Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 348 | Aralık  2007

                   

 

 


                           

İçten ve Yiğit Bir Duruşun Bilge Bir İnsan Olarak Portresi:
Atasoy Müftüoğlu

İbrahim Eryiğit

1980 yılı çoğu alanda olduğu gibi yayın alanında da önemli bir dönüm noktası olmuştur. Atalarımızdan devraldığımız geleneksel dinin, gerçek İslam'ı içermediğini ilk kez algıladığımız 1980 öncesinde, birkaç çeviri kitap ve hidayet romanları dışında özgün bir yayına ulaşmak mümkün değildi, çünkü yoktular! O yıllarda düşünce ufkumuzu hayli genişleten ve Kur'anî bir bakış açısı kazanmamızı sağlayan Seyyid Kutup, Mevdudi, Abdulkadir Udeh…. vs gibi alim-yazarların kitaplarını, çevirilerinin son derece bozuk olduklarının farkında olarak okumaya çalışıyorduk. Necip Fazıl'ın ve Sezai Karakoç'un kitaplarını da satır altlarını çize çize defalarca okumuştuk. Yine o dönemde çıkan Edebiyat Dergisi yayınları ve özellikle Nuri Pakdil'in kitapları, o dönemin toz duman politik debdebesi ve terör kirliliğinde çok soyut kalıyordu. 1976 yılının aralık ayında çıkmaya başlayan Mavera dergisi de, diğer edebiyat ürünleriyle hemen hemen aynı kaderi paylaşıyordu. Üstelik, o dönemin söz konusu politik ortamından dolayı, özellikle solcu şairler tamamen politize ürünler ortaya koyuyorlardı. Sanatçılar ait oldukları siyasi kampın borazanlığını üstlenmişlerdi. Edebiyat ve kültür adına ortaya çıkan çalışmalara da küçümseyici bir tarzda bakılıyordu. Ve şimdiye göre o dönemde hayli az sayıda kaliteli kitap çıkıyordu. O yıllarda, sağ-sol ayrımı silahlı çatışmalara ve kanlı eylemlere kadar uzanan bir yapı sergilese de ben sağ-sol ayrımı gözetmeksizin kitap okuyan bir çevre içindeydim. Yeni çıkan bir kitabı alır almaz bitirir, yeni bir kitabın çıkmasını beklerdik. O yüzden yeni bir kitabın çıkacağından haberimiz olur olmaz o kitabın coşkusuyla yatıp kalkardık adeta, ve kitap çıkınca da bir solukta ve önemli satırların altı çizilip okuyup, kitap üzerinde tartışma oturumları düzenlerdik hemen. 1978 yılıydı, Yeni Devir gazetesinden birkaç yazısını okuyunca anında beynimi ve ruhumu saran bir yazarla karşılaşmanın heyecanı, onunla 1983'lerde yüz yüze tanışıncaya kadar sürdü ve artarak sürmeye devam ediyor. Evet, 1978' in temmuz ayında Akabe yayınevi tarafından basılan Firak adlı kitabını alıp, okumaya koyulduğumda ilk satırından itibaren altını çizmeye başladığımı hatırlıyorum. Baktım, her satırının altını çizmem gerekiyor, -çizmekten vazgeçtim-, o yüzden o kitabın sadece ilk sayfasındaki satırların altı çizili kaldı. Her cümlesi, insan beyninin bütün hücrelerini sarsacak denli coşku dolu olan ve sayfalar boyunca coşkuyla sıkıntı atbaşı giden ve sonuçta yüreklere su serpecek umut müjdesiyle noktalanan Firak'ı okumak neredeyse yaklaşık 2 saatimi almıştı ama üzerinde düşünme temrinleri yapmam haftalarımı almıştı. "Kalemimizin sesi, inanç ülküsü uğruna adanmış sevdalı kuşağın sesidir. Yabancılaşmaya ilk kez karşı duran kuşak, bu kuşaktır. Varlığını, kişiliğini, soyluluğunu, savaşçılığını, Kutlu İslam Öğretisi ile bulanların kuşağı."(s:41) diyen Atasoy Müftüoğlu, o dönemde üniversite öğrencisi olan benim ve benim gibiler için sonsuz ufuk açıcı düşünceler ortaya koyuyordu.
