|

Seçim Sonuçları ve Muhtemel
Gelişmeler
AKP,
tahmin edildiği üzere, 22 Temmuz seçimlerinde tek başına hükümet kuracak
çoğunluğu elde etti. Her ne kadar kamuoyu yoklamalarının çoğunda %
47'lik bir oy oranı tahmin edilmiyor idiyse de, AKP'nin bu seçimlerden
birinci parti olarak çıkacağını ve oylarını da artıracağını herkes
görüyor ve hesabını ona göre yapıyordu. Cumhurbaşkanlığı seçimleri
sürecinin, 'mağdur' AKP'ye oy katkısında bulunacağına kuşku yoktu.
Beklenilmeyen tek şey, AKP'nin % 47'lik bir oy oranını elde edebileceği
hususuydu. Ancak özellikle DYP ve ANAP'ın DP çatışı altında birleşme
teşebbüslerinin, beklendiğinin aksine bir sonuç vermesi ve sağ tabanda
ciddi bir 'tepki' doğurması nedeniyle, ayrıca da bir önceki seçimlerde
Genç Parti'ye giden oyların büyük bölümünün de, bu seçimlerde Genç
Parti'nin ümit vermemesi ve bu 'tepki' rüzgarının güçlü esmesinden
dolayı AKP'ye gitmesi yüzünden, AKP bu oranda oy alabildi. Özetle, AKP,
sağ seçmenin oylarının büyük bölümünü kendi bünyesinde topladığı için bu
oranda oy aldı. MHP'nin % 14.3'lük oy oranına ulaşması da, bu trendi
etkileyemedi. Zira daha önceki yorumlarımızda da altını çizerek ifade
ettiğimiz gibi, AKP, Cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşanan krizden
'nemalanabileceği' bir vasatın doğduğunu görmüştü ve zaten bu yüzden
erken seçim kararını da kendisi aldı. Erdoğan'ın bu sene başında yaptığı
bütün açıklamalarda seçimlerin normal tarihi olan Kasım 2007'de
yapılacağı yönündeki beyanından dönmesinin ardında da zaten ortaya çıkan
yeni 'fırsat'ın görülmüş olması yatıyordu. Elbette ki AKP
yöneticilerinin Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde ortaya çıkan
gerginliği, CHP'yi de sürece dahil ederek, oya tahvil etme niyeti baştan
beri vardı. Fakat bu niyet, iki alternatifli bir stratejinin sadece bir
ayağını oluşturuyordu ve 'A Planı' içerisinde değildi. A Planı'nda
iktidar gücünün kamuoyuna gösterilmesi babında Abdullah Gül'ün
cumhurbaşkanı seçtirilmesi taktiği vardı. Fakat bu taktik, sonuç
vermeyecek gibi göründükten sonra, AKP, B Planı'na geçti ve erken seçim
ilan ederek, ikinci bir dönem iktidar olmanın yolunu aradı. Bu plan, şu
an itibarıyla tutmuş görünüyor. AKP, tek başına hükümet kuracak güce
ulaşmış bulunuyor. Ancak bu, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeni bir kriz
olmayacağı anlamına mı geliyor? İşte bu konu üzerinde durulması
gerekmektedir.
Her ne kadar, AKP'nin aldığı oy oranı, ve MHP'nin ılımlı tutumu,
Abdullah Gül'ün bile cumhurbaşkanı seçilebileceği bir vasatın oluştuğunu
gösterse de, bu noktada bazı sıkıntıların olabileceği dikkatlerden
kaçmamalıdır. Bu noktada, Baykal'ın, seçim sonuçlarının açıklanmasından
sonra yaptığı ilk açıklamada: "rejim sorunu hala devam ediyor!"
ifadesini kullanmasına dikkat edilmelidir. CHP'nin aldığı bu oy
oranından sonra, Baykal'ın, bazı laik, sol ve Kemalist kesimleri yine
miting meydanlarında seferber ederek, görece bir kamuoyu baskısı
yaratması zor görünüyor. Fakat bu beyandan Baykal'ın 'gerginlik'
stratejisini devam ettirmek istediği anlamını çıkarmak mümkündür. Bunun
da Baykal açısından 'mantıklı' bir gerekçesi vardır. Çünkü Baykal da bu
seçimlerde gerginlik siyasetinden nemalanmayı istemiş ve böylece oy
oranlarını artırmayı hedeflemiştir. Ancak süreç içerisindeki tutumu
yüzünden, bu siyasetten beklediği oranda nemalanamamıştır. Bilakis
gerginlik siyaseti, açıkça AKP'ye yaramıştır. Fakat gelinen bu durumda,
Baykal'ın önceki tutumunu sürdürmekten başka pek çaresi de kalmamış
görünmektedir. Yani yeni dönemde 'ılımlı' bir siyaset izlemeyi tercih
etse, önceki dönemdeki tavrıyla çelişecektir. O halde geriye tek çare,
gerginlik stratejisine devam etmek kalmaktadır. İşte Baykal'ın
açıklamasını bu şekilde yorumlamak mümkündür.
