|

İçten ve Yiğit Bir Duruşun Bilge Bir İnsan Olarak
Portresi:
Atasoy Müftüoğlu
İbrahim Eryiğit
1980 yılı
çoğu alanda olduğu gibi yayın alanında da önemli bir dönüm noktası
olmuştur. Atalarımızdan devraldığımız geleneksel dinin, gerçek İslam'ı
içermediğini ilk kez algıladığımız 1980 öncesinde, birkaç çeviri kitap
ve hidayet romanları dışında özgün bir yayına ulaşmak mümkün değildi,
çünkü yoktular! O yıllarda düşünce ufkumuzu hayli genişleten ve Kur'anî
bir bakış açısı kazanmamızı sağlayan Seyyid Kutup, Mevdudi, Abdulkadir
Udeh…. vs gibi alim-yazarların kitaplarını, çevirilerinin son derece
bozuk olduklarının farkında olarak okumaya çalışıyorduk. Necip Fazıl'ın
ve Sezai Karakoç'un kitaplarını da satır altlarını çize çize defalarca
okumuştuk. Yine o dönemde çıkan Edebiyat Dergisi yayınları ve özellikle
Nuri Pakdil'in kitapları, o dönemin toz duman politik debdebesi ve terör
kirliliğinde çok soyut kalıyordu. 1976 yılının aralık ayında çıkmaya
başlayan Mavera dergisi de, diğer edebiyat ürünleriyle hemen hemen aynı
kaderi paylaşıyordu. Üstelik, o dönemin söz konusu politik ortamından
dolayı, özellikle solcu şairler tamamen politize ürünler ortaya
koyuyorlardı. Sanatçılar ait oldukları siyasi kampın borazanlığını
üstlenmişlerdi. Edebiyat ve kültür adına ortaya çıkan çalışmalara da
küçümseyici bir tarzda bakılıyordu. Ve şimdiye göre o dönemde hayli az
sayıda kaliteli kitap çıkıyordu. O yıllarda, sağ-sol ayrımı silahlı
çatışmalara ve kanlı eylemlere kadar uzanan bir yapı sergilese de ben
sağ-sol ayrımı gözetmeksizin kitap okuyan bir çevre içindeydim. Yeni
çıkan bir kitabı alır almaz bitirir, yeni bir kitabın çıkmasını
beklerdik. O yüzden yeni bir kitabın çıkacağından haberimiz olur olmaz o
kitabın coşkusuyla yatıp kalkardık adeta, ve kitap çıkınca da bir
solukta ve önemli satırların altı çizilip okuyup, kitap üzerinde
tartışma oturumları düzenlerdik hemen. 1978 yılıydı, Yeni Devir
gazetesinden birkaç yazısını okuyunca anında beynimi ve ruhumu saran bir
yazarla karşılaşmanın heyecanı, onunla 1983'lerde yüz yüze tanışıncaya
kadar sürdü ve artarak sürmeye devam ediyor. Evet, 1978' in temmuz
ayında Akabe yayınevi tarafından basılan Firak adlı kitabını alıp,
okumaya koyulduğumda ilk satırından itibaren altını çizmeye başladığımı
hatırlıyorum. Baktım, her satırının altını çizmem gerekiyor, -çizmekten
vazgeçtim-, o yüzden o kitabın sadece ilk sayfasındaki satırların altı
çizili kaldı. Her cümlesi, insan beyninin bütün hücrelerini sarsacak
denli coşku dolu olan ve sayfalar boyunca coşkuyla sıkıntı atbaşı giden
ve sonuçta yüreklere su serpecek umut müjdesiyle noktalanan Firak'ı
okumak neredeyse yaklaşık 2 saatimi almıştı ama üzerinde düşünme
temrinleri yapmam haftalarımı almıştı. "Kalemimizin sesi, inanç ülküsü
uğruna adanmış sevdalı kuşağın sesidir. Yabancılaşmaya ilk kez karşı
duran kuşak, bu kuşaktır. Varlığını, kişiliğini, soyluluğunu,
savaşçılığını, Kutlu İslam Öğretisi ile bulanların kuşağı."(s:41) diyen
Atasoy Müftüoğlu, o dönemde üniversite öğrencisi olan benim ve benim
gibiler için sonsuz ufuk açıcı düşünceler ortaya koyuyordu.
