Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 348 | Aralık  2007

                   

 

 


                           

Ahlâkî Ufuklar

Atasoy Müftüoğlu

Daha çok siyasal sorunlar üzerinde yoğunlaştığımız için; ahlâkî altüst oluşları, kültürel altüst oluşları ve toplumsal altüst oluşları gereği gibi izleyemiyor, izleme ihtiyacı duymuyor; değerlendirmiyor; bu konular etrafında bir çözüm aramıyor; radikal sorgulamalar yapmıyoruz. Günümüzde, her toplumda, toplumu, toplum yapan anlamların yerini ekonomik ilgiler, teknik ilgiler dolduruyor. Ekonomik ilgiler, teknik ilgiler toplumları işgal ediyor. Başka bir dünyada yaşıyormuşçasına, temel insanlık sorunlarına kayıtsız kalarak yaşayabiliyoruz. Ruhumuzu, vicdanımızı pervasızca tahrip eden gelişmeler yoğunlaşıyor. Azgın bireycilikler, azgın çıkarcılıklar toplumları çürütüyor. Bütün toplumlar, toplumsal olmayan güçlerin tehdidi altında bulunuyor. Laik kültürel çerçeveler, toplumları bir arada tutmaya yetmiyor. Farklı unsurların birlikteliği ancak İslam'ın kuşatıcı içeriğiyle sağlanabiliyor. Laik kültürle, bir birliktelik, dayanışma ve paylaşım sağlanamıyor. Laik kültür, bireyci ihtirasları, çıkarcı ihtirasları güçlendiriyor, kışkırtıyor. Toplumları ayakta tutan değerler, anlamlar, erdemler, ölçüler, laiklik adına dışlanınca, toplumlar güçsüz hale geliyor, toplum güçsüz hale gelince; otoriter bürokrasiler ya da devletler çok güçlü ve kontrol edilemez hale gelebiliyor. Bu durumda, toplumlarda, toplumdışılaşma tezahürleri çoğalıyor. Bürokrasiler ve devlet aşırı derecede güç kazandığında, her alana keyfi bir biçimde müdahale edebiliyor.
Bugünün tarihine daha çok ekonomik belirleyiciler, tutkular ve ihtiraslar açısından bakmak gerekiyor. Küreselleşme, daha çok kapitalist bir modernleşme biçimine dönüşüyor. Küreselleşen ekonomiyi kontrol edebilecek, sınırlandırabilecek bir güç ve irade yok. Seküler dil/mantık varoluşun temel boyutlarını ihmal ve inkar ettiği için, nicelikler belirleyici hale geliyor, insani bağlar/bağlılıklar erozyona uğruyor. Bu dönemde, İslami kesimleri de içerisine alacak şekilde, bütün kesimlerde dramatik yabancılaşmalar yaşanıyor. Yabancılaşmaların, çözülmelerin, bozulmaların, çürümelerin bilincine varamadığımız için, bozulma ve çürümelerin bir parçası haline geliyoruz. Her gün, bir şekilde kalbimizden vuruluyoruz; ancak, kalbimiz duyarlılığını yitirdiği için, vurulduğumuzu hissetmiyoruz. Her zaman hatırımızda tutmamız gereken pek çok olay, duyarlılığımızı yitirdiğimiz için, hafızalarımızdan silinip gidiyor. Hiç bir şey olmamış gibi hayatımızı sürdürüyor, yaşadığımız derin dönüşümlerin tahribatını duymuyoruz.
Müslümanlar olarak hepimiz derin ve korkunç çelişkilerle karşı karşıyayız. Kısmi ve parçalı dindarlıklar yaşıyoruz. Boş zaman Müslümanlıkları, tatil günü Müslümanlıkları yaşıyoruz. Ekonomik hayatta, ekonomik ilişkilerde, ticari hayatta, parasal ilişkilerde, politik hayatta ve ilişkilerde, sonuna kadar akılcı, hesapçı, rasyonalist, merhametsiz, sonuna kadar pragmatist, sonuna kadar ahlaksız davranabiliyor; boş zamanlarımızda yaşadığımız kısmi ve parçalı dindarlıklarımız sırasında da, ekonomik ve politik hayattaki rolümüzün tam tersi bir tarz ve tavır seçiyor, çok romantik, çok batini, çok teslimiyetçi, çok sessiz, çok sezgici vb. gibi anlaşılamaz rollere bürünüyoruz, yani tiyatro yapıyoruz. Algılarımızın ve bilincimizin ağır bir bunalım geçirdiğini itiraf etmiyoruz. Boş zaman ve tatil günü Müslümanlığı sırasında büyük bir geçmiş nostaljisi ve nostaljik özlemler, şiirsellikler içerisinde yaşarken, ekonomik hayatta hiç bir ahlaka yer vermiyor, kapitalizmin azgın yasalarına itaat ediyoruz.
