Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 344 | Ağustos  2007

                   

 

 


Seçim Sonuçları ve Muhtemel Gelişmeler

AKP, tahmin edildiği üzere, 22 Temmuz seçimlerinde tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde etti. Her ne kadar kamuoyu yoklamalarının çoğunda % 47'lik bir oy oranı tahmin edilmiyor idiyse de, AKP'nin bu seçimlerden birinci parti olarak çıkacağını ve oylarını da artıracağını herkes görüyor ve hesabını ona göre yapıyordu. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinin, 'mağdur' AKP'ye oy katkısında bulunacağına kuşku yoktu. Beklenilmeyen tek şey, AKP'nin % 47'lik bir oy oranını elde edebileceği hususuydu. Ancak özellikle DYP ve ANAP'ın DP çatışı altında birleşme teşebbüslerinin, beklendiğinin aksine bir sonuç vermesi ve sağ tabanda ciddi bir 'tepki' doğurması nedeniyle, ayrıca da bir önceki seçimlerde Genç Parti'ye giden oyların büyük bölümünün de, bu seçimlerde Genç Parti'nin ümit vermemesi ve bu 'tepki' rüzgarının güçlü esmesinden dolayı AKP'ye gitmesi yüzünden, AKP bu oranda oy alabildi. Özetle, AKP, sağ seçmenin oylarının büyük bölümünü kendi bünyesinde topladığı için bu oranda oy aldı. MHP'nin % 14.3'lük oy oranına ulaşması da, bu trendi etkileyemedi. Zira daha önceki yorumlarımızda da altını çizerek ifade ettiğimiz gibi, AKP, Cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşanan krizden 'nemalanabileceği' bir vasatın doğduğunu görmüştü ve zaten bu yüzden erken seçim kararını da kendisi aldı. Erdoğan'ın bu sene başında yaptığı bütün açıklamalarda seçimlerin normal tarihi olan Kasım 2007'de yapılacağı yönündeki beyanından dönmesinin ardında da zaten ortaya çıkan yeni 'fırsat'ın görülmüş olması yatıyordu. Elbette ki AKP yöneticilerinin Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde ortaya çıkan gerginliği, CHP'yi de sürece dahil ederek, oya tahvil etme niyeti baştan beri vardı. Fakat bu niyet, iki alternatifli bir stratejinin sadece bir ayağını oluşturuyordu ve 'A Planı' içerisinde değildi. A Planı'nda iktidar gücünün kamuoyuna gösterilmesi babında Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçtirilmesi taktiği vardı. Fakat bu taktik, sonuç vermeyecek gibi göründükten sonra, AKP, B Planı'na geçti ve erken seçim ilan ederek, ikinci bir dönem iktidar olmanın yolunu aradı. Bu plan, şu an itibarıyla tutmuş görünüyor. AKP, tek başına hükümet kuracak güce ulaşmış bulunuyor. Ancak bu, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeni bir kriz olmayacağı anlamına mı geliyor? İşte bu konu üzerinde durulması gerekmektedir.
Her ne kadar, AKP'nin aldığı oy oranı, ve MHP'nin ılımlı tutumu, Abdullah Gül'ün bile cumhurbaşkanı seçilebileceği bir vasatın oluştuğunu gösterse de, bu noktada bazı sıkıntıların olabileceği dikkatlerden kaçmamalıdır. Bu noktada, Baykal'ın, seçim sonuçlarının açıklanmasından sonra yaptığı ilk açıklamada: "rejim sorunu hala devam ediyor!" ifadesini kullanmasına dikkat edilmelidir. CHP'nin aldığı bu oy oranından sonra, Baykal'ın, bazı laik, sol ve Kemalist kesimleri yine miting meydanlarında seferber ederek, görece bir kamuoyu baskısı yaratması zor görünüyor. Fakat bu beyandan Baykal'ın 'gerginlik' stratejisini devam ettirmek istediği anlamını çıkarmak mümkündür. Bunun da Baykal açısından 'mantıklı' bir gerekçesi vardır. Çünkü Baykal da bu seçimlerde gerginlik siyasetinden nemalanmayı istemiş ve böylece oy oranlarını artırmayı hedeflemiştir. Ancak süreç içerisindeki tutumu yüzünden, bu siyasetten beklediği oranda nemalanamamıştır. Bilakis gerginlik siyaseti, açıkça AKP'ye yaramıştır. Fakat gelinen bu durumda, Baykal'ın önceki tutumunu sürdürmekten başka pek çaresi de kalmamış görünmektedir. Yani yeni dönemde 'ılımlı' bir siyaset izlemeyi tercih etse, önceki dönemdeki tavrıyla çelişecektir. O halde geriye tek çare, gerginlik stratejisine devam etmek kalmaktadır. İşte Baykal'ın açıklamasını bu şekilde yorumlamak mümkündür.
