|

Ahlâkî Ufuklar
Atasoy Müftüoğlu
Daha çok
siyasal sorunlar üzerinde yoğunlaştığımız için; ahlâkî altüst oluşları,
kültürel altüst oluşları ve toplumsal altüst oluşları gereği gibi
izleyemiyor, izleme ihtiyacı duymuyor; değerlendirmiyor; bu konular
etrafında bir çözüm aramıyor; radikal sorgulamalar yapmıyoruz.
Günümüzde, her toplumda, toplumu, toplum yapan anlamların yerini
ekonomik ilgiler, teknik ilgiler dolduruyor. Ekonomik ilgiler, teknik
ilgiler toplumları işgal ediyor. Başka bir dünyada yaşıyormuşçasına,
temel insanlık sorunlarına kayıtsız kalarak yaşayabiliyoruz. Ruhumuzu,
vicdanımızı pervasızca tahrip eden gelişmeler yoğunlaşıyor. Azgın
bireycilikler, azgın çıkarcılıklar toplumları çürütüyor. Bütün
toplumlar, toplumsal olmayan güçlerin tehdidi altında bulunuyor. Laik
kültürel çerçeveler, toplumları bir arada tutmaya yetmiyor. Farklı
unsurların birlikteliği ancak İslam'ın kuşatıcı içeriğiyle
sağlanabiliyor. Laik kültürle, bir birliktelik, dayanışma ve paylaşım
sağlanamıyor. Laik kültür, bireyci ihtirasları, çıkarcı ihtirasları
güçlendiriyor, kışkırtıyor. Toplumları ayakta tutan değerler, anlamlar,
erdemler, ölçüler, laiklik adına dışlanınca, toplumlar güçsüz hale
geliyor, toplum güçsüz hale gelince; otoriter bürokrasiler ya da
devletler çok güçlü ve kontrol edilemez hale gelebiliyor. Bu durumda,
toplumlarda, toplumdışılaşma tezahürleri çoğalıyor. Bürokrasiler ve
devlet aşırı derecede güç kazandığında, her alana keyfi bir biçimde
müdahale edebiliyor.
Bugünün tarihine daha çok ekonomik belirleyiciler, tutkular ve
ihtiraslar açısından bakmak gerekiyor. Küreselleşme, daha çok kapitalist
bir modernleşme biçimine dönüşüyor. Küreselleşen ekonomiyi kontrol
edebilecek, sınırlandırabilecek bir güç ve irade yok. Seküler dil/mantık
varoluşun temel boyutlarını ihmal ve inkar ettiği için, nicelikler
belirleyici hale geliyor, insani bağlar/bağlılıklar erozyona uğruyor. Bu
dönemde, İslami kesimleri de içerisine alacak şekilde, bütün kesimlerde
dramatik yabancılaşmalar yaşanıyor. Yabancılaşmaların, çözülmelerin,
bozulmaların, çürümelerin bilincine varamadığımız için, bozulma ve
çürümelerin bir parçası haline geliyoruz. Her gün, bir şekilde
kalbimizden vuruluyoruz; ancak, kalbimiz duyarlılığını yitirdiği için,
vurulduğumuzu hissetmiyoruz. Her zaman hatırımızda tutmamız gereken pek
çok olay, duyarlılığımızı yitirdiğimiz için, hafızalarımızdan silinip
gidiyor. Hiç bir şey olmamış gibi hayatımızı sürdürüyor, yaşadığımız
derin dönüşümlerin tahribatını duymuyoruz.
Müslümanlar olarak hepimiz derin ve korkunç çelişkilerle karşı
karşıyayız. Kısmi ve parçalı dindarlıklar yaşıyoruz. Boş zaman
Müslümanlıkları, tatil günü Müslümanlıkları yaşıyoruz. Ekonomik hayatta,
ekonomik ilişkilerde, ticari hayatta, parasal ilişkilerde, politik
hayatta ve ilişkilerde, sonuna kadar akılcı, hesapçı, rasyonalist,
merhametsiz, sonuna kadar pragmatist, sonuna kadar ahlaksız
davranabiliyor; boş zamanlarımızda yaşadığımız kısmi ve parçalı
dindarlıklarımız sırasında da, ekonomik ve politik hayattaki rolümüzün
tam tersi bir tarz ve tavır seçiyor, çok romantik, çok batini, çok
teslimiyetçi, çok sessiz, çok sezgici vb. gibi anlaşılamaz rollere
bürünüyoruz, yani tiyatro yapıyoruz. Algılarımızın ve bilincimizin ağır
bir bunalım geçirdiğini itiraf etmiyoruz. Boş zaman ve tatil günü
Müslümanlığı sırasında büyük bir geçmiş nostaljisi ve nostaljik
özlemler, şiirsellikler içerisinde yaşarken, ekonomik hayatta hiç bir
ahlaka yer vermiyor, kapitalizmin azgın yasalarına itaat ediyoruz.