Sanat ve edebiyat hayatımız kendine özgü bir dünyada, duygusal bir iklim içerisinde, dünyadan ve tarihten, dünyada ve tarihte olup bitenden bağımsız bir şekilde varlığını sürdürüyor. Sanat ve edebiyat adamları kendi bireysellikleri ile sınırlı dünyalarda yaşıyor. Bizim için çok anlamlı ve çok önemli bir konu, sanat ve edebiyat adamı için hiç de önemli ve anlamlı olmayabiliyor ya da sanat/edebiyat adamı için, çok önemli ve çok anlamlı bir konu bizim hiç ilgimizi çekmeyebiliyor. Her alanda paradigma değişiklikleri ve derin kopuşlar yaşıyoruz. Bütün bilgelikleri hayata geçirmemiz gerekirken, hayatımızdaki belirsizlikler çoğalıyor. Gösteriye dönüştürülmüş hayatlar yaşıyoruz. Görsel alanların çekiciliği karşısında direnemiyoruz. Yapay, gereksiz, anlamsız ihtiyaçlar için, zor hayatlar yaşıyoruz.
Kapitalist üretkenliğin çok tahripkar bir üretkenlik olduğunu kavrayamıyoruz. "Hayır" demesini öğrenemediğimiz için, hepimiz ‘büyük sürü’nün bir parçası haline geliyoruz. Bütün büyük erdemler hayatımızdan ve kalbimizden birer birer eksiliyor.
Maddi dünyanın bilgisi için, çok büyük fedakarlıklara/mahrumiyetlere katlandığımız halde; İslami bilgiyi, algıyı, birikimi ve bilinci çoğaltmak için gereken sorumlulukları almıyoruz. Kimi durumlarda da, gerçek dünyanın ağır, bunaltıcı, ürkütücü sorunlarına yanıt aramak yerine, bu sorunlardan kaçarak, romantik efsanelere sığmıyoruz.
Günümüzde bütün toplumlar, bulanık ve ideolojik politikalar aracılığıyla, askeri bakış açılarıyla baskılanıyor. Her toplumun yaşadığı iç sorunlar, daha çok küresel gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Modern, postmodern dünya, öteki'ni anlamak ya da farklılıkları kabul etmek yerine, İslam'a karşı savaşı gündemde tutuyor. Emperyalizm, Ortadoğu'ya yönelik olarak, paranoyak efsanelere, paranoyak çılgınlıklara dayalı olarak ölümcül politikalar, ölümcül saplantılar ve ölümcül yanlışlar geliştiriyor. Kendilerini üstün ve biricik telâkki eden ırklar, dünya görüşleri, kültürler bu saplantıları nedeniyle, daha aşağı gördükleri ırkları, kültürleri ve dünya görüşlerini yönetmeye çalışıyor. Yapısal ırkçılıklar, farklı unsurları aşağılayarak, hiyerarşik olarak sınıflandırıyor. Çok-kültürlülüğün sadece, ihtiyaç duyulduğunda, çıkar amaçlı olarak kullanılan bir slogan olduğunu gördük. Öteki'nin kendi ölçütleriyle değerlendirenler, ötekileştirdiklerini hiç bir zaman gereği gibi tanıyamaz. Her tür önyargı, yakınlaşmayı imkansız kılar.
Hepimiz, her durumda ahlaki bir ufuk içerisinde, ahlaki bir bütünlük içerisinde yaşamayı seçmeliyiz.
Kaygan zeminler üzerinde değil, sahici zeminler üzerinde bulunmalıyız.
İnançlarımızla, söylediklerimizle, pratiklerimiz arasında uçurumlar açılmasına izin vermemeliyiz.
Bütünlük bilincimizi ne pahasına olursa olsun korumalıyız, ilahi varoluş bilincine yabancılaşınca, parçalandıkça, daha güçsüz, daha iradesiz hale geliyoruz, bütünüyle hangi varoluş tarzına ait olduğumuzu kestiremiyoruz

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...