"Yalnızlıkları, hüzünleri, özlemleri biriktirerek büyütmek yerine,
iyilikleri çoğaltmak gerekir" der bir yazısında Müftüoğlu. Bu cümle,
Konfüçyüs'ün, "Karanlığa küfredeceğine bir mum da sen yak" cümlesini
daha somut alanlara taşıyan geniş bir söylemi içinde barındırmaktadır.
1960 yılında başlayan yazı serüvenini, bilinçli suskunluk dönemleri
dışında -ki susmakla bile çok şey anlattığına herkes tanıktır- bıkmadan,
usanmadan hep aynı coşkuyu içinde barındırarak sürdüren Müftüoğlu,
okurunun yüreğiyle beyni arasında olması gereken bağın oluşması ve ikisi
arasındaki bu bağın her daim sağlıklı ve düzenli olması için özel bir
çaba sarf etmekle geçirmiştir, ve halâ da geçirmeye devam etmektedir.
O hiçbir yazı ve söyleşisinde, kişi ve olaylarla ilgili spekülatif bir
tavır içine girmemiş, hatta kişi ve olaylar hakkında yorum yapmaktan
titizlikle kaçınmıştır. Onun asıl uğraşı, İslam'ın özünü önceleyen bir
düşünce iklimi oluşturmak olmuş, özellikle de günümüzde içi hayli
boşaltılmış kavram ve kelimelere gerçek anlamlarını kazandırmak
yönündedir. Örneğin, cihad kavramını, Allah'ın nuru ile insanın beyni ve
yüreği arasındaki yapay engellerin kaldırılması şeklinde anlıyor olmam,
onun yazdıklarını özümseyerek okuduktan sonra oluşmuştur. Düşünce adamı
kimliğiyle, sanatçı kimliğini tek bir kimlik altında bütünleştiren nadir
insanlardan biri olan Atasoy Müftüoğlu, ödünsüz ve sağlam duruşuyla onu
tanıyanın yüreğinde bilgelik payesine çoktan erişmiştir. Ayrıca, o,
popülerlikten özellikle uzak duran yapısıyla, süslü gösterilen dünya
hayatının makam ve şöhret gibi bariz tuzaklarının varlığının yanı sıra
soyut tuzakların da varlığını her fırsatta dile getirmeye özen
göstermiştir. O, özellikle günümüz dünyasını yönlendiren düşünce ve
akımların aslında köksüz ve ama girift olmalarından dolayı güçlü gibi
göründüklerini vurgulamakla kalmaz, sağlıklı öze dönüş projeleri sunmaya
çalışır. Bunu yaparken kupkuru bir ideolog portresi çizmez, tam aksine
yüreğinin derinliği ile beyninin kıvrımlarının boyutu başa baş gider
hep. Yani, o, dingin bir beyinle, özgün bir yüreğin, İslam'ın potasında
eriyerek yaşadığı çağa ilişkin binlerce söylemi içinde barındıran bilge
bir kişiliğin cisimlenmiş şeklidir. Yaşadıklarıyla yazdıkları birebir
örtüşen ender insanlardan biridir. Çoğu yazar ve sanatçıda görülen kibir
ve gururun esâmîsi bile okunmaz onda, tam tersine kendine olan öz güveni
sayesindedir ki samimi olduğuna inandığı kendisinden yaşça küçük
olanlara dahi 'abi' şeklinde hitap etmekten çekinmez. Günümüzde 3-4 tane
yazı yazan birinin -hele bir de yayınlanmış kitabı varsa- kendini
büründürdüğü gurur ve kibir abidesi komikliklerine rastladıkça, Atasoy
Ağabeyin erdemli ve klas duruşu yüreklerde yer etmiş olan anlamını daha
da çoğaltıyor. Yaşadığı çağa ilişkin sorgulamasını ve hesabını her an