Sanat ve edebiyat hayatımız kendine özgü bir dünyada, duygusal bir iklim
içerisinde, dünyadan ve tarihten, dünyada ve tarihte olup bitenden
bağımsız bir şekilde varlığını sürdürüyor. Sanat ve edebiyat adamları
kendi bireysellikleri ile sınırlı dünyalarda yaşıyor. Bizim için çok
anlamlı ve çok önemli bir konu, sanat ve edebiyat adamı için hiç de
önemli ve anlamlı olmayabiliyor ya da sanat/edebiyat adamı için, çok
önemli ve çok anlamlı bir konu bizim hiç ilgimizi çekmeyebiliyor. Her
alanda paradigma değişiklikleri ve derin kopuşlar yaşıyoruz. Bütün
bilgelikleri hayata geçirmemiz gerekirken, hayatımızdaki belirsizlikler
çoğalıyor. Gösteriye dönüştürülmüş hayatlar yaşıyoruz. Görsel alanların
çekiciliği karşısında direnemiyoruz. Yapay, gereksiz, anlamsız
ihtiyaçlar için, zor hayatlar yaşıyoruz.
Kapitalist üretkenliğin çok tahripkar bir üretkenlik olduğunu
kavrayamıyoruz. "Hayır" demesini öğrenemediğimiz için, hepimiz ‘büyük
sürü’nün bir parçası haline geliyoruz. Bütün büyük erdemler hayatımızdan
ve kalbimizden birer birer eksiliyor.
Maddi dünyanın bilgisi için, çok büyük fedakarlıklara/mahrumiyetlere
katlandığımız halde; İslami bilgiyi, algıyı, birikimi ve bilinci
çoğaltmak için gereken sorumlulukları almıyoruz. Kimi durumlarda da,
gerçek dünyanın ağır, bunaltıcı, ürkütücü sorunlarına yanıt aramak
yerine, bu sorunlardan kaçarak, romantik efsanelere sığmıyoruz.
Günümüzde bütün toplumlar, bulanık ve ideolojik politikalar
aracılığıyla, askeri bakış açılarıyla baskılanıyor. Her toplumun
yaşadığı iç sorunlar, daha çok küresel gelişmelerin bir sonucu olarak
ortaya çıkıyor. Modern, postmodern dünya, öteki'ni anlamak ya da
farklılıkları kabul etmek yerine, İslam'a karşı savaşı gündemde tutuyor.
Emperyalizm, Ortadoğu'ya yönelik olarak, paranoyak efsanelere, paranoyak
çılgınlıklara dayalı olarak ölümcül politikalar, ölümcül saplantılar ve
ölümcül yanlışlar geliştiriyor. Kendilerini üstün ve biricik telâkki
eden ırklar, dünya görüşleri, kültürler bu saplantıları nedeniyle, daha
aşağı gördükleri ırkları, kültürleri ve dünya görüşlerini yönetmeye
çalışıyor. Yapısal ırkçılıklar, farklı unsurları aşağılayarak,
hiyerarşik olarak sınıflandırıyor. Çok-kültürlülüğün sadece, ihtiyaç
duyulduğunda, çıkar amaçlı olarak kullanılan bir slogan olduğunu gördük.
Öteki'nin kendi ölçütleriyle değerlendirenler, ötekileştirdiklerini hiç
bir zaman gereği gibi tanıyamaz. Her tür önyargı, yakınlaşmayı imkansız
kılar.
Hepimiz, her durumda ahlaki bir ufuk içerisinde, ahlaki bir bütünlük
içerisinde yaşamayı seçmeliyiz.
Kaygan zeminler üzerinde değil, sahici zeminler üzerinde bulunmalıyız.
İnançlarımızla, söylediklerimizle, pratiklerimiz arasında uçurumlar
açılmasına izin vermemeliyiz.
Bütünlük bilincimizi ne pahasına olursa olsun korumalıyız, ilahi varoluş
bilincine yabancılaşınca, parçalandıkça, daha güçsüz, daha iradesiz hale
geliyoruz, bütünüyle hangi varoluş tarzına ait olduğumuzu kestiremiyoruz |