Peki CHP'nin yeni dönemdeki stratejisi yine bu olursa, AKP'nin istediği
adayın cumhurbaşkanlığı köşküne çıkmasına engel olunabilecek midir? Yani
bir takım laik ve Kemalist vakıf ve derneklerin ve zinde güçlerin
desteği yine alınabilecek midir? Seçimden çıkan tabloya bakıldığında bu
zor görünmektedir. Ancak Baykal'ın açıklamasına bakıldığında, şöyle bir
çıkarımda bulunmak mümkündür: Baykal ortamı daha da germeye
çalışacaktır. Eğer bunu yaparsa, o zaman hem siyasi kariyeri açısından
daha büyük bir 'risk'i göze alıyor demektir; hem de gerginliğin sahiden
bir 'rejim sorunu' haline dönüşmesine bu kez daha çok katkı yapacak
demektir. Her ne kadar Baykal'ın yaptığı ilk konuşmadan sonra, bugüne
değin benzeri bir beyanatı olmamışsa da, böyle bir siyaseti izlemesi,
ihtimal dahilindedir. Fakat yeniden vurgulayalım ki, Baykal'ın eli,
artık seçimlerden öncesi kadar 'güçlü' değildir. Parti içi muhalefetin
de seslerini giderek yükseltmesi, Baykal'ın gerginlik stratejisine devam
etmesi şansını olumsuz yönde etkileyecektir. Fakat öyle görünüyor ki,
Baykal'ın bu son beyanatı, gerginlik stratejisinin, elinde kalan son
şansı olduğunu düşündüğünü göstermektedir.
Peki Baykal için durum böyle olmakla birlikte, Nisan ayındaki
Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde, Abdullah Gül'ün köşke çıkmaması
için kampanya başlatanların durumu ne olacaktır? Eğer MHP'nin desteğiyle
Abdullah Gül (veya eşi başörtülü olan başka biri) cumhurbaşkanı
seçilirse, bunca miting ve tepki nereye gidecektir? Daha doğrusu, eşi
başörtülü olan bir Cumhurbaşkanı'nı Çankaya Köşkü'nde görmek istemeyen
kesimlerin, bu duruma tepkisiz kalacakları mı düşünülecektir. Hayır,
bunu düşünmemek gerekir. Çünkü ortam, hala belli ölçüde sıcaklığını
korumaktadır ve bu yönde tepkilerin bir şekilde devam edeceği
beklenmelidir. Bu tepkilerin, belki legal platformda sonucu değiştirmesi
mümkün olamayabilecektir, ancak tepkilerin devamı halinde, 'siyaset'in
bundan etkileneceğine kuşku yoktur. Bu ise, 'laiklik' kavramı üzerindeki
tartışmaların daha yoğun bir şekilde sürmesi anlamına gelir ki, bu
yöndeki tartışmaların 'gerginliği' besleyeceğine kuşku yoktur. Eğer
gerginlik ortamını besleyecek gelişmeler devam ederse, AKP'nin aldığı %
47'lik oy oranının, 'rejim sorunu' haline getirilecek tartışmaları
bitirmeye gücünün yetmeyeceği söylenebilir. Fakat burada şu hususu da
göz önünde bulundurmak gerekir ki, aslında başörtüsü üzerinden tartışma
yürüten laik-Kemalist-Batıcı kesimlerin, tartışmaları 'sistemin
meşruiyeti'ne zarar verecek boyutlara götürmeme yönünde de bir
hassasiyetleri vardır. Zira bu, onların çıkarlarına uygundur. Laiklik
konusunda sağ tandanslı partileri sıkıştıran bu kesimler, bu partilerin
tabanlarını 'sistem-dışı' bir pozisyona (kendi elleriyle) sürüklemezler,
bu konuda da son derece hassastırlar. Dolayısıyla, eğer gerginlik
siyasetini sürdürmeye devam edeceklerse, bunu, 22 Temmuz seçimlerinden
çıkan sonucu, bir ölçüde 'kabullenecekleri' sınıra kadar yapacaklardır.