"Yalnızlıkları, hüzünleri, özlemleri biriktirerek büyütmek yerine, iyilikleri çoğaltmak gerekir" der bir yazısında Müftüoğlu. Bu cümle, Konfüçyüs'ün, "Karanlığa küfredeceğine bir mum da sen yak" cümlesini daha somut alanlara taşıyan geniş bir söylemi içinde barındırmaktadır. 1960 yılında başlayan yazı serüvenini, bilinçli suskunluk dönemleri dışında -ki susmakla bile çok şey anlattığına herkes tanıktır- bıkmadan, usanmadan hep aynı coşkuyu içinde barındırarak sürdüren Müftüoğlu, okurunun yüreğiyle beyni arasında olması gereken bağın oluşması ve ikisi arasındaki bu bağın her daim sağlıklı ve düzenli olması için özel bir çaba sarf etmekle geçirmiştir, ve halâ da geçirmeye devam etmektedir.
O hiçbir yazı ve söyleşisinde, kişi ve olaylarla ilgili spekülatif bir tavır içine girmemiş, hatta kişi ve olaylar hakkında yorum yapmaktan titizlikle kaçınmıştır. Onun asıl uğraşı, İslam'ın özünü önceleyen bir düşünce iklimi oluşturmak olmuş, özellikle de günümüzde içi hayli boşaltılmış kavram ve kelimelere gerçek anlamlarını kazandırmak yönündedir. Örneğin, cihad kavramını, Allah'ın nuru ile insanın beyni ve yüreği arasındaki yapay engellerin kaldırılması şeklinde anlıyor olmam, onun yazdıklarını özümseyerek okuduktan sonra oluşmuştur. Düşünce adamı kimliğiyle, sanatçı kimliğini tek bir kimlik altında bütünleştiren nadir insanlardan biri olan Atasoy Müftüoğlu, ödünsüz ve sağlam duruşuyla onu tanıyanın yüreğinde bilgelik payesine çoktan erişmiştir. Ayrıca, o, popülerlikten özellikle uzak duran yapısıyla, süslü gösterilen dünya hayatının makam ve şöhret gibi bariz tuzaklarının varlığının yanı sıra soyut tuzakların da varlığını her fırsatta dile getirmeye özen göstermiştir. O, özellikle günümüz dünyasını yönlendiren düşünce ve akımların aslında köksüz ve ama girift olmalarından dolayı güçlü gibi göründüklerini vurgulamakla kalmaz, sağlıklı öze dönüş projeleri sunmaya çalışır. Bunu yaparken kupkuru bir ideolog portresi çizmez, tam aksine yüreğinin derinliği ile beyninin kıvrımlarının boyutu başa baş gider hep. Yani, o, dingin bir beyinle, özgün bir yüreğin, İslam'ın potasında eriyerek yaşadığı çağa ilişkin binlerce söylemi içinde barındıran bilge bir kişiliğin cisimlenmiş şeklidir. Yaşadıklarıyla yazdıkları birebir örtüşen ender insanlardan biridir. Çoğu yazar ve sanatçıda görülen kibir ve gururun esâmîsi bile okunmaz onda, tam tersine kendine olan öz güveni sayesindedir ki samimi olduğuna inandığı kendisinden yaşça küçük olanlara dahi 'abi' şeklinde hitap etmekten çekinmez. Günümüzde 3-4 tane yazı yazan birinin -hele bir de yayınlanmış kitabı varsa- kendini büründürdüğü gurur ve kibir abidesi komikliklerine rastladıkça, Atasoy Ağabeyin erdemli ve klas duruşu yüreklerde yer etmiş olan anlamını daha da çoğaltıyor. Yaşadığı çağa ilişkin sorgulamasını ve hesabını her an duyumsayan ve duyumsatan bir beyin ve yürek sahibi bu bilge kişiliğin, İslami anlamda öze dönüş ve Kur'an İslamının hayata yansıma sürecine önemli katkıda bulunması nedeniyledir ki ideal düşünce iklimine giden yolda vazgeçilmez bir kilometre taşı olarak ilgili yürek ve beyinlerde yer almasını kaçınılmaz kılmaktadır. Onun kalbinin sesini Afrika'nın en ücra köşesinde sömürülen bir ülkenin çocuğunun kalbinden de duyabilirsiniz, onun ağlama sesini Irak'taki veya Filistin'deki herhangi bir insanın ağlama sesiyle karıştırabilirsiniz. Firak'ın son sayfasında: "İnanç uygarlığının, tarihin ve kutlu toprakların, soylu ve aydınlık insanı, kendisine bağışlanan İlahî Emanetin sorumluluğuyla bilinçleniyor. Kutlu Emanet, gelecek kuşaklara ulaştırılmak üzere sahiplerinin ellerindedir, yüreklerindedir. Toprakta ve ışıklı zihinlerde filizleniyor.