Peki CHP'nin yeni dönemdeki stratejisi yine bu olursa, AKP'nin istediği adayın cumhurbaşkanlığı köşküne çıkmasına engel olunabilecek midir? Yani bir takım laik ve Kemalist vakıf ve derneklerin ve zinde güçlerin desteği yine alınabilecek midir? Seçimden çıkan tabloya bakıldığında bu zor görünmektedir. Ancak Baykal'ın açıklamasına bakıldığında, şöyle bir çıkarımda bulunmak mümkündür: Baykal ortamı daha da germeye çalışacaktır. Eğer bunu yaparsa, o zaman hem siyasi kariyeri açısından daha büyük bir 'risk'i göze alıyor demektir; hem de gerginliğin sahiden bir 'rejim sorunu' haline dönüşmesine bu kez daha çok katkı yapacak demektir. Her ne kadar Baykal'ın yaptığı ilk konuşmadan sonra, bugüne değin benzeri bir beyanatı olmamışsa da, böyle bir siyaseti izlemesi, ihtimal dahilindedir. Fakat yeniden vurgulayalım ki, Baykal'ın eli, artık seçimlerden öncesi kadar 'güçlü' değildir. Parti içi muhalefetin de seslerini giderek yükseltmesi, Baykal'ın gerginlik stratejisine devam etmesi şansını olumsuz yönde etkileyecektir. Fakat öyle görünüyor ki, Baykal'ın bu son beyanatı, gerginlik stratejisinin, elinde kalan son şansı olduğunu düşündüğünü göstermektedir.
Peki Baykal için durum böyle olmakla birlikte, Nisan ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde, Abdullah Gül'ün köşke çıkmaması için kampanya başlatanların durumu ne olacaktır? Eğer MHP'nin desteğiyle Abdullah Gül (veya eşi başörtülü olan başka biri) cumhurbaşkanı seçilirse, bunca miting ve tepki nereye gidecektir? Daha doğrusu, eşi başörtülü olan bir Cumhurbaşkanı'nı Çankaya Köşkü'nde görmek istemeyen kesimlerin, bu duruma tepkisiz kalacakları mı düşünülecektir. Hayır, bunu düşünmemek gerekir. Çünkü ortam, hala belli ölçüde sıcaklığını korumaktadır ve bu yönde tepkilerin bir şekilde devam edeceği beklenmelidir. Bu tepkilerin, belki legal platformda sonucu değiştirmesi mümkün olamayabilecektir, ancak tepkilerin devamı halinde, 'siyaset'in bundan etkileneceğine kuşku yoktur. Bu ise, 'laiklik' kavramı üzerindeki tartışmaların daha yoğun bir şekilde sürmesi anlamına gelir ki, bu yöndeki tartışmaların 'gerginliği' besleyeceğine kuşku yoktur. Eğer gerginlik ortamını besleyecek gelişmeler devam ederse, AKP'nin aldığı % 47'lik oy oranının, 'rejim sorunu' haline getirilecek tartışmaları bitirmeye gücünün yetmeyeceği söylenebilir. Fakat burada şu hususu da göz önünde bulundurmak gerekir ki, aslında başörtüsü üzerinden tartışma yürüten laik-Kemalist-Batıcı kesimlerin, tartışmaları 'sistemin meşruiyeti'ne zarar verecek boyutlara götürmeme yönünde de bir hassasiyetleri vardır. Zira bu, onların çıkarlarına uygundur. Laiklik konusunda sağ tandanslı partileri sıkıştıran bu kesimler, bu partilerin tabanlarını 'sistem-dışı' bir pozisyona (kendi elleriyle) sürüklemezler, bu konuda da son derece hassastırlar. Dolayısıyla, eğer gerginlik siyasetini sürdürmeye devam edeceklerse, bunu, 22 Temmuz seçimlerinden çıkan sonucu, bir ölçüde 'kabullenecekleri' sınıra kadar yapacaklardır. Bu sınırın ötesine geçmemeye dikkat edeceklerdir.
