|

Bizim
Dönemimizin Sonu...*
Ali Murat Güven
Bir süredir, içimi feci
şekilde acıtan bir gerçekle yüzleşmenin keyifsizliğini yaşıyorum.
Çok uzun bir süre direndim bu gerçeğin karşısında; onunla yüzleşmeyi
gücümün yettiğince erteleyip durdum. Fakat, doğrusunu söylemek
gerekirse, bu erteleme çabaları her geçen gün anlamını biraz daha fazla
yitirir oldu. Sonunda da Cervantes'in Don Kişot'unun 21. yüzyıl
Türkiyesi'ndeki çağdaş bir versiyonuna dönüşmeye başladığımı hisseder
oldum.
Yeldeğirmenlerine karşı saldırıp duran yapayalnız bir adam…
İtiraf etmek gerekiyor ki "mütedeyyin câmia"nın hayatı algılama biçimi
açısından artık 1970'lerde ve 1980'lerde değiliz. Hattâ, bırakın o
dönemleri, 1990'ların ilk yarısına kadar bu kesime egemen olan "dik
duruş" bile şimdilerde -sanki Ortaçağ'dan söz edermişiz gibi- çok
uzaklarda bir tarihsel fantezi gibi gözüküyor.
Adına ister "İslâmcılık" deyin, ister "siyasal İslâm", ister "dinî
duyarlılık", isterse de "ümmet bilinci", benim bütün gençlik yıllarıma
yön veren ve bugünkü insanî kimliğimi biçimlendiren o şey artık bu
topraklarda "mâzi" oldu.
Bunu kendi kendime itiraf edip etmeme noktasında çok direndim. İstedim
ki korktuğum şey gerçek olsa bile gemiyi en son terkedenlerden biri
olayım. Çevremdekiler -ki bunlar arasında vaktiyle beni bu meşakkatli
yola büyük bir iştah ve iddiayla davet edenler hiç de azımsanmayacak
sayıda- "Bırak bu kafayı artık, Türkiye'de devir değişti, câmia değişti.
İyice demode olmadan zamana ayak uydur, savunduğun köşeli düşüncelerle
arkaik kalıyorsun" dedikçe hiddetlendim, "Hadiyin len oradan" diye
naralar attım, "Devir ya da toplumun ekseriyeti değişmedi, değişen
yalnızca sizlersiniz. 28 Şubat'larla birlikte ayyuka çıkan inanç ve
direnç erozyonu, ardından gelen dünya malı, makam, mevki, para, güzel
kadın, zengin koca takıntıları… Gerçek olan şu ki asıl siz pes ettiniz
ve 'yenilgi cepheniz'in saflarını sıklaştırarak vicdanlarınızı
rahatlatmak istiyorsunuz! Ben ise çeyrek yüzyıldır durduğum yerden gayet
memnunum. Size hayatta başarılar!"
Ta ki imânına kendiminkinden bile daha fazla güvendiğim, öncü
konumundaki kimi adam ve kadınların bile "Sinema-TV üzerine yazıp
çizerken gençliği ve etik değerleri gözetmen iyi güzel de biraz sert
eleştiriler yapmıyor musun? Kültür-sanat işleri bu kadar derin bir
ahlâkî titizliği kaldırmaz" tarzındaki o yapış yapış, buram buram
post-modern teslimiyet kokan yarı tırsık üslûptaki eleştiri cümlelerine
maruz kalmaya başlayana kadar sürdürdüm bu "İslâmî" direncimi…
Şimdiye dek karşısındaki inançlı kesim insanlarına doğru tek bir
"uzlaşmacı adım" atmamış ve uzlaşma adına atılacak bütün adımların
"kayıtsız şartsız kendisine doğru olmasını" istemiş zorba, jakoben,
küstah, benmerkezci, merhametsiz bir "yeni toplum tasarımı" karşısında
ilk cıvıtanlardan olup, onunla bir tür Mondros Mütarekesi yapmayı "çağa
ayak uydurmak" sanan ve bu aşağılayıcı yolla kendisini sisteme kabul
ettirebileceği yanılgısı içinde debelenip duran kişiliklerin her geçen
gün, saat ve dakika âdeta bir mitoz bölünme canlısının mikroskop
camındaki ürkütücü yayılışı gibi arttığını görüyor, gördükçe de
hayatımın bundan sonraki bölümündeki düşünsel mücadelemde kiminle yol
arkadaşlığı yapacağımı iyiden iyiye şaşırıyorum. Bugüne kadar aldığım
binlerce okur mektubunun arasında, aynı kültür ikliminden bir tek
"sinemacı meslektaş"ın bulunmaması, yalnızca ihmal ya da tesadüfle
açıklanabilir mi?