Tarihi aklayan ay yüzlü insanlar yurdu, Orta Doğu, Asya, Afrika … İnanç, erdem, güzellik, sevgi ve eylem coğrafyası umut toprakları…
İnsanlığın ay yüzlü öğretmenleri…Bilim erlerini büyüten güneş ülkeleri…" şeklinde güzel umutlar veren Atasoy Müftüoğlu, İktibas'taki (Kasım 2007) son yazısında da içinde bulunduğumuz olumsuzluklardan kurtulma reçetesini sunuyor: "İçerisinde bulunduğumuz toplumsal, kültürel, siyasal karmaşayı, klişe duygularla, algısal ve ruhsal yönsüzlükle aşamayız. Eskiyen ve çürüyen yapıları/çerçeveleri, özgür bir ümmet bilinci ve dayanışmayla bir kez daha sarsabilmeliyiz. Dünyaya, etnik köken, mezhep, hizip, cemaat fanatizminin ufkundan bakan hiçbir ahlaki bir meşruiyete sahip olamaz. Etnik köken, mezhep, hizip, cemaat fanatizmi bütün İslamî tanımları bulanıklaştırıyor, kirletiyor, ahlaki davranış bozukluklarına neden oluyor. Duygusallık, bencillik ve fanatizm temelinde oluşturulan her dil/söylem, umutlarımızın parçalanmasına neden oluyor. Her parçalanma, hepimizi yalnızlaştırıyor."
Atasoy ağabeyin, her cümlesi başlı başına bir bildiri niteliğinde olan yazılarını okumanın, özümsemenin ve yazılarında öngörülen düşünce ve davranışları hayata geçirmenin hayli zorlu bir yaşama talip olmak demek olduğunu, ama buna talip olanların Kur'anî coşku dolu bir sürece eklemlenmiş olduklarını ayrıca belirtmeye gerek yok sanırım. İnsan oluşumuzun gerektirdiği sorumluluk ve donanımlarımızı, bizlere son derece sabırlı ve hoşgörülü bir üslupla yıllarca anlatmaktan geri durmayan Atasoy ağabeyin hassasiyetlerini önemseme anlamında adımlar atmak ve o adımları sıklaştırmak düşüyor biz okurlarına da, çünkü onun hassasiyet olarak vurguladığı her şey aslında Kur'an'ın hassasiyetleridir. Her varlığın evrilerek şekilden şekle büründüğü günümüzde, içten ve yiğit duruşunu hiç bozmadan sürdüren ender kişiliklerden biri olan Atasoy ağabeyin söz konusu duruşu, insan oluşumuzun gerektirdiği sorumluluklarımızı hatırlamamız adına çok önemli bir nişanedir bence.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...