Meclise DTP'ye iltihak etmeyi planlayan bağımsız milletvekillerinin ve MHP'nin girmesi de, yeni dönemin bazı açılardan farklı gelişmeleri beraberinde getirebileceği şeklinde yorumlanabilir. Nitekim bunların başında, MHP ve DTP'nin, bu dönemde, görece 'ılımlı' bir siyaset izleyecekleri yönünde verdikleri ilk sinyaller gelmektedir. Şu anda, bu iki partinin arasında mecliste sürekli kavga çıkacağı yönünde kamuoyunda var olan izlenimi destekleyecek bir görüntü yoktur. Her ne kadar tüzel kişilik olarak bir açıklamaları olmamakla birlikte, her iki parti de, değişik isimleri vasıtasıyla, mecliste 'kavga çıkarmadan' çalışacaklarına dair beyanlarda bulunmaktadırlar. Bu, her iki partinin de aslında, yeni dönemde izlemeyi düşündüğü bir 'strateji' olarak görülmelidir. MHP, öyle görünüyor ki, bir sonraki seçimleri hedefleyip; iktidara gelebilmek için, kamuoyundaki 'ılımlılık' trendinden istifade etmeyi düşünmektedir. Bu nedenle, Abdullah Gül'ün dahi cumhurbaşkanı seçilmesine 'dolaylı katkı' sağlayabileceğine dair işaretler vermektedir. Aynı şekilde, DTP'li milletvekilleri de, meclis içinde (veya dışında) 'görece ılımlı' bir üslup ve tarz ile siyaset yapacaklarına dair işaretler vermektedir. Bu işaretler, AKP ve MHP için, ılımlılık trendine uygun siyasi duruş olarak değerlendirilebilirse de, DTP için, böyle bir kaygı açıklayıcı değildir. DTP için, başka bir şey düşünmek gerekir ki, o da, bu parti kanalıyla, PKK'yı destekleyen unsurların sistem-içi mücadele alanına çekme hedefidir. Bu hedef, artık yaşanan süreç sonunda, sadece sistemin asli unsurlarının istediği bir şey olmaktan çıkmış, bilakis PKK'yı destekleyen unsurlar arasında da taraftar bulmaktadır. Kuzey Irak'taki gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde, gerçekten PKK üzerindeki baskının artmakta olduğu görülebilecektir. Bu, PKK içindeki kimi unsurların, sistem-içi mücadele seçeneğini ciddi olarak düşünmesi için bir 'harici etki' olarak görülmelidir. Çünkü Amerikan askerlerinin Irak'taki asayişi sağlama görevi büyük ölçüde Iraklı güvenlik güçlerine devr edildiği zaman, PKK'nın Kuzey Irak'taki varlığı tehdit altında kalacaktır. Hatta bu tehdit, bizzat o bölgedeki Barzani ve Talabani güçlerinden gelecektir. Çünkü o zaman, Barzani ve Talabani'nin güçleri, Irak hükümeti adına bölgedeki asayişten sorumlu olacaktır. Bu ise, PKK'nın, Kuzey Irak'ta resmen "gayri meşru bir silahlı terör örgütü" olarak ilan edilmesi anlamına gelecektir ki, bu durumda, örgütün Kuzey Irak'ta barınması zorlaşacaktır. Türkiye'de de benzeri bir baskının uygulanacağı hesap edildiğinde, bazı PKK unsurlarının, sistem-içi varolma seçeneğini 'düşünecekleri' görülebilir. Peki bu son seçimlerden sonra ortaya çıkan durumu, yeni döneme bir hazırlık olarak değerlendirmek mümkün müdür? Şu anki veriler böyle bir stratejinin açık ve belirli bir şekilde uygulandığını göstermese de, sürecin ilerleyen evrelerinde, Kürt unsurlar üzerinde, böyle bir 'baskı'nın doğacağı beklenebilir. Burada söylenebilecek olan şey, gerek PKK içindeki yeni sürece sıcak bakan kesimlerin, gerekse sistem içerisinde bu süreci destekleyen kesimlerin, ellerindeki fırsatları kullanmak isteyecekleridir. Bu noktada alınacak her mesafe, şiddet yanlılarının da seslerini daha fazla çıkarmaları gibi bir sonuç doğurabilir; ancak, bu, sürecin doğal faturaları olarak görülmelidir ve bu süreçten beklentisi olan kesimler de, bu faturayı ödemenin göze alınmaya değer olduğunun bilincindedirler.