Sinemada-televizyonda eşcinsellik, pornografi, şiddet, kaba dil,
lümpenlik ve nihilist bir hayat algısına dönük zihin kirletici örnekler…
Bu gibi "inanca dair" hassas konularda yakın geçmişte verdiğim yıpratıcı
mücadeleler sırasında beni sürekli ve inadına yalnız bıraktı bütün o
isimler…
Söylediklerimin aslında kendilerinin de imân ettikleri doğrular olduğunu
bile bile…
Benzer türden bir ruhsal yorgunluğu, saygıdeğer meslektaşım Fatma
Karabıyık Barbarosoğlu'nun "Yavaşlıyoruz" başlıklı dünkü yazısında da
gördüm. Her satırına kayıtsız şartsız imzamı basacağım, nefis bir iç
dökmeydi o yazı. İnternetteki arşivimizden mutlaka bulup okuyun. "Onurla
direnenler" arasında yer alan Barbarosoğlu da aslında nicedir benim gibi
yazılarında için için ağlıyor.
Çeyrek yüzyıllık bir çalışma hayatının getirdiği otomasyon yeteneğiyle
bu sektördeki görevlerimi her gün bir saat düzeni içinde yerine
getiriyorum; okuduğunuz sayfanın yazılarını da her hafta düzenli olarak
yazıyorum. Vizyona giren yeni filmler, eski filmler, sinema ve
televizyon sektöründeki sorunlar, kısa film sanatına destek verme
çabası, temiz yayıncılık ideali, inancımızla çatışmayacak yeni bir
sinema algısı oluşması için hem gazetemizde hem de kardeş kuruluşumuz TV
Net'de binbir güçlük içinde sürdüğüm iki periyodik program… Yanısıra da
-istisnasız hiç birini reddetmeden, tümüne iştirak etmeye çalıştığım-
bir sürü yarışma ve bunlardaki jüri üyelikleri, paneller, konferanslar,
radyo-tv konuklukları…
Dedim ya, ömrünüzü verdiğiniz bir alanda belli bir süre sonra otomatik
bazı refleksler kazanıyorsunuz. Heybenizde her zaman kitlelere
söyleyecek bir kaç anlamlı sözünüzün bulunması çok doğal. Ne kadar
canınız sıkkın olursa olsun, yazarken ya da konuşurken herhangi bir
düşünsel tıkanıklık yaşamıyorsunuz.
Fakat sorun şu ki toplumun bu dünyanın nimetlerini alabildiğine
öncelemiş diğer kesimleri bir yana, biz "dindarlar" dahi 2000'lerin
başlarından bu yana artık bambaşka bir dünyada yaşar olduk. Savunduğum
düşüncelere benimle aynı değeri atfeden okurlardaki -nitelik ve nicelik
açısından- yaşanan ürkütücü azalma, câmiada çığ hızıyla yayılan
"kültürel başkalaşma", şimdiye kadar ödünsüz bir inatla yapıp
ettiklerimi artık yavaş yavaş sorgulamama yol açıyor.
Ben, kimin için ve ne adına mücadele ediyorum?
Çünkü, gönderdikleri elektronik posta mesajlarına bir selam dahi
vermeden başlayan, güçbela verdikleri selamı da "S.A." diye kısaltan,
kendileri için atılan hiç bir iyi niyetli adımı beğenmeyen;
çevrelerindeki herşeyi kendilerini helak edercesine eleştirmeyi, hep
karamsar, hep olumsuz, hep alaycı, hep düşmanca tavırlar içinde olmayı
"düşünce üretmek" sanan, saçları yarım kavanoz jöleye bulanmış genç
adamlar ya da başörtülerinin altından en liberal hırslar, özentiler ve
kimliksizlikleri nehir olup akan zamane dindarı genç bayanların
karşısında kullandığım bu "didaktik lisan"ın saygıya değer bir karşılığı
kalmadı gibi…
Kısacası, bir süredir duygusal olarak "eşik"teyim. Ve gücüm tükenip de o
eşiği geçersem, hiç bozulmaca yok.
Çünkü herkesin bir sınırı vardır.
*Yeni Şafak 21/07/2007 |