duyumsayan ve duyumsatan bir beyin ve yürek sahibi bu bilge kişiliğin,
İslami anlamda öze dönüş ve Kur'an İslamının hayata yansıma sürecine
önemli katkıda bulunması nedeniyledir ki ideal düşünce iklimine giden
yolda vazgeçilmez bir kilometre taşı olarak ilgili yürek ve beyinlerde
yer almasını kaçınılmaz kılmaktadır. Onun kalbinin sesini Afrika'nın en
ücra köşesinde sömürülen bir ülkenin çocuğunun kalbinden de
duyabilirsiniz, onun ağlama sesini Irak'taki veya Filistin'deki herhangi
bir insanın ağlama sesiyle karıştırabilirsiniz. Firak'ın son sayfasında:
"İnanç uygarlığının, tarihin ve kutlu toprakların, soylu ve aydınlık
insanı, kendisine bağışlanan İlahî Emanetin sorumluluğuyla
bilinçleniyor. Kutlu Emanet, gelecek kuşaklara ulaştırılmak üzere
sahiplerinin ellerindedir, yüreklerindedir. Toprakta ve ışıklı
zihinlerde filizleniyor.
…
Tarihi aklayan ay yüzlü insanlar yurdu, Orta Doğu, Asya, Afrika … İnanç,
erdem, güzellik, sevgi ve eylem coğrafyası umut toprakları…
İnsanlığın ay yüzlü öğretmenleri…Bilim erlerini büyüten güneş ülkeleri…"
şeklinde güzel umutlar veren Atasoy Müftüoğlu, İktibas'taki (Kasım 2007)
son yazısında da içinde bulunduğumuz olumsuzluklardan kurtulma
reçetesini sunuyor: "İçerisinde bulunduğumuz toplumsal, kültürel,
siyasal karmaşayı, klişe duygularla, algısal ve ruhsal yönsüzlükle
aşamayız. Eskiyen ve çürüyen yapıları/çerçeveleri, özgür bir ümmet
bilinci ve dayanışmayla bir kez daha sarsabilmeliyiz. Dünyaya, etnik
köken, mezhep, hizip, cemaat fanatizminin ufkundan bakan hiçbir ahlaki
bir meşruiyete sahip olamaz. Etnik köken, mezhep, hizip, cemaat
fanatizmi bütün İslamî tanımları bulanıklaştırıyor, kirletiyor, ahlaki
davranış bozukluklarına neden oluyor. Duygusallık, bencillik ve fanatizm
temelinde oluşturulan her dil/söylem, umutlarımızın parçalanmasına neden
oluyor. Her parçalanma, hepimizi yalnızlaştırıyor."
Atasoy ağabeyin, her cümlesi başlı başına bir bildiri niteliğinde olan
yazılarını okumanın, özümsemenin ve yazılarında öngörülen düşünce ve
davranışları hayata geçirmenin hayli zorlu bir yaşama talip olmak demek
olduğunu, ama buna talip olanların Kur'anî coşku dolu bir sürece
eklemlenmiş olduklarını ayrıca belirtmeye gerek yok sanırım. İnsan
oluşumuzun gerektirdiği sorumluluk ve donanımlarımızı, bizlere son
derece sabırlı ve hoşgörülü bir üslupla yıllarca anlatmaktan geri
durmayan Atasoy ağabeyin hassasiyetlerini önemseme anlamında adımlar
atmak ve o adımları sıklaştırmak düşüyor biz okurlarına da, çünkü onun
hassasiyet olarak vurguladığı her şey aslında Kur'an'ın
hassasiyetleridir. Her varlığın evrilerek şekilden şekle büründüğü
günümüzde, içten ve yiğit duruşunu hiç bozmadan sürdüren ender
kişiliklerden biri olan Atasoy ağabeyin söz konusu duruşu, insan
oluşumuzun gerektirdiği sorumluluklarımızı hatırlamamız adına çok önemli
bir nişanedir bence. |