Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 344 | Ağustos  2007

                   

 

 


 

Bizim Dönemimizin Sonu...*

 

Ali Murat Güven

Bir süredir, içimi feci şekilde acıtan bir gerçekle yüzleşmenin keyifsizliğini yaşıyorum.
Çok uzun bir süre direndim bu gerçeğin karşısında; onunla yüzleşmeyi gücümün yettiğince erteleyip durdum. Fakat, doğrusunu söylemek gerekirse, bu erteleme çabaları her geçen gün anlamını biraz daha fazla yitirir oldu. Sonunda da Cervantes'in Don Kişot'unun 21. yüzyıl Türkiyesi'ndeki çağdaş bir versiyonuna dönüşmeye başladığımı hisseder oldum.
Yeldeğirmenlerine karşı saldırıp duran yapayalnız bir adam…
İtiraf etmek gerekiyor ki "mütedeyyin câmia"nın hayatı algılama biçimi açısından artık 1970'lerde ve 1980'lerde değiliz. Hattâ, bırakın o dönemleri, 1990'ların ilk yarısına kadar bu kesime egemen olan "dik duruş" bile şimdilerde -sanki Ortaçağ'dan söz edermişiz gibi- çok uzaklarda bir tarihsel fantezi gibi gözüküyor.
Adına ister "İslâmcılık" deyin, ister "siyasal İslâm", ister "dinî duyarlılık", isterse de "ümmet bilinci", benim bütün gençlik yıllarıma yön veren ve bugünkü insanî kimliğimi biçimlendiren o şey artık bu topraklarda "mâzi" oldu.
Bunu kendi kendime itiraf edip etmeme noktasında çok direndim. İstedim ki korktuğum şey gerçek olsa bile gemiyi en son terkedenlerden biri olayım. Çevremdekiler -ki bunlar arasında vaktiyle beni bu meşakkatli yola büyük bir iştah ve iddiayla davet edenler hiç de azımsanmayacak sayıda- "Bırak bu kafayı artık, Türkiye'de devir değişti, câmia değişti. İyice demode olmadan zamana ayak uydur, savunduğun köşeli düşüncelerle arkaik kalıyorsun" dedikçe hiddetlendim, "Hadiyin len oradan" diye naralar attım, "Devir ya da toplumun ekseriyeti değişmedi, değişen yalnızca sizlersiniz. 28 Şubat'larla birlikte ayyuka çıkan inanç ve direnç erozyonu, ardından gelen dünya malı, makam, mevki, para, güzel kadın, zengin koca takıntıları… Gerçek olan şu ki asıl siz pes ettiniz ve 'yenilgi cepheniz'in saflarını sıklaştırarak vicdanlarınızı rahatlatmak istiyorsunuz! Ben ise çeyrek yüzyıldır durduğum yerden gayet memnunum. Size hayatta başarılar!"
Ta ki imânına kendiminkinden bile daha fazla güvendiğim, öncü konumundaki kimi adam ve kadınların bile "Sinema-TV üzerine yazıp çizerken gençliği ve etik değerleri gözetmen iyi güzel de biraz sert eleştiriler yapmıyor musun? Kültür-sanat işleri bu kadar derin bir ahlâkî titizliği kaldırmaz" tarzındaki o yapış yapış, buram buram post-modern teslimiyet kokan yarı tırsık üslûptaki eleştiri cümlelerine maruz kalmaya başlayana kadar sürdürdüm bu "İslâmî" direncimi…
Şimdiye dek karşısındaki inançlı kesim insanlarına doğru tek bir "uzlaşmacı adım" atmamış ve uzlaşma adına atılacak bütün adımların "kayıtsız şartsız kendisine doğru olmasını" istemiş zorba, jakoben, küstah, benmerkezci, merhametsiz bir "yeni toplum tasarımı" karşısında ilk cıvıtanlardan olup, onunla bir tür Mondros Mütarekesi yapmayı "çağa ayak uydurmak" sanan ve bu aşağılayıcı yolla kendisini sisteme kabul ettirebileceği yanılgısı içinde debelenip duran kişiliklerin her geçen gün, saat ve dakika âdeta bir mitoz bölünme canlısının mikroskop camındaki ürkütücü yayılışı gibi arttığını görüyor, gördükçe de hayatımın bundan sonraki bölümündeki düşünsel mücadelemde kiminle yol arkadaşlığı yapacağımı iyiden iyiye şaşırıyorum. Bugüne kadar aldığım binlerce okur mektubunun arasında, aynı kültür ikliminden bir tek "sinemacı meslektaş"ın bulunmaması, yalnızca ihmal ya da tesadüfle açıklanabilir mi?
