yarınki
ilişkilere ait hiçbir gam, hiçbir kaygı o insanların güzelim uykularını
zehir edemezdi. Buna izin veremezlerdi.
Rızkı veren Allah, her zaman, herşeyde elbet kerimdi.
"Ula Tefo bi yır söle de gulağımızın pası gide daa gakkoş."
Kimdir, karanlığın orta yerinde sessizliği bölerek size yönelen sesin
sahibi? Sırtüstü uzandığınız yerden az doğrulur, sesin hangi damdan size
doğru geldiğini anlamaya çalışırsınız. Hiç yanıt vermez, nasıl olsa
ikinci kez sesleneceğini bilirsiniz.
Sizi bir süre bekletip üzen, yüreğinizi yoran ses, sonra yeniden
konuşur.
"Tefo gakko allahan gurban di hadi daa."
Şimdi bazı şeyler açığa çıkmaktadır. İlk sesle ikinci ses farklı
yönlerden gelmiştir, iş azıcık anlaşılmıştır. Anlaşılmıştır
anlaşılmasına ama seslerdcn hangisi Hıdır Usta'ya, hangisi Hanifi'ye
aittir, tek soru bu kalmıştır.
Maksat biraz yârenliktir. Yoksa gecenin bu saatinde yır mı söylenir?
Ama o gece damda sizinle birlikte yatan bir konuk, aile üyelerinden
farklı birisi varsa, dam edebiyatına katkıda bulunmak için elegeçmez bir
fırsattır bu. Akşam ezanı saatlerine kadar konuğunuzla damda oturmuş,
hatta akşam yemeğini tam karanlık bastırmadan damda yemişsinizdir. Siz
damda yemek üzerindeyken kırlangıçlar sürü halinde gökyüzünde kanat
çırpmış, tüy dağıtmış, keskin inişlerle başınızın üzerinden geçip geçip
gitmişlerdir. Harika bir manzaradır bu. Kırlangıçlar gözlerinizle oyun
oynamaktadırlar adeta. Kimileri göğe doğru yükselir, yükselir, yükselir,
sonra süratle pike inişi yaparlar ki akıllara ziyan. Şehrin üstünde
öteki damlara doğru uzaklaşır, uzaklaşır, tam gözden yitecek sanırken,
bütün hızıyla geri döner, hâlâ damınızın üzerinde dönüp durmakta olan
sürüsüne karışır, yiter.
Akşamın karanlığı iyice çöküp kırlangıçlar yuvalarına tamamen çekilince,
akşamın bu bölümünün göğü artık yarasalar tarafından istila edilir.
Bu gözleri görmeyen mahluklar, kırlangıçlar kadar sevimli değildiler.
Biliyor musunuz yarasaların gözleri yoktur, içgüdüsel olarak
kanatlarındaki antenler aracılığıyla bulurlar yollarını, izlerini. Çok
sessiz, ani uçuşlarla kulağınızın hemen arkasından geçiverdiler mi öyle
ürperirsiniz ki...
"Hadi mani oyunu oynıyak."
Konuğunuz epeydir sizden bu teklifi bekliyor olmalı ki hiç ikiletmez.
"Hadi" der başlarsınız, önce siz söylersiniz:
"Yara sızlar yara sızlar
Ok değmiş yara sızlar
Yarelinin halinden
Ne bilsin yarasızlar."
O söyler:
"Ben öldüm ağlamaktan
Bağa su bağlamaktan
Bağda yaprak kalmadı
Yarama bağlamaktan."
Siz söylersiniz:
"Güle naz
Bülbül eyler güle naz
Gittim dost bahçesine
Ağlayan çok gülen az."
O söyler:
"Bu dala
Bülbül konar bu dala
Girdin yetmiş yaşına
Gene kaldın budala."
• Dr. S, Öyküler, Beyan Yay., İst. 1996, s. 91 |