Bu sınırın ötesine geçmemeye dikkat edeceklerdir.
Meclise DTP'ye iltihak etmeyi planlayan bağımsız milletvekillerinin ve
MHP'nin girmesi de, yeni dönemin bazı açılardan farklı gelişmeleri
beraberinde getirebileceği şeklinde yorumlanabilir. Nitekim bunların
başında, MHP ve DTP'nin, bu dönemde, görece 'ılımlı' bir siyaset
izleyecekleri yönünde verdikleri ilk sinyaller gelmektedir. Şu anda, bu
iki partinin arasında mecliste sürekli kavga çıkacağı yönünde kamuoyunda
var olan izlenimi destekleyecek bir görüntü yoktur. Her ne kadar tüzel
kişilik olarak bir açıklamaları olmamakla birlikte, her iki parti de,
değişik isimleri vasıtasıyla, mecliste 'kavga çıkarmadan'
çalışacaklarına dair beyanlarda bulunmaktadırlar. Bu, her iki partinin
de aslında, yeni dönemde izlemeyi düşündüğü bir 'strateji' olarak
görülmelidir. MHP, öyle görünüyor ki, bir sonraki seçimleri hedefleyip;
iktidara gelebilmek için, kamuoyundaki 'ılımlılık' trendinden istifade
etmeyi düşünmektedir. Bu nedenle, Abdullah Gül'ün dahi cumhurbaşkanı
seçilmesine 'dolaylı katkı' sağlayabileceğine dair işaretler
vermektedir. Aynı şekilde, DTP'li milletvekilleri de, meclis içinde
(veya dışında) 'görece ılımlı' bir üslup ve tarz ile siyaset
yapacaklarına dair işaretler vermektedir. Bu işaretler, AKP ve MHP için,
ılımlılık trendine uygun siyasi duruş olarak değerlendirilebilirse de,
DTP için, böyle bir kaygı açıklayıcı değildir. DTP için, başka bir şey
düşünmek gerekir ki, o da, bu parti kanalıyla, PKK'yı destekleyen
unsurların sistem-içi mücadele alanına çekme hedefidir. Bu hedef, artık
yaşanan süreç sonunda, sadece sistemin asli unsurlarının istediği bir
şey olmaktan çıkmış, bilakis PKK'yı destekleyen unsurlar arasında da
taraftar bulmaktadır. Kuzey Irak'taki gelişmelerle birlikte
düşünüldüğünde, gerçekten PKK üzerindeki baskının artmakta olduğu
görülebilecektir. Bu, PKK içindeki kimi unsurların, sistem-içi mücadele
seçeneğini ciddi olarak düşünmesi için bir 'harici etki' olarak
görülmelidir. Çünkü Amerikan askerlerinin Irak'taki asayişi sağlama
görevi büyük ölçüde Iraklı güvenlik güçlerine devr edildiği zaman,
PKK'nın Kuzey Irak'taki varlığı tehdit altında kalacaktır. Hatta bu
tehdit, bizzat o bölgedeki Barzani ve Talabani güçlerinden gelecektir.
Çünkü o zaman, Barzani ve Talabani'nin güçleri, Irak hükümeti adına
bölgedeki asayişten sorumlu olacaktır. Bu ise, PKK'nın, Kuzey Irak'ta
resmen "gayri meşru bir silahlı terör örgütü" olarak ilan edilmesi
anlamına gelecektir ki, bu durumda, örgütün Kuzey Irak'ta barınması
zorlaşacaktır. Türkiye'de de benzeri bir baskının uygulanacağı hesap
edildiğinde, bazı PKK unsurlarının, sistem-içi varolma seçeneğini
'düşünecekleri' görülebilir. Peki bu son seçimlerden sonra ortaya çıkan
durumu, yeni döneme bir hazırlık olarak değerlendirmek mümkün müdür? Şu
anki veriler böyle bir stratejinin açık ve belirli bir şekilde
uygulandığını göstermese de, sürecin ilerleyen evrelerinde, Kürt
unsurlar üzerinde, böyle bir 'baskı'nın doğacağı beklenebilir. Burada
söylenebilecek olan şey, gerek PKK içindeki yeni sürece sıcak bakan
kesimlerin, gerekse sistem içerisinde bu süreci destekleyen kesimlerin,
ellerindeki fırsatları kullanmak isteyecekleridir. Bu noktada alınacak
her mesafe, şiddet yanlılarının da seslerini daha fazla çıkarmaları gibi
bir sonuç doğurabilir; ancak, bu, sürecin doğal faturaları olarak
görülmelidir ve bu süreçten beklentisi olan kesimler de, bu faturayı
ödemenin göze alınmaya değer olduğunun bilincindedirler.