Sinemada-televizyonda eşcinsellik, pornografi, şiddet, kaba dil, lümpenlik ve nihilist bir hayat algısına dönük zihin kirletici örnekler… Bu gibi "inanca dair" hassas konularda yakın geçmişte verdiğim yıpratıcı mücadeleler sırasında beni sürekli ve inadına yalnız bıraktı bütün o isimler…
Söylediklerimin aslında kendilerinin de imân ettikleri doğrular olduğunu bile bile…
Benzer türden bir ruhsal yorgunluğu, saygıdeğer meslektaşım Fatma Karabıyık Barbarosoğlu'nun "Yavaşlıyoruz" başlıklı dünkü yazısında da gördüm. Her satırına kayıtsız şartsız imzamı basacağım, nefis bir iç dökmeydi o yazı. İnternetteki arşivimizden mutlaka bulup okuyun. "Onurla direnenler" arasında yer alan Barbarosoğlu da aslında nicedir benim gibi yazılarında için için ağlıyor.
Çeyrek yüzyıllık bir çalışma hayatının getirdiği otomasyon yeteneğiyle bu sektördeki görevlerimi her gün bir saat düzeni içinde yerine getiriyorum; okuduğunuz sayfanın yazılarını da her hafta düzenli olarak yazıyorum. Vizyona giren yeni filmler, eski filmler, sinema ve televizyon sektöründeki sorunlar, kısa film sanatına destek verme çabası, temiz yayıncılık ideali, inancımızla çatışmayacak yeni bir sinema algısı oluşması için hem gazetemizde hem de kardeş kuruluşumuz TV Net'de binbir güçlük içinde sürdüğüm iki periyodik program… Yanısıra da -istisnasız hiç birini reddetmeden, tümüne iştirak etmeye çalıştığım- bir sürü yarışma ve bunlardaki jüri üyelikleri, paneller, konferanslar, radyo-tv konuklukları…
Dedim ya, ömrünüzü verdiğiniz bir alanda belli bir süre sonra otomatik bazı refleksler kazanıyorsunuz. Heybenizde her zaman kitlelere söyleyecek bir kaç anlamlı sözünüzün bulunması çok doğal. Ne kadar canınız sıkkın olursa olsun, yazarken ya da konuşurken herhangi bir düşünsel tıkanıklık yaşamıyorsunuz.
Fakat sorun şu ki toplumun bu dünyanın nimetlerini alabildiğine öncelemiş diğer kesimleri bir yana, biz "dindarlar" dahi 2000'lerin başlarından bu yana artık bambaşka bir dünyada yaşar olduk. Savunduğum düşüncelere benimle aynı değeri atfeden okurlardaki -nitelik ve nicelik açısından- yaşanan ürkütücü azalma, câmiada çığ hızıyla yayılan "kültürel başkalaşma", şimdiye kadar ödünsüz bir inatla yapıp ettiklerimi artık yavaş yavaş sorgulamama yol açıyor.
Ben, kimin için ve ne adına mücadele ediyorum?
Çünkü, gönderdikleri elektronik posta mesajlarına bir selam dahi vermeden başlayan, güçbela verdikleri selamı da "S.A." diye kısaltan, kendileri için atılan hiç bir iyi niyetli adımı beğenmeyen; çevrelerindeki herşeyi kendilerini helak edercesine eleştirmeyi, hep karamsar, hep olumsuz, hep alaycı, hep düşmanca tavırlar içinde olmayı "düşünce üretmek" sanan, saçları yarım kavanoz jöleye bulanmış genç adamlar ya da başörtülerinin altından en liberal hırslar, özentiler ve kimliksizlikleri nehir olup akan zamane dindarı genç bayanların karşısında kullandığım bu "didaktik lisan"ın saygıya değer bir karşılığı kalmadı gibi…
Kısacası, bir süredir duygusal olarak "eşik"teyim. Ve gücüm tükenip de o eşiği geçersem, hiç bozulmaca yok.
Çünkü herkesin bir sınırı vardır.

*Yeni Şafak 21/07/2007

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...