Seçimlerin sonuçları üzerine söylenmesi gereken bir başka husus da, AKP'nin aldığı oy oranının, bir çok medya çevresi tarafından, "istikrara ve özgürlüğe verilmiş destek" olarak yorumlanmasıdır. Bu, bilinçli bir şekilde ve AKP'ye 'görevlerini hatırlatmak' için yapılmaktadır. Medyada: "bunca oy boşuna verilmemiştir; AKP üzerine düşeni yapmalıdır" şeklinde ifade edilen cümleleri aslında şöyle yorumlamak gerekir: AKP, bu kadar oyu almakla, sistemin isteklerini daha çok yerine getirmek durumunda kalacaktır! Evet, garip görünebilir, ama bu böyledir. Çünkü her ne kadar geniş kitleler, Türkiye'deki siyasi sistemin işleyişinden haberdar olmasa ve bu oyları bunun için vermiş olmasalar da, % 47'lik oy oranı, Ömer Seyfettin'in 'Diyet' hikayesinde olduğu gibi, AKP'ye "borç olarak verilmiştir." AKP bu borç baskısını üzerinde hissedecektir. Bir önceki dönemde, bu tür baskılar yüzünden, nasıl ki 'İslam'la ilişkilendirilmeme noktasında titizlik gösterdiyse, bu dönemde bu titizliği daha da fazla göstermek durumunda kalacaktır. Evet, bir çoklarının sandığının aksine, AKP % 47 oy aldı diye, (örneğin başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılması gibi) 'dindar' tabanı sevindirecek bazı icraatlara girişecek değildir. Bilakis bu kadar çok oy olması, üzerindeki baskının daha fazla olacağı şeklinde görülmelidir. Nitekim, daha şimdiden medyada başlayan kampanya da, bunu göstermektedir.
Peki bu, neden böyle olmaktadır? İşte bu soru önemlidir ve cevabı üzerinde de çokça düşünülmelidir. Bu böyle olmaktadır, çünkü 'oy' denilen şey ile, başörtüsünün serbest bırakılması konusu, 'özü itibarıyla farklı' iki alanın konularıdırlar. Türkiye'deki seçim sisteminde, 'oy' mekanizması, asla örneğin Cumhuriyet'in temel nitelikleriyle ilgili olarak bir tartışma çıktığında 'elverişli' bir araç değildir. Olsa olsa, 'çıkar' temelinde ortaya çıkan sorunları çözmek için kullanılan bir vasıtadır. Yani Türkiye'de 'oy verme', ideolojik (veya kelimenin tam manasıyla 'siyasal') bir eylem değildir. Fakat 'başörtüsü', gelinen aşama itibarıyla, artık bir 'ideolojik' mücadelenin sembolü haline gelmiş (veya getirilmiştir.) Bu yüzden, başörtüsü meselesinin hallini, alınan oy oranıyla ölçmek yanıltıcı olur. Eğer durum bu ise (ki öyledir), AKP, aldığı % 47'lik oy oranıyla da, bu konuda hiçbir şey yapmayacaktır. Bilakis, bu konuda daha fazla baskıya maruz kalacaktır. Bu gibi durumlarda ise, AKP gibi partilerin değişmez refleksi, geri adım atmak şeklinde olmuştur, bundan sonra da böyle olacağını beklemek yanıltıcı olmaz. Hatta burada şu dahi söylenebilir: AKP'nin aldığı % 47'lik oy oranı, Türkiye'de değişik mahfillerde, İslam adına faaliyet gösteren kesimler üzerindeki baskının, (bizzat AKP vasıtasıyla) artması gibi bir sonuç da doğurabilir. Çünkü laik ve Kemalist kesimlerin bu noktada daha fazla sıkıştırma siyaseti izlemesi durumunda, mevcut siyasi sınırlar içerisinde hareket etmeyi baştan kabul etmiş bir partinin, (üstelik aldığı oy oranını kaybetmeme endişesini daha çok hissederek) sistemin banilerine daha çok destek olması beklenebilir. Böyle bir risk yeni dönemde vardır ve geçmiş döneme göre, ihtimali de daha fazladır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info