Seçimlerin sonuçları üzerine söylenmesi gereken bir başka husus da,
AKP'nin aldığı oy oranının, bir çok medya çevresi tarafından, "istikrara
ve özgürlüğe verilmiş destek" olarak yorumlanmasıdır. Bu, bilinçli bir
şekilde ve AKP'ye 'görevlerini hatırlatmak' için yapılmaktadır. Medyada:
"bunca oy boşuna verilmemiştir; AKP üzerine düşeni yapmalıdır" şeklinde
ifade edilen cümleleri aslında şöyle yorumlamak gerekir: AKP, bu kadar
oyu almakla, sistemin isteklerini daha çok yerine getirmek durumunda
kalacaktır! Evet, garip görünebilir, ama bu böyledir. Çünkü her ne kadar
geniş kitleler, Türkiye'deki siyasi sistemin işleyişinden haberdar
olmasa ve bu oyları bunun için vermiş olmasalar da, % 47'lik oy oranı,
Ömer Seyfettin'in 'Diyet' hikayesinde olduğu gibi, AKP'ye "borç olarak
verilmiştir." AKP bu borç baskısını üzerinde hissedecektir. Bir önceki
dönemde, bu tür baskılar yüzünden, nasıl ki 'İslam'la ilişkilendirilmeme
noktasında titizlik gösterdiyse, bu dönemde bu titizliği daha da fazla
göstermek durumunda kalacaktır. Evet, bir çoklarının sandığının aksine,
AKP % 47 oy aldı diye, (örneğin başörtüsünün üniversitelerde serbest
bırakılması gibi) 'dindar' tabanı sevindirecek bazı icraatlara girişecek
değildir. Bilakis bu kadar çok oy olması, üzerindeki baskının daha fazla
olacağı şeklinde görülmelidir. Nitekim, daha şimdiden medyada başlayan
kampanya da, bunu göstermektedir.
Peki bu, neden böyle olmaktadır? İşte bu soru önemlidir ve cevabı
üzerinde de çokça düşünülmelidir. Bu böyle olmaktadır, çünkü 'oy'
denilen şey ile, başörtüsünün serbest bırakılması konusu, 'özü
itibarıyla farklı' iki alanın konularıdırlar. Türkiye'deki seçim
sisteminde, 'oy' mekanizması, asla örneğin Cumhuriyet'in temel
nitelikleriyle ilgili olarak bir tartışma çıktığında 'elverişli' bir
araç değildir. Olsa olsa, 'çıkar' temelinde ortaya çıkan sorunları
çözmek için kullanılan bir vasıtadır. Yani Türkiye'de 'oy verme',
ideolojik (veya kelimenin tam manasıyla 'siyasal') bir eylem değildir.
Fakat 'başörtüsü', gelinen aşama itibarıyla, artık bir 'ideolojik'
mücadelenin sembolü haline gelmiş (veya getirilmiştir.) Bu yüzden,
başörtüsü meselesinin hallini, alınan oy oranıyla ölçmek yanıltıcı olur.
Eğer durum bu ise (ki öyledir), AKP, aldığı % 47'lik oy oranıyla da, bu
konuda hiçbir şey yapmayacaktır. Bilakis, bu konuda daha fazla baskıya
maruz kalacaktır. Bu gibi durumlarda ise, AKP gibi partilerin değişmez
refleksi, geri adım atmak şeklinde olmuştur, bundan sonra da böyle
olacağını beklemek yanıltıcı olmaz. Hatta burada şu dahi söylenebilir:
AKP'nin aldığı % 47'lik oy oranı, Türkiye'de değişik mahfillerde, İslam
adına faaliyet gösteren kesimler üzerindeki baskının, (bizzat AKP
vasıtasıyla) artması gibi bir sonuç da doğurabilir. Çünkü laik ve
Kemalist kesimlerin bu noktada daha fazla sıkıştırma siyaseti izlemesi
durumunda, mevcut siyasi sınırlar içerisinde hareket etmeyi baştan kabul
etmiş bir partinin, (üstelik aldığı oy oranını kaybetmeme endişesini
daha çok hissederek) sistemin banilerine daha çok destek olması
beklenebilir. Böyle bir risk yeni dönemde vardır ve geçmiş döneme göre,
ihtimali de daha fazladır. |